<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Malatya News I Malatya Haber</title>
        <link>https://www.malatyanews.com/</link>
        <description>Malatya Haber içerikleri ve güncel Malatya Haberleri yer alan yerel haber portalıdır.</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Bu Kanser Türlerine Dikkat: Görülme Sıklığı Artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/bu-kanser-turlerine-dikkat-gorulme-sikligi-artiyor-2008</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/bu-kanser-turlerine-dikkat-gorulme-sikligi-artiyor-2008</guid>
                <description><![CDATA[Kanser görülme sıklığı dünyada ve ülkemizde artarken; yaşam tarzındaki değişiklikler, obezite, çevresel faktörler ve metabolik hastalıklar bazı kanser türlerini daha da yaygınlaştırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle sindirim sistemi ve hormonlarla ilişkili kanser türlerinde dikkat çekici bir yükseliş yaşanıyor. Memorial Şişli Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serkan Keskin, görülme sıklığı artan kanser türleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Kolon kanseri en hızlı artış gösteren türlerden biri&nbsp;</strong></p>

<p>Kolon kanseri hem dünyada hem de Türkiye’de artış eğilimi gösteren kanserlerin başında gelmektedir. Liften fakir beslenme, işlenmiş gıda tüketimi, hareketsiz yaşam ve obezite bu artışta belirleyici rol oynamaktadır. Tarama programlarının yaygınlaştırılması erken tanı açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Pankreas kanseri artış trendi ile öne çıkıyor</strong></p>

<p>Pankreas kanseri görülme sıklığı artan kanser türleri arasında yer almaktadır. Obezite, diyabet ve sigara kullanımı en önemli risk faktörleri olarak bilinmektedir. Erken dönemde belirti vermemesi nedeniyle tanı çoğu zaman ileri evrede konulmaktadır. Pankreas kanserinden korunmak için düzenli sağlık taramaları büyük önem taşımaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Karaciğer kanseri metabolik hastalıklarla birlikte yükseliyor</strong></p>

<p>Karaciğer kanseri özellikle yağlı karaciğer hastalığı ve metabolik sendrom ile birlikte daha sık görülmektedir. Viral hepatitlerin yanı sıra obeziteye bağlı karaciğer hastalıkları bu artışta önemli rol oynamaktadır.</p>

<p><strong>Rahim (endometrium) kanseri obezite ile paralel artıyor</strong></p>

<p>Endometrium kanseri obezite oranlarındaki artışa paralel olarak daha sık görülmektedir. Hormonal dengenin değişmesi ve insülin direnci bu süreçte etkili olmaktadır.</p>

<p><strong>Safra yolu ve safra kesesi kanserlerinde artış gözlemleniyor</strong></p>

<p>Daha nadir görülmesine rağmen safra yolu ve safra kesesi kanserlerinde son yıllarda artış dikkat çekmektedir. Safra taşları, kronik inflamasyon ve bazı enfeksiyonlar bu artışta rol oynamaktadır. Tanı yöntemlerinin gelişmesiyle daha fazla vakanın saptanması da bu tabloya katkı sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Böbrek ve tiroid kanserlerinde daha fazla tanı konuluyor</strong></p>

<p>Böbrek kanserinde obezite ile ilişkili bir artış söz konusu olmaktadır. Tiroid kanserinde ise artışın önemli bir kısmı görüntüleme yöntemlerinin yaygınlaşmasına bağlı olarak daha fazla tanı konulmasından kaynaklanmaktadır.</p>

<p><strong>Meme kanseri en sık görülen kanserlerden biri olmaya devam ediyor</strong></p>

<p>Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Görülme sıklığındaki artışın bir kısmı erken tanı yöntemlerinin yaygınlaşmasına bağlı olarak daha fazla vakanın saptanmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte geç yaşta doğum, emzirme süresinin kısalması, hormonal faktörler ve yaşam tarzı değişiklikleri de bu artışta etkili olmaktadır.</p>

<p><strong>Akciğer kanserinde risk profili değişiyor</strong></p>

<p>Akciğer kanseri dünya genelinde en sık görülen ve en fazla ölüme neden olan kanser türlerinden biri olmaya devam etmektedir. Sigara en önemli risk faktörü olmayı sürdürmektedir. Ancak son yıllarda sigara içmeyen bireylerde de akciğer kanseri görülme oranında artış dikkat çekmektedir. Hava kirliliği, pasif sigara maruziyeti ve çevresel toksinler bu tabloda etkili olmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan bireylerde bu risk daha belirgin hale gelmektedir Yaşam tarzı ve çevresel faktörler oldukça belirleyici&nbsp;</p>

<p>Kanser gelişiminde genetik faktörlerin yanı sıra yaşam tarzı ve çevresel etkiler giderek daha belirleyici hale gelmektedir. Sağlıksız beslenme, fiziksel hareketsizlik, sigara ve hava kirliliği birçok kanser türü için ortak risk faktörleri arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Erken tanı ve korunma stratejilerinin öne çıkması gerekiyor</strong></p>

<p>Kanserle mücadelede yalnızca tedavi değil, erken tanı ve riskin azaltılması da büyük önem taşımaktadır. Tarama programlarına katılım, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi ve düzenli kontroller hastalığın kontrol altına alınmasında kritik rol oynamaktadır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 15:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2026/05/bu-kanser-turlerine-dikkat-gorulme-sikligi-artiyor-1778501421.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda kalp hastalıkları yaygınlaşıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-kalp-hastaliklari-yayginlasiyor-2007</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-kalp-hastaliklari-yayginlasiyor-2007</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizde son yıllarda çocuklarda kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artıyor. Geçmişte sadece ileri yaş hastalığı olarak bilinen kalp hastalıkları, artık gençlerde de kapıyı çalıyor hatta çocuk yaşta kalp krizi vakalarıyla da karşılaşılabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin genetik etkenlerin yanı sıra günlük yaşamda yapılan bazı hataların da kalbe ciddi zararlar verebildiğini belirterek “Çocuklarda kalp hastalıkları çoğu zaman sinsi ilerlemektedir. Özellikle çabuk yorulma, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, bayılma ve spor yaparken zorlanma gibi kalp hastalığının belirtileri olabilecek şikayetler varsa mutlaka Çocuk Kardiyolojisi uzmanına başvurulmalı, ‘büyüme döneminde olur’ gibi yanlış bir algıya kapılıp zaman kaybedilmemelidir” diyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin, günümüzde çocuk kalbini tehdit eden 9 etkeni, hatalı davranışları ve erken tanı için ailelerin dikkat etmeleri gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde son yıllarda çocuklarda kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artıyor. Geçmişte sadece ileri yaş hastalığı olarak bilinen kalp hastalıkları, artık gençlerde de kapıyı çalıyor hatta çocuk yaşta kalp krizi vakalarıyla da karşılaşılabiliyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin</strong> genetik etkenlerin yanı sıra günlük yaşamda yapılan bazı hataların da kalbe ciddi zararlar verebildiğini belirterek “Çocuklarda kalp hastalıkları çoğu zaman sinsi ilerlemektedir. Özellikle çabuk yorulma, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, bayılma ve spor yaparken zorlanma gibi kalp hastalığının belirtileri olabilecek şikayetler varsa mutlaka Çocuk Kardiyolojisi uzmanına başvurulmalı, ‘büyüme döneminde olur’ gibi yanlış bir algıya kapılıp zaman kaybedilmemelidir” diyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin, günümüzde çocuk kalbini tehdit eden 9 etkeni, hatalı davranışları ve erken tanı için ailelerin dikkat etmeleri gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Hazır ve paketli gıdaların aşırı tüketimi</strong></p>

<p>Hazır gıdalar; yüksek tuz, şeker ve trans yağ içerdiklerinden çocukların damar yapısını olumsuz etkiler, zamanla damar sertliğine zemin hazırlayarak kalp hastalıklarının erken yaşta başlamasına neden olabilir. Bu tarz paketli ürünler, aşırı tuz içeriğinden dolayı çocukluk çağında da tansiyon yüksekliğine yol açabilmektedir. Bu nedenle<strong> </strong>çocuğa ev yapımı, doğal ve dengeli beslenme alışkanlığı kazandırılmalı, paketli ürünler sınırlandırılmalıdır.</p>

<p><strong>Hareketsiz yaşam tarzı</strong></p>

<p>Tablet, telefon ve bilgisayar başında uzun süre hareketsizlik kalbin yeterince çalışmamasına, dolaşım sisteminin zayıflamasına yol açar, obezite riskini artırır. Ayrıca hareketsiz yaşam tarzı nedeniyle kardiyovasküler sistem ayarı kendini hep istirahatte gibi algıladığı için, ani hareketlerde baş dönmesi, göz kararması ve bayılma da görülebilmektedir. Çocukların açık havada her gün 60 dakika aktif hareket etmesi ve düzenli spor yapmaları desteklenmelidir.</p>

<p><strong>Çocukluk çağı obezitesi</strong></p>

<p>Fazla kilo, kalbin üzerine ekstra yük bindirir. Obez çocuklarda yüksek tansiyon, kolesterol ve insülin direnci gibi kalp hastalıklarını tetikleyen riskler daha erken ortaya çıkar. Çocukların sağlıklı ve dengeli beslenmesi, ekran süresinin azaltılması ve spora yönlendirilmeleriyle kilolarının olması gereken ideal seviyeye ulaşmaları sağlanmalıdır.</p>

<p><strong>Aşırı tuz tüketimi</strong></p>

<p>Yapılan bilimsel çalışmalar; fazla tuz tüketiminin çocuklarda da yüksek tansiyona neden olabileceğini, bu durumun uzun vadede kalp ve damar sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini gösteriyor. Yemeklere ekstra tuz eklenmemesi, hazır atıştırmalıkların tuz oranına dikkat edilmesi ve başta cips olmak üzere aşırı tuzlu atıştırmalıklardan uzak durulması konusunda bilinçlendirilmeleri çok önemlidir.</p>

<p><strong> ‘Büyüme döneminde olur’ algısı</strong></p>

<p>Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin “Çabuk yorulma, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı veya bayılma gibi belirtiler çoğu zaman ‘büyüme dönemi’ denilerek göz ardı edilebiliyor. Oysa bu belirtiler kalp hastalıklarının erken sinyalleri olabileceğinden, bu tür şikayetler mutlaka ciddiye alınmalı ve vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır” diyor.</p>

<p><strong>Şekerli ve gazlı içecekler</strong></p>

<p>Şekerli, gazlı ve kolalı içecekler hem kilo artışına hem de metabolik dengesizliklere yol açarak kalp sağlığını dolaylı olarak bozar. Ayrıca insülin direnci ve diyabet riskini artırır. Kafeinli içeceklerin de çocuk beslenmesinde yeri yoktur. Çok fazla kahve tüketimi çocuklarda ritim bozukluklarını tetikleyebilmektedir. Su, ayran ve doğal içecekler tercih edilmeli; şekerli içecekler alışkanlık haline getirilmemelidir.</p>

<p><strong>Yetersiz uyku</strong></p>

<p>Yeterli ve kaliteli uyku çocukların kalp sağlığı için de kritik öneme sahiptir. Yetersiz uyku; stres hormonlarını artırarak kalp ritmini ve tansiyonu olumsuz etkileyebilir. Ayrıca çok geç uyuma alışkanlığı olan çocuklarda, vücudun biyolojik ritmi bozulabilmektedir. Bu nedenle mutlaka çocuğun yaşına uygun düzenli uyku saatleri oluşturulmalı ve uyku hijyenine dikkat edilmelidir.</p>

<p><strong> Duruş ve oturuş bozukluğu</strong></p>

<p>Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin “Çocuklar uzun süre tablet, telefon ve bilgisayar başında oturma sırasında, eğilerek bel desteksiz oturdukları için omurgada eğrilikler ve göğüs kafesi şekil bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu duruş ve oturuş bozuklukları, çocuklarda göğüs ağrısını tetikleyebilmektedir” diyor.</p>

<p><strong>Ailede kalp hastalığı öyküsünü göz ardı etmek</strong></p>

<p>Genetik faktörler çocuklarda kalp hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturur. Ailede erken yaşta kalp hastalığı varsa ya da ailede doğuştan gelen kalp hastalığı olan bireyler varsa çocuk da risk altında olabilir. Bu nedenle, aile öyküsü mutlaka doktora belirtilmeli ve çocuk düzenli kontrollerden geçirilmelidir.</p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Çocuklarda kalp sağlığı için 3 kritik test</strong></p>

<p>Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin, çocuklarda kalp sağlığı için 3 kritik testi şöyle açıklıyor;</p>

<p><strong>EKG (Elektrokardiyografi): </strong>Ritim bozuklukları, düzensiz kalp atımı ve bazı yapısal sorunlar hakkında bilgi verir. Çarpıntı, bayılma, göğüs ağrısı veya ani halsizlikte ilk tercih edilen, hızlı ve ağrısız bir testtir. Göğüse yerleştirilen elektrotlarla kalp ritmi değerlendirilir.</p>

<p><strong>EKO (Ekokardiyografi): </strong>Kalbin yapısı ve işleyişini ultrasonla gösterir. Kapaklar, kalp kası, doğuştan kalp delikleri ve kan akışı incelenir. Üfürüm (kalpte ses), nefes darlığı, morarma veya gelişme geriliği varsa bu test büyük önem taşır. </p>

<p><strong>Efor Testi (Gerekli Durumlarda): </strong>Egzersiz sırasında kalbin performansını ve ritmini değerlendirir. Genellikle koşu bandında yürüyerek yapılır. Aktif spor yapan veya çabuk yorulan çocuklarda hayati önem taşıyabilir. Spor öncesi değerlendirmelerde de tercih edilir. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 15:09:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2026/05/cocuklarda-kalp-hastaliklari-yayginlasiyor-1778501382.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hantavirüs Bir Salgına Dönüşür mü?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/hantavirus-bir-salgina-donusur-mu-2006</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/hantavirus-bir-salgina-donusur-mu-2006</guid>
                <description><![CDATA[Çoğunlukla enfekte kemirgenlerin idrarı, dışkısı veya tükürüğüyle temas sonucu insanlara bulaşan hantavirüs, bazı hastalarda ciddi solunum, kalp, böbrek sorunlarına ve can kayıplarına yol açabilen bir enfeksiyona neden oluyor. Özellikle uzun süre kapalı kalmış, yetersiz havalandırılan alanlarda yapılan temizlik sırasında virüs içeren partiküllerin havaya karışması enfeksiyon riskini artırabiliyor. Depolar, ahırlar, kilerler, bağ evleri ve kullanılmayan yazlıklar riskli alanlar arasında yer alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sadece Bir Türü İnsandan İnsana Geçiyor </strong></p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü’nün de açıkladığı gibi Andes virüsü, insandan insana bulaşabilen tek hantavirüs türü etkeni olarak biliniyor. <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği’nden Dr. Öğr. Üyesi Saliha Ayan</strong>, hantavirüsün toplum içinde kolay yayılan bir enfeksiyon olmadığını söylüyor ve ekliyor: <em>“Bugüne kadar insandan insana bulaş esas olarak Güney Amerika’da görülen Andes virüsü ile ilişkilendirilmiştir. Özellikle Arjantin ve Şili’de bildirilen Andes virüsü vakalarında, yakın ve uzun süreli temas sonrası sınırlı bulaş gösterilmiştir. Avrupa ve Asya’da görülen hantavirüs türlerinde ise insandan insana bulaş kanıtlanmamıştır.”</em></p>

<p><strong>Belirtileri Grip Benzeri Şikayetlerle Karışabilir</strong></p>

<p>Hantavirüs belirtileri genellikle virüsle temastan 1 ilâ 8 hafta sonra ortaya çıkabiliyor. İlk belirtiler çoğu zaman grip benzeri şikâyetlerle karışabiliyor.<strong> </strong>Erken dönemde; ateş, baş ağrısı, yaygın kas ağrısı, halsizlik, karın ağrısı, bulantı ve kusma gibi belirtiler gözleniyor. Bazı hastalarda hastalık ilerleyerek öksürük, nefes darlığı, akciğerlerde sıvı birikimi, tansiyon düşüklüğü, kanama bozuklukları, böbrek yetmezliği gibi ağır klinik tablolara da sebep olabiliyor. Özellikle kemirgen teması öyküsü olan kişilerde açıklanamayan ateş, kas ağrısı veya nefes darlığı gelişmesi durumunda hantavirüs akla gelmelidir.</p>

<p><strong>Hantavirüs Enfeksiyonunda Tedavi Süreci</strong></p>

<p>Hantavirüs enfeksiyonu olan her hastada kullanılan ve etkinliği kesin kanıtlanmış antiviral ilaç bulunmuyor. Asıl yapılması gereken, yakın takip ve destekleyici tedavilerdir. Ağır seyreden hastalarda yoğun bakım takibi gerekebiliyor. Günümüzde hantavirüslere karşı kullanılan bir aşı da henüz yok.</p>

<p><strong>Hantavirüsten Nasıl Korunabiliriz?</strong></p>

<p>Hantavirüsten korunmada çevre temizliği büyük önem taşıyor. Ev ve depolara kemirgenlerin girmesini engelleyecek önlemler alınmalı, riskli alanlar havalandırılmalı, kemirgen dışkısı bulunan alanlar süpürülmemeli, nemlendirilerek temizlenmelidir. Kemirgenlerle temas ihtimali bulunan kişiler yüksek risk taşır. Özellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar, depo çalışanları, ahır ve kiler temizliği yapanlar daha dikkatli olmalıdır. Riskli alanları süpürme virüs partiküllerinin havaya yayılmasına neden olabileceğinden önerilmez. Temizlik sırasında maske ve eldiven kullanılmalı, sonrasında eller hemen yıkanmalıdır.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 15:09:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2026/05/hantavirus-bir-salgina-donusur-mu-1778501357.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hipnoterapi hem psikolojik sorunlar için kullanılabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/hipnoterapi-hem-psikolojik-sorunlar-icin-kullanilabilir-1995</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/hipnoterapi-hem-psikolojik-sorunlar-icin-kullanilabilir-1995</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoterapinin nasıl uygulandığı, hangi durumlarda etkili ve güvenli olduğu ile hangi alanlarda kullanılabileceği hakkında bilgiler verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hipnoterapi bazı durumlar dışında pek çok vakada uygulanabilir! </strong></p>

<p>Hipnoterapide kişinin dikkatinin en üst seviyede yoğunlaştığında ‘trans’ hali oluştuğunu dile getiren Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Birey telkinlere daha açık hale gelir. Ancak her bireyin hipnoterapiye verdiği yanıt farklıdır. Bazı kişiler kolaylıkla hipnotik etki altına girerken, bazılarında bu süreç daha uzun sürebilir.” dedi.</p>

<p>Ağır psikiyatrik vakalarda önceliğin her zaman psikiyatrik muayene ve tedavi olduğunu kaydeden Öztekin, “Hipnoterapi ise bazı durumlar dışında pek çok vakada uygulanabilir. Pozitif semptomların görüldüğü dezorganize psikoz vakalarında, verilen telkinleri algılayamayacak düzeyde ağır zeka geriliklerinde, yaşlılık ve travmalara bağlı beyin fonksiyon bozukluklarında, 5 yaş altı çocuklarda ve işitme engelli bireylerde hipnoterapi uygulanması uygun değildir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikoz vakalarında hipnoterapi çok daha dikkatli uygulanmalı! </strong></p>

<p>Psikoz vakalarında ise hipnoterapinin çok daha dikkatli uygulanması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Bu noktada uygulayıcının hem hipnoterapist hem de uzman bir klinisyen olması önemlidir.” dedi.</p>

<p>Uzmanın, risk faktörlerini değerlendirerek uygun gördüğü takdirde hastayı hipnoterapiye yönlendirdiğini aktaran Öztekin, “Hastanın remisyonda olması ve telkinleri alabilecek durumda bulunması da önem taşır. Bu tür vakalarda derinlemesine çalışmalardan ziyade, daha çok destekleyici ve ego güçlendirici telkinler tercih edilir.” bilgisini paylaştı.</p>

<p><strong>Hipnoterapi, birçok psikolojik sorunda destekleyici bir yöntem olarak kullanılabilir! </strong></p>

<p>Hipnoterapinin kullanılabildiği alanlara değinen Klinik Psikolog İhsan Öztekin, şunları söyledi:</p>

<p>“Duygudurum bozuklukları (depresyon, bipolar), anksiyete bozuklukları (kontrol edilemeyen kaygı, korku, panik, gerilim ve sıkıntı), somatoform bozukluklar, yeme bozuklukları (obezite, anoreksiya, bulimia), uyku bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, psikoz (remisyon döneminde), tikler, kekemelik, gece idrar kaçırma, bağımlılıklar (sigara, alkol, madde, kumar, sanal bağımlılıklar), fobiler, travmalar, travma sonrası stres bozukluğu ve performans kaygısı gibi birçok psikolojik sorunda destekleyici bir yöntem olarak kullanılabilir.”</p>

<p><strong>Kişisel gelişim ve eğitim alanında da hipnoterapiden yararlanılabilir! </strong></p>

<p>Kişisel gelişim alanında da hipnoterapiden yararlanılabildiğine işaret eden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Kendine güvensizlik ve özgüven eksikliği, sosyal ortamlarda aşırı heyecan ve korku, topluluk önünde konuşamama, göz teması kuramama, ‘herkes bana bakıyor’ düşüncesi, karşı cinsle ilişkilerde yaşanan sorunlar, kendini kontrol edememe, aşırı tepkiler verme, duygu ve düşünceleri ifade etmede zorluk, titreme, terleme, kekeleme, kızarma, öfke kontrol problemleri ve dürtüsellik gibi durumlarda hipnoterapi destekleyici olabilir. Ayrıca sporda performans artırma amacıyla da kullanılabilir.” dedi.</p>

<p>Öztekin ayrıca hipnoterapinin, eğitim alanında ders çalışma isteksizliği, erteleme davranışı, dikkat süresinin kısalığı, çabuk sıkılma, ders ya da öğretmeni sevmeme gibi sorunların yanı sıra algılama, anlama, hafızaya alma, öğrenme ve bilgiyi hatırlama gibi bilişsel süreçlerin daha verimli hale getirilmesine katkı sağlayabileceğini söyledi.</p>

<p><strong>Hipnoterapi yalnızca klinik psikologlar ve psikiyatristler tarafından uygulanmalı! </strong></p>

<p>Hipnoterapi uygulamasının, onaylı özel kurumlar ya da üniversiteler tarafından verilen eğitimleri tamamlamış ve bu alanda belge sahibi kişiler tarafından yapılması gerektiğinin altını çizen Klinik Psikolog İhsan Öztekin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bununla birlikte hipnoterapinin yalnızca klinik psikologlar ve psikiyatristler tarafından uygulanması gerekir. İnsan psikolojisi konusunda yeterli uzmanlığa sahip olmayan kişilerin vereceği yanlış telkinler, ciddi olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle hipnoterapinin etkili ve güvenli bir şekilde uygulanabilmesi için uygulayıcının hem psikoloji hem de hipnoterapi alanında eğitimli, donanımlı ve deneyimli olması büyük önem taşır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 23:43:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2026/04/hipnoterapi-hem-psikolojik-sorunlar-icin-kullanilabilir-1775335411.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kök Hücre Tedavisi ile Ameliyatsız İyileşebilen 4 Cilt Problemi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-1985</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-1985</guid>
                <description><![CDATA[Kök hücre temelli tedaviler, hasar görmüş dokuların onarılmasını destekleyerek yalnızca hastalıkların tedavisinde değil, aynı zamanda yaşlanma etkilerinin azalmasında da umut vadediyor. Yenileyici tıbbın en önemli yapı taşlarından biri olan bu yöntemler, estetik ve fonksiyonel iyileşmeyi bir arada hedefliyor. Memorial Ankara Hastanesi Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Alper Kemaloğlu, kök hücre ve eksozom tedavileri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>2000’li yılların başında kök hücrelerin keşfiyle birlikte tıpta önemli bir paradigma değişimi yaşandı. Daha önce yaşlanma ve doku hasarına yönelik tedaviler sınırlı kalırken, iyileşmenin büyük ölçüde mevcut hücrelerin kapasitesiyle gerçekleştiği düşünülüyordu. Ancak kök hücrelerin farklı hücre tiplerine dönüşebilme ve bulundukları dokuyu yeniden düzenleyebilme özellikleri sayesinde, dokuların orijinal yapısıyla onarılabileceği ortaya kondu. Bu gelişme, özellikle estetik ve plastik cerrahi alanında yeni tedavi yaklaşımlarının önünü açtı.</p>

<p><strong>Vücut kendi hücreleriyle kendini onarıyor</strong></p>

<p>İnsan vücudu aslında doğuştan güçlü bir yenilenme kapasitesine sahiptir. Anne karnında tek bir kök hücreden gelişen bu yapı, erişkin dönemde de vücutta varlığını sürdürür. Çoğunlukla yağ dokusu içinde bulunan kök hücreler; travma, stres veya açlık gibi durumlarda aktive olarak onarım sürecini başlatır. Günümüzde bu hücreleri kontrollü şekilde elde edip çoğaltarak yeniden hastaya uygulamak mümkün hale gelmiştir.</p>

<p><strong>Yağ dokusundan elde edilen doğal tedavi </strong></p>

<p>Klinik uygulamalarda en sık tercih edilen yöntem, hastanın kendi yağ dokusundan kök hücre elde edilmesidir. Lokal anestezi altında alınan yağ dokusu özel işlemlerden geçirilerek kök hücreden zengin bir içerik haline getirilir. Bu hücreler ihtiyaç duyulan bölgeye enjekte edildiğinde;</p>

<ul>
	<li>İnflamasyonu azaltır,</li>
	<li>Kolajen yıkımını yavaşlatır,</li>
	<li>Kanlanmayı artırır.</li>
</ul>

<p>Böylece hem doku onarımı desteklenir hem de yaşlanma belirtilerinde belirgin iyileşme sağlanır. Hastanın kendi hücreleri kullanıldığı için tedavi tamamen doğal ve biyouyumlu bir yapıdadır.</p>

<p><strong>Ciltteki problemler ameliyatsız iyileşebiliyor</strong></p>

<p>Hücresel tedaviler günümüzde pek çok alanda etkili sonuçlar sunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde büyük cerrahi işlemlere gerek kalmadan, daha konforlu ve tatmin edici sonuçlar elde edilebilmektedir. Genellikle aşağıdaki durumlarda tercih edilmektedir:</p>

<ol>
	<li>Yüz gençleştirme,</li>
	<li>Erkek tipi saç dökülmesi,</li>
	<li>Yara ve iz tedavileri,</li>
	<li>Kronik yaraların iyileştirilmesi</li>
</ol>

<p><strong>Kişiye özel tedavi planlanıyor</strong></p>

<p>Kök hücre tedavilerinin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Yağ dokusundan elde edilmesi gerektiği için cerrahi işlem açısından uygun olmayan hastalarda uygulanamayabilir. Ayrıca hücre kalitesi yaşla birlikte azaldığından ileri yaş hastalarda tedavi etkinliği düşebilir. Tekrarlayan uygulamalarda yeniden doku alınması gerekliliği de bir diğer önemli faktördür.  </p>

<p>Son yıllarda yapılan çalışmalar, kök hücrelerin etkilerini büyük ölçüde salgıladıkları “eksozom” adı verilen biyolojik veziküller aracılığıyla gösterdiğini ortaya koymuştur. Eksozomlar; hücreler arası iletişimi sağlayan, DNA, RNA ve protein taşıyan mikro yapılardır. Hedef hücreye ulaştıklarında onarım ve yenilenme süreçlerini tetiklerler. Bu sayede kök hücrenin kendisini kullanmadan da benzer biyolojik etkiler elde edilebilmektedir. </p>

<p><strong>Cerrahiye alternatif güçlü bir seçenek</strong></p>

<p>Eksozom tedavileri; </p>

<ul>
	<li>Cerrahi işlem gerektirmemesi,</li>
	<li>Bağışıklık sistemi tarafından düşük reddedilme riski,</li>
	<li>Daha kolay saklanabilmesi</li>
</ul>

<p>gibi avantajlarıyla öne çıkmaktadır. Özellikle kök hücre tedavisi için uygun olmayan hastalarda önemli bir alternatif sunmaktadır. Her ne kadar eksozom tedavileri henüz gelişim aşamasında olsa da, dozlama ve uygulama standartlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar hızla devam etmektedir. İnsan vücudundaki milyarlarca hücre sürekli bir iletişim halindedir. Bu iletişimi doğru şekilde yönlendirmek, hastalığın kökenine inmeyi mümkün kılmaktadır. Kök hücre ve eksozom tedavilerinin, modern tıbbın en güçlü ve en doğal iyileşme araçlarından biri olarak önümüzdeki yıllarda çok daha yaygın kullanılacağı öngörülmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 22:25:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2026/04/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-1775157917.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Koşulsuz sevgi iyileştiriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-1959</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-1959</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, hayvanlarla kurulan duygusal bağın çocuklardan yaşlılara kadar her yaş grubunda ruh sağlığını nasıl etkilediği ve hayvan destekli terapilerin psikolojik rahatsızlıklarda nasıl rol oynadığı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bilimsel araştırmaların, hayvanlarla vakit geçirmenin stres hormonu olan kortizol seviyelerini düşürdüğünü ve mutluluk hormonu olarak bilinen oksitosin salgısını artırdığını gösterdiğini ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu duruma örnek olarak, bir kediyi okşamak kalp atış hızını düzenleyerek kişiye sakinlik hissi verebilir. Bununla birlikte hayvanlarla etkileşim içinde olmak, yalnızlık duygusunu azaltarak depresyon belirtilerini hafifletebilir.” dedi.</p>

<p>Kişinin yalnız olmadığını ve yalnızlıkla beraber gelebilen değersizlik ya da sevilmeme duygularıyla daha rahat baş edebileceğini aktaran Aydın, “Özellikle terapi köpekleri veya kedileri, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan bireylerde güven duygusunu yeniden inşa etmeye yardımcı olur.&nbsp;Yardımcı olmasının nedenleri incelendiğinde, bu hayvanlar&nbsp;koşulsuz sevgi ve güven duygusu sunar. Travmatik deneyimler yaşayan kişiler, insan ilişkilerinde güven sorunu yaşayabilir ve tehdit algıları artabilir. Ancak hayvanlar, yargılamadan ve beklentisiz bir şekilde bireylere eşlik eder, bu da kişinin yeniden güven hissini deneyimlemesine olanak tanır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hayvanlarla iletişim, sözel olmayan duyguları anlamayı sağlıyor!</strong></p>

<p>Hayvanların, insanların duygularını anlamlandırmasına ve yönetmesine yardımcı olabileceğine dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Bir kişi stresli veya üzgün olduğunda evcil hayvanıyla vakit geçirmek, ona koşulsuz sevgi sunan bir dostla birlikte olmanın huzurunu yaşamasını sağlar. Bu, özellikle öfke kontrolü veya kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde, duygusal tepkileri daha iyi yönetmelerine yardımcı olabilir.” dedi.</p>

<p>Çocuklar ve ergenler üzerinde yapılan araştırmalara değinen Aydın, “Hayvanlarla vakit geçiren bireylerin empati becerilerinin geliştiğini ve stres karşısında daha sağduyulu tepkiler verdiklerini ortaya koyan araştırmalar var.&nbsp;Birey, hayvanın duygularını anlamaya ve onun ihtiyaçlarını gözetmeye başlar. Empati, bir başkasının duygu ve ihtiyaçlarını fark edebilme ve onlara uygun şekilde yanıt verebilme becerisidir. Hayvanlarla kurulan bağ, insanların bu yeteneğini geliştirmesine yardımcı olur çünkü hayvanlar konuşarak kendilerini ifade edemezler. Onların ruh hallerini&nbsp;vücut dilleri, yüz ifadeleri ve hareketleriyle&nbsp;anlamak gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hayvanlarla büyüyen çocuklar başkalarının duygularını anlamada daha başarılı olabilir!</strong></p>

<p>Bir çocuğun evcil bir hayvanla büyüdüğünde, sorumluluk duygusu, empati ve sosyal beceriler kazandığını vurgulayan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Bir çocuğun her gün köpeği beslemesi, ona düzenli bakım sağlaması gerektiğini öğrenmesine yardımcı olur. Ayrıca, hayvanlarla büyüyen çocuklar, duygusal ifadelerini daha iyi tanıyabilir ve başkalarının duygularını anlamada daha başarılı olabilirler. Hayvanlarla oyun oynayan çocukların sosyal ilişkilerinde daha girişken ve uyumlu oldukları da bilimsel çalışmalarla desteklenmiştir.” dedi.</p>

<p><strong>Hayvanlarla kurulan duygusal bağ, iyileşme sürecine katkı sağlıyor!</strong></p>

<p>Yaşlı bireyler içinse evcil hayvanların, hem fiziksel hem de duygusal olarak büyük bir destek kaynağı olabildiklerine işaret eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir kedi veya köpekle vakit geçirmek, yalnızlık hissini azaltırken zihinsel sağlığı da destekler. Örneğin, Alzheimer hastası bireylerde terapi hayvanlarıyla yapılan çalışmalar, kişideki anksiyeteyi azalttığını ve bilişsel işlevlerini desteklediğini gösteriyor. Evcil hayvanlar, yaşlıların günlük rutinlerini korumalarına yardımcı olarak onlara bir amaç hissi kazandırır ve sosyal etkileşimlerini artırır. Böylece yaşlılık sürecinin daha sağlıklı geçirilmesi katkıda bulunurlar.” dedi.</p>

<p>Hayvan destekli terapilerin hangi psikiyatrik rahatsızlıklarda daha sık kullanıldığına da değinen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hayvan destekli terapiler, özellikle depresyon, kaygı bozuklukları, otizm spektrum bozukluğu ve TSSB gibi rahatsızlıklarda sıkça kullanılır. Örneğin, savaş travması geçirmiş bir gazinin terapi köpeğiyle geçirdiği süre sonunda panik ataklarının azaldığı ve sosyal hayata daha kolay adapte olduğu görülmüştür. Bir vakada, ağır depresyon teşhisi konmuş bir bireyin, at destekli terapiye başladıktan sonra günlük rutinlerine daha kolay dönebildiğini ve kendisini daha güvende hissettiğini gözlemlemiştik. Kısaca hayvanların bireylere duygusal bağ sunmaları iyileşme sürecine katkıda bulunur.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 24 Jul 2025 18:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/07/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-1753370111.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aşırı sıcaklar beyin kanaması riskini artırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/asiri-sicaklar-beyin-kanamasi-riskini-artiriyor-1954</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/asiri-sicaklar-beyin-kanamasi-riskini-artiriyor-1954</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcaklar ve yüksek nem nedeniyle özellikle baş ağrısı, baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu ve mide bulantısı şikayetiyle hastaneye başvuranların sayısı artıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu şikayetler kimi zaman beyin kanaması gibi çok ciddi hastalıkların da belirtisi olabildiğinden dikkat etmek gerekiyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai</strong>, beyin kanamasının belirtileri çoğu kez sıcak çarpması ile karıştırılabildiğinden bazı kişilerin “sıcak havadan olmuştur, biraz dinleneyim geçer” düşüncesiyle&nbsp;hastaneye gitmeyi erteleyebildiklerini, bunun da hayati riski artırabildiğini vurguluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai beyin kanamasının 8 belirtisini sıraladı, aşırı sıcaklardan beyni korumanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Yaz mevsimiyle birlikte bastıran aşırı sıcaklar, birçok hastalığı tetikleyebilirken,&nbsp;beynimiz için daha da&nbsp;fazla risk oluşturuyor.&nbsp;Yükselen ısı beyin hücrelerine zarar veriyor, migren, epilepsi&nbsp;ve&nbsp;felç gibi hastalıklara neden olabiliyor. Aşırı sıcak havaların beyin kanaması riskini artırdığını vurgulayan&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai</strong>&nbsp;“Üstelik beyin kanaması sanılanın aksine sadece ileri yaştaki kişilerde değil, altta kanamayı kolaylaştıran sistemik ve/veya anevrizma (damarda baloncuk) ile arteriovenöz malformasyon (damar yumağı) gibi damarsal hastalıklara sahip gençlerde de görülebiliyor” diyor. Beynimizin yüzde 80’inin sudan oluştuğunu ve sıcak havanın beynin en büyük düşmanlarından biri olduğunu belirten Dr. Muhammedrezai “Vücut sıcaklığının artmasıyla yaşanan terlemeyle birlikte kişi sıvı-tuz kaybı yaşar, kan basıncında hızlı değişiklikler meydana gelir ve bu da kan pıhtılaşmasında bozulmalara neden&nbsp;olur. Bu tür bir tablo inme (felç) ve&nbsp;beyin kanaması&nbsp;gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir” diye konuşuyor.&nbsp;Aşırı sıcak havaların ayrıca kan basıncını yükseltebildiğini, özellikle yüksek tansiyonu olan kişilerde bu durumun çok daha tehlikeli olduğunu kaydeden Dr. Muhammedrezai, tansiyon yükselmesine bağlı olarak beyin kanaması gelişebildiğini, bu kişilerin ilaçlarını düzenli almalarının ve aşırı sıcak, aşırı güneşli ortamlardan kaçınmalarının hayati önem taşıdığını vurguluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ani ve şiddetli baş ağrısına dikkat!</strong></p>

<p>Beyin kanamasının belirtileri çoğu kez sıcak çarpması ile karıştırılabildiğinden bazı kişilerin “sıcak havadan olmuştur, biraz dinleneyim geçer” düşüncesiyle&nbsp;hastaneye gitmeyi erteleyebildiklerini belirten Dr. Muhammedrezai bunun da hayati riski artırabildiğini vurguliyor. Tek başına olan baş ağrısının her zaman beyin kanaması bulgusu olmayabildiğini &nbsp;ancak temkinli olmak için bazı belirtiler başgösterdiğinde en kısa sürede, en yakın sağlık merkezine başvurmak gerektiğini vurgulayan Dr. Siyavuş Muhammedrezai şöyle konuşuyor: “Ani ve şiddetli baş ağrısı, bilinçte bulanıklık, geveleyerek konuşma, denge kaybı, el ve kolda uyuşukluk, el ve kolda karıncalanma, genellikle tek taraflı ortaya çıkan yüz felci ve mide bulantısı beyinde başlayan kanama ile birlikte görülen beyin kanaması belirtileridir. Bu belirtiler olduğunda en kısa sürede en yakın sağlık merkezine başvurmak en doğru iştir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Beyni korumanın basit ama etkili yolları!</strong></p>

<p>Dr. Muhammedrezai, aşırı sıcaklarda beyin sağlığını korumak için alınabilecek basit ama etkili 6 önlemi şöyle sıralıyor;</p>

<ul>
	<li>Güneş ışınlarının çok dik geldiği 11.00-15.00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkmayın.</li>
	<li>Düzenli sıvı alımına dikkat edin, suyu tek bir seferde değil, vücutta tutulacak şekilde düzenli aralıklarla ve yudum yudum için.&nbsp;</li>
	<li>Aşırı sıcaklarda çay ve kahve tüketimini sınırlandırın ya da tamemen bırakın.</li>
	<li>Yorucu aktivitelerden kaçının.</li>
	<li>Açık renk kıyafetler tercih edin ve mutlaka şapka takın.</li>
	<li>Gün içerisinde ılık duş alarak vücut sıcaklığının artmasını engelleyin.&nbsp;</li>
</ul>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 22 Jul 2025 12:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/07/asiri-sicaklar-beyin-kanamasi-riskini-artiriyor-1753176888.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda miyopi salgına dönüştü!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-1948</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-1948</guid>
                <description><![CDATA[Çocuğun tahtadaki yazıları veya uzaktaki nesneleri bulanık görmesi ve gözlerini kısarak bakması…  Bu sorunlar, halk arasında “uzağı görememe” olarak bilinen miyopinin en yaygın gelişen ve ilk belirtileri olarak öne çıkıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde oldukça sık görülen göz hastalıklarından biri olan ve 2000’li yılların başlarında çocukluk çağında yüzde 20’ler düzeyinde bildirilen miyopinin görülme oranı son yıllarda belirgin yükseliş gösteriyor. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; miyopi dünya genelinde yüzde 33’lere yükselmiş durumda! Yani, her üç kişiden 1’ine miyopi tanısı konuluyor. Gerekli önlemler alınmazsa 2050 yılında bu rakamın yüzde 50’lere varacağı öngörülüyor. Bir başka deyişle, her 2 kişiden 1’inde miyopi görüleceği düşünülüyor! Türkiye’de kapsamlı bir tarama çalışması olmamakla birlikte, klinik gözlemler, son 30 yılda miyopi sıklığının belirgin arttığını ve okul çağındaki çocuklarda yaklaşık yüzde 9 düzeylerine ulaştığını gösteriyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,</strong>&nbsp; &nbsp; “Genetik etkenler güçlü bir risk faktörü olsa da küresel &nbsp;ölçekte ’miyopi salgını’ olarak nitelenen bu artışın en önemli sebepleri,&nbsp;özellikle şehirleşmeyle birlikte, çocukların açık havada daha az vakit geçirmeleri ve daha fazla süreyi kapalı ortamlarda okuma, bilgisayar ve tablet kullanımı gibi yakın mesafeden yapılan aktivitelerle geçirmeleridir.&nbsp;Zira, doğal gün ışığına maruziyetin azalması gözlerde miyopiyi engelleyici mekanizmaların, örneğin retina dokusunda salgılanan ve gözün uzamasını baskılayan dopamin hormonunun yeterince tetiklenememesine yol açar, bunun sonucunda miyopi gelişir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Geri dönüşü olmayan görme kayıplarına neden olabilir!</strong></p>

<p>Miyopi, halk arasında uzağı görememe olarak bilinen bir görme bozukluğu olarak tanımlanıyor. Normalde gözün önüne gelen ışınlar retinanın üzerinde odaklanarak net bir görüntü oluşturuyor. Miyopide ise gözün yapısal özellikleri nedeniyle ışınlar retina düzleminin önünde odaklanıyor. Bu durum, özellikle uzaktaki nesnelerin bulanık görülmesine yol açıyor.<strong>&nbsp;</strong>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, tedavi edilmeyen miyopinin çocuklarda okul başarısını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilerken, yüksek derecelere ulaştığında geri dönüşümü olmayan görme kayıplarına yol açabilen retina dekolmanı, glokom ve erken katarakt gibi ciddi göz hastalıklarına da zemin hazırlayabildiği uyarısında &nbsp;bulunuyor. Bu nedenle, miyopinin erken dönemde tedavi edilmesi, daha da önemlisi gelişme riskinin azaltılması büyük bir önem taşıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>MİYOPİ RİSKİNE KARŞI 5 KRİTİK KURAL!&nbsp;</strong></p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, genellikle okul çağında, özellikle de ilkokul yıllarından ergenlik dönemine uzanan süreçte ortaya çıkan ve ilerleyen miyopinin riskini azaltmak veya ilerlemesini yavaşlatmak için ailelerin alabilecekleri basit ama etkili önlemler olduğuna işaret ederek, “Yaşam tarzı önlemleri tek başına miyopiyi tamamen engellemese &nbsp;de risk faktörlerini azaltır ve mevcut miyopinin ilerleme hızını düşürür. Ailelerin bu konularda çocuklarına sağlıklı görme alışkanlıkları kazandırmaları, miyopiyle mücadelede uzun vadede çok değerli katkılar sağlayacaktır” diyor. Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,<strong>&nbsp;</strong>çocuklarda miyopi riskini azaltmak için ebeveynlerin almaları gereken<strong>&nbsp;</strong>5 etkili kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!&nbsp;</p>

<p><strong>Her gün en az 1-2 saatini açık havada geçirmeli</strong></p>

<p>Çocuğun her gün bol miktarda gün ışığı alması ve açık havada oynaması, miyopiyi önlemede en güçlü koruyucu faktörlerden birini oluşturuyor. Bilimsel araştırmalara göre; açık havada geçirilen ek her 40 dakikanın miyopi gelişme riskini anlamlı oranda (yüzde 23’e varan düzeyde) azalttığı gösterilmiş. &nbsp;Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,<strong>&nbsp;</strong>çocukların günde en az 1-2 saatini açık havada geçirmelerini önerdiklerini belirterek, &nbsp;“Haftada 10-14 saat ve üzeri dışarıda bulunan çocuklarda miyopi oranlarının belirgin şekilde daha düşük olduğu kanıtlanmıştır. Bu nedenle, okul sonrasında veya hafta sonu aktivitelerinde park, bahçe, açık alan oyunları gibi fırsatlar artırılmalıdır” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ekrana bakma süresi günde 2 saati aşmasın</strong></p>

<p>Çocuğunuzun tablet, akıllı telefon, televizyon ve bilgisayar gibi dijital ekranlar karşısında geçirdiği süreyi mümkün olduğunca kontrol altına almalısınız. Özellikle küçük yaş gruplarında ekran maruziyetinin uzun süreli olması, gözleri yakına odaklanma konusunda zorluyor ve göz kırpma sıklığını azaltarak, göz kuruluğuna yol açıyor. &nbsp;Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, özellikle 5-17 yaş arasındaki çocuklarda ekran süresinin günde 2 saatten fazla olmaması gerektiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ekran süresi uzadığında çocuklarda gözlerde kuruluk, kızarıklık ve bulanık görme şikayetleri artar. Dolayısıyla, ebeveynler evde ekran başında geçirilen zamanı planlayarak, araya farklı aktiviteler koymalıdır. Ayrıca 20-20-20 kuralının uygulanması yarar sağlar. Her 20 dakikalık yakın çalışma sonrasında, en az 20 saniye boyunca 20 feet (~6 metre) uzaktaki bir noktaya bakmak, gözleri rahatlatır. Bu mola alışkanlığı, yakın mesafe odaklamasının gözlerde oluşturduğu baskıyı azaltarak miyopi riskini düşürmeye yardımcı olur. Ekran kullanımında ekran parlaklığını çok yüksek tutmamak ve akşam saatlerinde mümkünse mavi ışık filtreli gözlükler kullanmak da göz yorgunluğunu azaltan önlemlerdendir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Okuma mesafesi en az 30-40 santim olmalı</strong></p>

<p>Çocukların kitap okurken, yazı yazarken veya tablet/telefon kullanırken doğru mesafeyi korumaları da miyopi riskini azaltmada kilit bir rol üstleniyor. Okuma mesafesinin en az 30-40 cm olması öneriliyor. Çocuğun çalışma masasında dik oturması, kitabı gözüne yapıştırmaması ve gerekirse büyük puntolu metinler kullanması faydalı oluyor. Bunların yanı sıra uzun süreli yakın çalışma durumlarında düzenli mola vermesi de önem taşıyor.</p>

<p><strong>Çalışma odasında gün ışığı çok önemli</strong></p>

<p>Çocuğun ders çalıştığı veya kitap okuduğu ortamın iyi aydınlatılması göz sağlığı açısından kritik bir önem taşıyor. Zira, yetersiz ışık göz bebeklerinin genişlemesine ve odaklanmanın zorlaşmasına yol açarak gözleri gereğinden fazla zorluyor; bu durum uzun vadede miyopi gelişimini hızlandırabiliyor. Bu yüzden, çocuğun çalışma odasında mümkün mertebe gün ışığı kullanımının teşvik edilmesi gerektiğine işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, “Eğer yapay ışık kullanılıyorsa, ışığın göze doğrudan gelmeyecek şekilde, uygun açıda konumlandırılması gerekir. Masa lambası kullanılıyorsa, ışık kaynağı sayfayı aydınlatmalı, ancak çocuğun gözüne parlamamalıdır” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Eşyaların yüksekliğine dikkat edin</strong></p>

<p>Miyopi riskine karşı alabileceğiniz bir başka önemli önlem ise çocuğunuzun çalışma ortamındaki eşyaların düzenine dikkat etmek. Masa ve sandalyenin yüksekliğini çocuğunuzun rahat bir görüş pozisyonunda olacağı şekilde ayarlamanız gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, “Çocuğunuz ne çok eğilerek ne de uzanarak çalışmalıdır” diyor.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Jun 2025 12:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/06/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-1751102436.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Genç yaşta hipertansiyon tanısı alanlar ilaçlarını aksatmamalı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/genc-yasta-hipertansiyon-tanisi-alanlar-ilaclarini-aksatmamali-1939</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/genc-yasta-hipertansiyon-tanisi-alanlar-ilaclarini-aksatmamali-1939</guid>
                <description><![CDATA[İleri yaş hastalığı olarak bilinen yüksek tansiyon diğer adıyla hipertansiyon, genç yaşlarda da görülebiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ailesinde hipertansiyon öyküsü bulunan kişilerin erken yaşlardan itibaren farkındalık kazanmasının önemini vurgulayan İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muzaffer Murat Değertekin, genç yaşta ortaya çıkan hipertansiyonda ilaç kullanımından kaçınmanın sakıncalarına işaret etti. Yüksek tansiyonun erken dönemde fark edilmesinin önemini vurgulayan Prof. Dr. Değertekin, “Tansiyonu ne kadar erken tedavi edersek iki fayda ortaya çıkar. Birincisi, hastalığa bağlı problemleri o kadar erken önlemiş oluruz. İkincisi hastalığın tedavisinde kullanılan ilaç sayısı azalır. Bir ilaçla bu hastalığı ömür boyunca takip ve tedavi edebiliriz” diye konuştu.</p>

<p>İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muzaffer Murat Değertekin, hipertansiyon hastalarının dikkat etmesi gerekenler konusunda tavsiyelerde bulundu.</p>

<p><strong>Tansiyon değeri 120-80 olmalıdır</strong></p>

<p>Tansiyonun “Damarda dolaşan kanın damar duvarına yaptığı kan basıncı” olatak tanımlandığını belirten Prof. Dr. Değertekin, “Bu kan basıncının normal değerin üzerine çıkmasına da hipertansiyon ya da yüksek tansiyon diyoruz. Burada değer 120-80 olmalıdır. Eğer bir kişinin istirahat halinde ölçtüğü tansiyon, 120-80 üzerindeyse ‘Tansiyonu yükselmeye başlamış’ diyoruz. Takip eden birkaç gün içinde devamlı olarak tansiyon 140-90 üzerine çıkıyorsa o zaman hipertansiyon tanısını koyuyoruz” dedi.</p>

<p><strong>Hipertansiyonun yüzde 90’ını esansiyel tansiyon oluşturuyor</strong></p>

<p>Hipertansiyonun nedenlerine değinen Prof. Dr. Değertekin, “Hipertansiyon erişkin yaşlarda ortaya çıkarsa esansiyel (primer) yani nedeni bilinmeyen tansiyon diyoruz. Genellikle hipertansiyonun yüzde 90’ını oluşturan primer hipertansiyonun nedeni bilinmemektedir. Birçok multi faktöriyel ve hafif genetik problemlerle erişkin yaşta görülmektedir. Diğerleri ise birtakım organ problemlerine bağlı oluşan hipertansiyonlardır. Bunlara da sekonder hipertansiyon deniyor” dedi.</p>

<p><strong>Hipertansiyon genç yaşlarda da ortaya çıkabilir</strong></p>

<p>Hipertansiyonun genellikle ileri yaşlarda görüldüğünü ancak genç yaşlarda da ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Değertekin, “Hipertansiyon genç yaşlarda da ortaya çıkar. O yüzden kişilerin bu konudaki farkındalığının önemi büyük. Bireylerin kan basıncını ölçtürmesi, zaman zaman bunları takip etmesi, özellikle genç yaşta başlayan hipertansiyonu yakalamak açısından önemli. Özellikle ailesinde yüksek tansiyon yani hipertansiyon olan kişilerin genç yaşta bu farkındalığının artırılması, kişinin tansiyon değerlerini takip etmesi, hastalığın erken dönemde fark edilmesini ve hastalığa bağlı probemlerin oluşmasının engellenmesini sağlar. Özellikle ailesinde yüksek tansiyon olan kişilerde 20’li yaşlardan sonra tansiyonun yakından takibi önemli” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Genç hastaların ilaç kullanmaması çok yanlış</strong></p>

<p>Genç yaşta ortaya çıkan hipertansiyon hastalığında ilaç kullanımından kaçınmanın en büyük hata olduğunu kaydeden Prof. Dr. Değertekin, “Yanlış bir inanış var: Sanki tansiyon yaşlı hastalığı hep ileri yaşta görülür. Genç yaşta tansiyon yüksek olsa bile ilaç kullanılmaktan kaçınılıyor. Bu çok yanlış. Önemli olan tansiyonu doğru zamanda yakalamak. Tansiyonu ne kadar erken tedavi edersek iki fayda ortaya çıkar. Birincisi, hastalığa bağlı problemleri o kadar erken önlemiş oluruz. İkincisi hastalığın tedavisinde kullanılan ilaç sayısı azalır. Bir ilaçla bu hastalığı ömür boyunca takip ve tedavi edebiliriz” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kontrol altında tutulması hastalık riskini azaltıyor</strong></p>

<p>Hipertansiyonun kontrol altında tutulmasının önemini vurgulayan Prof. Dr. Değertekin, “Hipertansiyon kontrol altında tutulmazsa bütün organları etkiler çünkü o zaman kan basıncı bütün organlarda yükseleceği için özellikle kalp hastalıklarında ciddi problemler olabilir. Kalp krizleri, kalp yetersizlikleri, kalp duvar kalınlıkları ortaya çıkabilir. İkincisi göz, böbrek ve diğer periferik damar hastalıkları dediğimiz birçok hastalığı tetikleyebilir. O nedenle hipertansiyonun kontrolü çok önemlidir” dedi.</p>

<p><strong>Hipertansiyon hastaları en çok nelere dikkat etmeli?</strong></p>

<p>Hipertansiyon hastalarının dikkat etmesi gereken noktalara değinen Prof. Dr. Değertekin, “Hipertansiyon teşhisi konulmuşsa düzenli doktor kontrolünde olunmasında fayda var. Yaşam şekli değişikliği dediğimiz, doğru ve dengeli beslenme ile egzersizin hayatın bir parçası haline getirilmesi, varsa obezitenin kontrol altına alınması önemli. Kalp hastalıkları, diyabet, yüksek kolesterol gibi eşlik eden hastalıkları varsa bu hastalıklarla ilgili tedavilerin de doğru yapılması gerekir. Hipertansiyondan dolayı ilaç kullanmaları gerekiyorsa ilaçlarını düzenli bir şekilde doktor kontrolünde kullanmaları gerekmektedir” diye konuştu.</p>

<p><strong>Egzersiz tansiyon ilacına ihtiyacı azaltır</strong></p>

<p>Hipertansiyonda tuz tüketimine dikkat edilmesinin de önemini hatırlatan Prof. Dr. Değertekin, “Tuz tüketimi derken sadece yemeklere tuz atmak değil de özellikle tuz oranı yüksek olan işlenmiş gıdaları da dikkatli bir şekilde tüketmeleri önerilir. Bunun yanında hipertansif kişilerde egzersiz alışkanlığının oluşması, tansiyonun kontrol altına alınmasında etkili olur ve tansiyon ilacına ihtiyacın azalmasını sağlar. O yüzden bu kişilerin düzenli egzersiz yapması, ideal kilolarına yaklaşacak şekilde beslenme alışkanlıklarını da düzenlemeleri oldukça önemlidir” diye konuştu.</p>

<p><strong>Tansiyon ilaçlarının düzenli kullanımında sorun yaşanıyor</strong></p>

<p>Hipertansiyon hastalarında gözlemlenen en önemli sorunun ilaç kullanımında ortaya çıkan düzensizlikler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Değertekin, şunları söyledi:</p>

<p>“Hipertansiyon hastalarının birçoğunda ilaç ihtiyacı doğar. Burada doktor kontrolünde hastaya uygun ilacın düzenlenmesi önemli. İlaçlar düzenlendikten sonra da bu ilacın ne kadar düzenli alınırsa tansiyonun o kadar kontrol altına alınacağı bilinmeli. Tansiyonumuzu ne kadar kontrol altında tutabilirsek tedavide de o kadar başarılı olunmuş denilebilir. Hem ülkemizde hem dünyada hipertansiyon hastalarında gözlemlenen en büyük problem, ilaç tedavisindeki aksama. İlaçların düzenli olarak kullanılmasında sorun yaşanyor. Hastalar ilaçlarını 6 ay, bir yıl kullanıyor, sonra ilaçlarını kesmek istiyor ya da kesiyorlar. Bu da tedavinin yarım kalmasına ve hipertansiyonun da olumsuz etkilerinden korunmayı sınırlı hale getiriyor. O yüzden ilaç tedavisi başlanmışsa tedavinin düzenli yapılması önemli. Hasta ve doktor arasında uyum açısından iletişim de önemli.”</p>

<p><strong>Bireysel ve toplumsal farkındalık önemli</strong></p>

<p>Hipertansiyonun önlenmesinde bireysel ve toplumsal farkındalığın önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Muzaffer Murat Değertekin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Türkiye’de yüzde 30-40 oranında kişi, hipertansiyonunun farkında değil. Önemli olan ikinci nokta ise hipertansiyon teşhisi konulduktan sonra ilaç tedavisine başlandığında hasta ‘Nasıl olsa ilaç kullanıyorum’ diye tansiyonunu takip etmiyor. Bu yüzden de yine yüzde 30-40’ının etkin ilaç kullanma problemi var. Hem hastalığın farkındalığı ve tanısında bir problemimiz var hem de tanı konulduktan sonra ilacın düzenli kullanımında bir problem var. Bu iki problemin özellikle aşılması, hipertansyon kontrolü ve hipertansiyona bağlı oluşacak ek hastalıkların kontrolü açısından önemli.</p>

<p><strong>Bilinçlenme çocukluk çağında başlamalı</strong></p>

<p>Yaşam şekli değişikliği konusunda toplumu motive etmek lazım. En önemlisi hipertansiyonla beraber giden obezite gibi eşlik eden hastalıklar konusunda da erken dönemde ailelerin çocuklarına egzersiz, ideal kilo, doğru beslenme alışkanlıkları, tüketilen gıdaların seçimi gibi konularda yönlendirme yapması, ileride çocukların obezite ve hipertansiyondan korunmasını sağlar. Düzgün gıda tüketimi ve düzenli egzersiz alışkanlığı olanların hipertansiyonla karşılaşma riski düşer ya da bir genetik yatkınlık varsa ortaya çıkması ötelemiş ya da geciktirilmiş olur.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 May 2025 18:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/05/genc-yasta-hipertansiyon-tanisi-alanlar-ilaclarini-aksatmamali-1747927109.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Azı kararsızlık, fazlası kibir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/azi-kararsizlik-fazlasi-kibir-1932</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/azi-kararsizlik-fazlasi-kibir-1932</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, sağlıklı özgüvenin ne olduğu, nasıl geliştiği, düşük veya aşırı özgüvenin etkileri ve özgüveni güçlendirmek için uygulanabilecek psikolojik yaklaşımlardan bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Özgüvenin, bireyin kendisi hakkında sahip olduğu genel değerlendirme olduğunu ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Özgüven, kendi değerini bilme, yeteneklerine inanma ve hayatın getirdiği zorluklarla başa çıkabilme kapasitesidir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı özgüvenin temel bileşenlerini açıklayan Demir, “Gerçekçi öz-değerlendirme, yani ne çok yüceltmek ne de küçümsemek. Kendi değerini kabul etmek, başarıdan bağımsız olarak kendini sevmek. Hata yapmaya açık olmak, hatalardan ders çıkarmak, pes etmemek. Bağımsızlık ve sosyal uyum, kendi kararlarını alırken başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmek.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Özgüvenin azı da fazlası da hayat kalitemizi etkileyebilir&nbsp;</strong></p>

<p>Özgüvenin genetik yatkınlıkla ilişkili olabileceğini, ancak büyük oranda çevresel faktörler ve yaşam deneyimleriyle şekillendiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Çocuklukta bakım verenlerin tutumu, başarının ve başarısızlığın nasıl karşılandığı, sosyal etkileşimler özgüvenin temelini atar.” dedi.</p>

<p>Düşük özgüven ve aşırı özgüven kavramlarına değinen Demir, şunları söyledi:</p>

<p>“Düşük özgüven,<strong>&nbsp;</strong>sosyal kaygı, depresyon ve çekingenlik, karar verme zorlukları ve kendini sürekli sorgulama, başarı korkusu, erteleme ve risk almaktan kaçınma, başkalarının onayına aşırı bağımlı olma gibi durumlara neden olabilir. Aşırı özgüven ise bazen narsistik eğilimler olarak yorumlanabilecek davranışlarla kendini gösterebilir. Kendi hatalarını fark etmeme, eleştiriyi kabul etmeme, empati eksikliği gibi durumlar kibirli veya gerçeklikten kopuk bir izlenim yaratabilir.</p>

<p>Özgüvenin azı da fazlası da hayat kalitemizi etkileyebilir. Düşük özgüven bizi sürekli sorgulamaya iterken, aşırı özgüven bazen gerçekleri görmemizi engelleyebilir.”</p>

<p><strong>Hataları deneyim olarak değerlendirmek öz güveni artırabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Sağlıklı bir özgüven dengesinin kurulabilmesi için önerilerde bulunan Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Kendi güçlü ve zayıf yönlerinizi objektif bir şekilde değerlendirmek önemlidir. Kendinizi olduğunuz gibi kabul etmek, eksiklerinizi görüp geliştirmeye açık olmak sağlıklı bir özgüvenin temelidir. ‘Her konuda mükemmel olmalıyım’ yerine, ‘Ben elimden gelenin en iyisini yapıyorum ve gelişmeye açığım’ bakış açısını benimsemek, özgüveni dengede tutar.” dedi.</p>

<p>Hata yapmanın kaçınılmaz ve aslında öğrenmenin en güçlü yollarından biri olduğunun da altını çizen Demir, “Hataları başarısızlık olarak görmek yerine, birer deneyim olarak değerlendirirseniz hem daha cesur hareket edebilir hem de kendinize olan güveninizi artırabilirsiniz. Örneğin, bir hata yaptığınızda kendinize ‘Bundan ne öğrenebilirim?’ diye sormak, gelişiminizi destekleyen sağlıklı bir özgüven geliştirmenize yardımcı olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sağlıklı bir özgüven için kendi değerimizi dış faktörlerden bağımsız olarak kabul etmeliyiz</strong></p>

<p>Başkalarının onayına bağımlı olmanın, özgüvenimizi dalgalı hale getirebildiğini kaydeden Demir, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Eğer kendimizi sürekli başkalarının beğenisine göre değerlendiriyorsak, eleştiriyle sarsılabilir veya ilgi görmediğimizde özgüvensiz hissedebiliriz. Sağlıklı bir özgüven için kendi değerimizi dış faktörlerden bağımsız olarak kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Kendi kararlarınıza güvenmek ve içinizdeki sesi duymak bu süreci destekler.</p>

<p>Hayat sürekli değişiyor ve bazen planlarımız istediğimiz gibi gitmeyebilir. Sağlıklı bir özgüvene sahip bireyler, bu değişimlere uyum sağlayabilen, alternatif çözümler üretebilen ve belirsizlikle baş edebilen kişilerdir. ‘Planım işlemedi, demek ki ben başarısızım’ yerine ‘bu beklediğim gibi olmadı ama farklı yollar deneyebilirim’ diyebilmek, özgüvenin sağlıklı bir temele oturmasını sağlar.”</p>

<p><strong>Büyük hedefler yerine küçük ve ulaşılabilir hedeflerle özgüven gelişimi desteklenebilir!</strong></p>

<p>Özgüvenin, doğuştan gelen sabit bir özellik değil, zamanla geliştirilebilen bir beceri olduğunu vurgulayan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Bilişsel davranışçı terapi (BDT) yaklaşımlarına göre, bireyin kendisi hakkında oluşturduğu içsel inançlar ve öğrenilmiş deneyimler, özgüven seviyesini belirler. Beyin nöroplastisite özelliği sayesinde, düşünce ve davranış alışkanlıklarımızı değiştirerek özgüvenimizi güçlendirmek mümkündür.” dedi.</p>

<p>Davranışsal psikolojiye göre, bireyler küçük başarılar elde ettikçe kendilerine olan güvenleri arttığına işaret eden Demir, “Albert Bandura’nın ‘öz yeterlilik’ kavramına göre, bir alanda başarılı deneyimler yaşamak, bireyin o alanda kendine güvenmesini sağlar. Örneğin, büyük hedefler yerine küçük ve ulaşılabilir hedefler koyarak özgüven gelişimi desteklenebilir.” önerisinde bulundu.</p>

<p><strong>Olumlu iç konuşmalar yapın…</strong></p>

<p>Bilişsel psikolojinin, bireyin kendi iç sesiyle kurduğu diyalogların duygusal durumunu etkilediğini gösterdiğini dile getiren Demir, “‘Ben bunu yapamam’, ‘yeterince iyi değilim’ gibi olumsuz iç konuşmalar zamanla düşük özgüvene yol açarken, ‘elimden gelenin en iyisini yapıyorum’, ‘bu bir öğrenme süreci’ gibi destekleyici ve olumlu iç konuşmalar bireyin kendine olan güvenini artırabilir.” dedi.</p>

<p>“Psikolojik araştırmalar, beden dilinin sadece başkalarına değil, kişinin kendisine olan algısını da etkilediğini ortaya koymuştur.” diyen Demir, &nbsp;yapılan bir çalışmada, dik duruş ve geniş beden hareketleri gibi ‘güç pozlarının’ stres seviyesini düşürdüğü ve bireyin kendini daha güçlü hissetmesine katkı sağladığının bulunduğunu söyledi.&nbsp;</p>

<p><strong>“Özgüven bir kas gibidir, ne kadar çalıştırırsanız, o kadar güçlenir!”</strong></p>

<p>Öğrenilmiş çaresizlik kavramına göre, bireyin sürekli rahat olduğu bir alanda kalmasının, yeni ve bilinmez durumlara karşı korku geliştirmesine neden olabileceğini ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Özgüveni artırmanın en etkili yollarından biri, yeni deneyimlere açık olmak ve küçük adımlarla alışılmışın dışına çıkmaktır. Yeni beceriler öğrenmek, sosyal ortamlara girmek veya yeni sorumluluklar almak, bireyin kendine duyduğu güveni artırabilir.” dedi.</p>

<p>Sosyal karşılaştırma teorisine göre, insanların kendilerini başkalarıyla kıyaslayarak özgüvenlerini şekillendirdiğini aktaran Demir, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ancak sürekli olarak daha başarılı veya daha yetenekli görülen bireylerle kıyas yapmak, özgüvenin azalmasına neden olabilir. Bunun yerine, kişinin kendi ilerlemesine odaklanması ve kendi gelişimini geçmişteki durumuyla kıyaslaması daha sağlıklı bir özgüven geliştirmesini sağlar. Özgüven bir kas gibidir, ne kadar çalıştırırsanız, o kadar güçlenir!”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 May 2025 15:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/05/azi-kararsizlik-fazlasi-kibir-1747484161.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Manevi pratikler depresyon riskini azaltabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-1913</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-1913</guid>
                <description><![CDATA[Araştırmalara göre, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Maneviyata yönelen kişilerde düzenli olarak yapılan içsel değerlendirme ve anlam arayışı ile bireylerde ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Şükür ve affetme duygularının, psikolojik dayanıklılığı desteklerken, manevi pratiklerin de depresyon riskini azaltabildiğini aktaran&nbsp;Sedef Koç Bal, yardımlaşma ve dayanışmanın, bireyin ruhsal tatminini artırarak toplumsal bağları güçlendirdiğini söyledi ve Ramazan boyunca kazanılan bu ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmeleri önerisinde bulundu.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, maneviyata yönelerek oruç tutmak ve ibadet etmek gibi ritüeller başta olmak üzere Ramazan ayının manevi yönden kişilerin ruh sağlığına nasıl katkıda bulunduğu hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Oruç tutmak, stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebilir.</strong></p>

<p>Ramazan ayının, bireyin sabır duygusunu geliştirmesi için doğal bir ortam sunduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Oruç tutmak, biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların ertelenmesini gerektirir; bu da özdenetim mekanizmalarını güçlendirir. Psikolojik dayanıklılığın temel unsurlarından biri olan sabır, zorluklara karşı tahammül edebilme ve duygusal tepkileri yönetebilme kapasitesini artırır. Açlık, susuzluk gibi biyolojik ihtiyaçların karşılanamadığı anlarda bunun bireyde yaratacağı duygusal zorlanmayı tolere edebilmek önemli bir kazanımdır. Bireyler bu ihtiyaçları ertelemeyi dini motivasyonla yapsa da sonuç olarak öz disiplini arttırması beklenir. Bu süreç, bireyin duygusal regülasyon yeteneğini güçlendirerek daha sağlam bir psikolojik yapı oluşturmasını destekler.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayının, yalnızca fiziksel bir ibadet değil, aynı zamanda bireyin ruh sağlığı üzerinde de önemli etkiler yaratan bir süreç olduğunu ifade eden&nbsp;Bal, “Oruç tutmak, biyolojik ihtiyaçları dengelemek yoluyla sabrı pekiştirerek bireyin stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebilir. Bu dönemde manevi derinleşme ve içsel muhasebe, psikolojik dayanıklılığı artırarak bireyin duygusal refahına katkıda bulunabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Düzenli ibadet, ruhsal dinginliği ve iç huzuru artırıyor!</strong></p>

<p>Oruç tutmanın ruh sağlığı üzerindeki etkilerine değinen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Oruç, bireyin öz disiplinini artırarak stres yönetimini destekler. Yapılan araştırmalar, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını göstermektedir. Yaşamında maneviyattan beslenen kişilerde, ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi.</p>

<p>Ancak depresyon, anksiyete veya diğer psikolojik rahatsızlıkları olan bireyler için Ramazan’ın farklı bir deneyim olabileceğine dikkat çeken Bal, “Bazı bireyler için oruç, biyolojik ritimlerin değişmesi nedeniyle zorluk yaratabilir. Uyku düzenindeki değişiklikler, kan şekeri dalgalanmaları ve uzun süreli açlık, duygu durum bozukluğu olan bireylerde tetikleyici olabilir. Bu nedenle, özellikle psikiyatrik tedavi gören bireylerin doktorlarına&nbsp;danışarak bu süreci yönetmeleri önemlidir.” diyerek&nbsp;uyarıda bulundu.</p>

<p><strong>Ramazan ayı psikolojik dayanıklılığı artırmak için önemli bir süreç…</strong></p>

<p>Ramazan ayında bireylerin, daha fazla içe dönüş yaparak kendilerini anlamlandırma sürecine girdiklerini aktaran Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bu durumun, duygusal dayanıklılığı artırabileceğini ve ruhsal dengeyi destekleyebileceğini söyledi. “Şükran duygusunun arttığı bu dönemde, bireylerin olumlu düşünce yapılarının güçlendiğini de dile getiren Bal, şükran duymanın, ruh sağlığı açısından koruyucu bir faktör olup depresif belirtileri azaltabileceğini açıkladı.</p>

<p>Ramazan boyunca bireylerin, sabır duygusunu pekiştirme fırsatı bulacağını sözlerine ekleyen Bal şöyle devam etti:</p>

<p>“Sabır, psikolojik dayanıklılığın temel taşlarından biridir. “Sabır, bireyin duygularını düzenleme becerisini geliştirir. Anlık dürtülere karşı koymayı öğrenmek, uzun vadede bireyin stres yönetimini güçlendirir. Bu nedenle Ramazan, psikolojik dayanıklılığı artırmada önemli bir süreç olabilir.</p>

<p>Aynı şekilde affetmek de ruhsal huzuru destekleyen bir unsurdur. Yapılan araştırmalar, affetmenin bireyin kaygı düzeylerini düşürdüğünü ve psikolojik rahatlama sağladığını gösteriyor. Affetmek, kişinin kendisine duyduğu sevgiyi ve içsel barışı artırır. Bu süreç, bireyin daha huzurlu ve dengeli hissetmesine katkıda bulunur.”</p>

<p><strong>Manevi pratikler depresyon riskini azaltabiliyor!</strong></p>

<p>“Ramazan ayında manevi ritüellere yönelmek, bireyin ruh sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturabilir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, meditasyon ve mindfulness teknikleriyle birleştirilen oruç ibadetinin, bedene dair farkındalığı, zihinsel netliği ve iç huzuru artırabileceğini dile getirdi.</p>

<p>Bal,<strong>&nbsp;</strong>“Şükran ve meditasyon, bireyin bilinçli farkındalığını artırarak stresle başa çıkmasına yardımcı olur. Manevi pratiklerin beyin üzerindeki etkileri incelendiğinde, bu aktivitelerin pozitif duyguları artırdığı ve depresyon riskini azalttığı görülmüştür.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Küçük iyilikler ruhsal tatmini yükseltebilir…</strong></p>

<p>Ramazan ayının, toplumsal dayanışmanın da güçlendiği bir dönem olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Yardımlaşma ve paylaşma, bireyin ruh sağlığını olumlu yönde etkileyerek aidiyet duygusunu artırır. Başkalarına yardım etmek, beyindeki ödül sistemini harekete geçirerek mutluluk hormonlarının salgılanmasını sağlar. Küçük iyilikler bile bireyin ruhsal tatminini yükseltebilir.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayının sağladığı ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmelerini öneren Bal sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Şükran duygusu, sabırlı olmak, affetmeyi öğrenmek ve düzenli manevi pratiklere devam etmek, yalnızca belirli bir süreyle veya belirli bir inanç sistemiyle değil evrensel olarak ruhsal dengeyi korumaya yardımcı olabilir.</p>

<p>Ramazan, bireylerin ruhsal sağlıklarını güçlendirmek ve iç huzuru yakalamak adına önemli bir fırsattır. Ancak her bireyin bu süreci kendi psikolojik durumuna göre yönetmesi gerektiği unutulmamalı. Özellikle ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin bilinçli hareket etmeleri ve gerektiğinde profesyonel destek almaları önemli bir nokta.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Mar 2025 17:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/03/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-1740839561.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağımlılık tedavisi kişiye özel düzenlenmeli</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/bagimlilik-tedavisi-kisiye-ozel-duzenlenmeli-1912</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/bagimlilik-tedavisi-kisiye-ozel-duzenlenmeli-1912</guid>
                <description><![CDATA[Fiziksel ve psikolojik olmak üzere ikiye ayrılan bağımlılık, toplumu tehdit eden bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendiriliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, kronik bir rahatsızlık olan bağımlılıkta kişinin ömür boyu bağımlılık riski olan madde ve davranışlardan uzak durması için bazı önlemler alması gerektiğine dikkat çekiyor. Tütün, alkol veya madde bağımlılıkları gibi fiziksel bağımlılıklar ile kumar ve oyun bağımlılığı gibi davranışsal bağımlılıklarda benzer şekilde beynin ödül merkezi olan dopamin sisteminin uyarıldığını belirten Bektaş, bağımlılık tedavisinin bireyin ihtiyaçlarına göre, kişiye özel olarak düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor.</p>

<p>İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, 1-7 Mart Yeşilay Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada kimyasal ve davranışsal bağımlılıklar, benzerlikleri ve nedenlerine ilişkin değerlendirmede bulundu.</p>

<p><strong>Bağımlılığı ruhsal destek almadan sonlandırmak oldukça güç</strong></p>

<p>Bağımlılığın toplumu tehdit eden bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirten Zuhal Doğan Bektaş, “Birey ve toplum üzerinde pek çok açıdan yıkımlara yol açar, aile hayatını, toplumun güvenliğini olumsuz yönde etkiler. Bağımlılıkta kişi belli bir maddeye ya da davranışa karşı aşırı ve kontrol edilemeyen bir istek ve ihtiyaç duyar. Bu durum kişinin hayatında bedensel, ruhsal, toplumsal, yasal olarak olumsuz sonuçlar doğurmasına rağmen kişi kendisini bağımlı olduğu madde ya da davranıştan alıkoyamaz. Gün içerisinde zamanının büyük kısmını maddeyi temin etmek ve kullanmak için ya da etkilerinden kurtulmak için harcar. Sürekli bağımlı olduğu madde ya da davranış ile zihni meşguldür. Bağımlı kişiler, sosyal aktivitelerini, sorumluluklarını yerine getirmekte güçlük çeker, kişiler arası ilişkilerde bağımlılık yüzünden ciddi sorunlar yaşayabilirler. Fakat yaşadıkları tüm bu olumsuzlukların farkında olmalarına rağmen bağımlılığı ruhsal destek almadan sonlandırmak oldukça güçtür. Bu alanda çalışan ruh sağlığı profesyonellerinden destek alınması bu zorlu süreçte başarı şansını arttıracaktır. Unutulmamalıdır ki bağımlılık, tedavisi mümkün olan bir beyin rahatsızlığıdır” diye konuştu.</p>

<p><strong>Tolerans gelişmesi, bağımlılığın belirtisidir</strong></p>

<p>Bağımlılığın fiziksel ve psikolojik bağımlılık olmak üzere ikiye ayrıldığını belirten Zuhal Doğan Bektaş, “Fiziksel bağımlılık, bedenin bir maddeye (örneğin alkol, uyuşturucu, nikotin) alışması ve bu maddeyi düzenli olarak almadan normal işlevlerini yerine getirememe durumudur. Beden, zamanla bu maddeyi kabul eder ve onun varlığını bir tür ”gereklilik” olarak algılar. Fiziksel bağımlılığın belirtilerinden biri, tolerans gelişmesidir. Tolerans geliştiğinde kişi aynı etkiyi görebilmek için daha yüksek dozda madde kullanmak zorunda kalır” dedi.</p>

<p><strong>Alkol, kumar, teknoloji bağımlılıklarında ortak nokta: Dopamin salınımı</strong></p>

<p>Kimyasal bağımlılık ve davranışsal bağımlılıklarda ortak noktanın dopamin salınımı olduğunu kaydeden Zuhal Doğan Bektaş, şöyle devam etti:</p>

<p>“Tütün, alkol veya maddenin içerisindeki kimyasal maddeler, beynin ödül sistemi üzerinde etkili olur. Beyindeki ödül merkezinde hızlı bir şekilde dopamin salınımına yol açarak verdiği haz/ödül kişinin bu kimyasalı tekrar tekrar kullanmayı istemesine yol açar. Kumar ya da teknoloji bağımlılığı ise davranışsal bağımlılıklar başlığı altında yer almaktadır. Davranışsal bağımlılıklarda da aslında yine benzer şekilde beynin ödül merkezi olan dopamin sistemi uyarılmaktadır. Kumar oynarken kişi, kazanç sağladığında ya da teknoloji ile etkileşime girerken, örneğin sosyal medyada aldığı beğeni ve izlenme sayısı, video oyunları, çevrimiçi alışveriş gibi durumlar kişiye kısa süreli ve değişken zamanlı ödül almanın verdiği hazzı yaşatır. Bu durum, ödül merkezinde alkol madde kullanımındakine benzer şekilde dopamin artışına neden olur. Dopamin salınımının verdiği geçici haz kişiyi daha fazla ödül arayışına iter ve bu durum tekrar eden davranışsal bağımlılıklara yol açar.”</p>

<p><strong>Yoksunluk belirtileri ile baş etmede ilaç kullanılıyor</strong></p>

<p>Kişinin maddeyi kullanmadığında ise yoksunluk belirtileri görüldüğünü söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, “Yoksunlukta hangi belirtilerin olacağı temelde kullanılan maddenin tipine göre değişkenlik göstermekle birlikte uyku düzeni ve iştah değişiklikleri, terleme, mide bulantısı, kas ağrıları, titreme gibi belirtiler görülebilir. Bu belirtilerin verdiği rahatsızlıklardan dolayı kişi, tekrar madde kullanımına yönelmektedir. Yoksunluk belirtileri ile baş etmekte kullandığımız ilaçlar hastalarımızın özellikle madde kullanımını bıraktığı ilk haftalarda yaşadıkları zorluklara karşı destek sağlamaktadır” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>Psikolojik bağımlılıkta terapi yöntemleri etkili oluyor</strong></p>

<p>“Psikolojik bağımlılık ise kişinin bir maddeye ya da davranışa zihinsel ve duygusal olarak ihtiyaç duyması ve arzulamasıdır” diyen Zuhal Doğan Bektaş, “Kişi bağımlı olduğu şeyin rahatlatıcı, ödüllendirici etkisinden haz duyması sebebiyle bir yandan da stres, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duygulardan kaçış sağladığı düşüncesiyle bağımlılığı sürdürür. Yani psikolojik bağımlılık, duygusal ve zihinsel ihtiyaçlar, kaçış arayışı ve keyif alma ile ilişkilidir. Yoksunluk belirtilerine yol açmaz ancak kişi, madde veya davranışa dair yoğun istek ve düşüncelerle mücadele eder. Genellikle fiziksel bağımlılığa oranla daha uzun süre devam edebilir çünkü kişi fizyolojik bir zorunluluk hissetmese de duygusal ve zihinsel olarak maddeyi arar. Terapi yöntemleri kullanılarak psikolojik bağımlılık ile mücadele etmek uzun dönemde nüksleri önlemek için gereklidir” dedi.</p>

<p>Bağımlılık tedavisinin bireyin ihtiyaçlarına göre, kişiye özel olarak düzenlenmesi gerektiğini vurgulayan Zuhal Doğan Bektaş “Kişinin tedavisi tamamlandıktan sonra da bağımlılığın kronik bir rahatsızlık olduğu, kişinin ömür boyu bağımlılık riski olan madde ve davranışlardan uzak durması için bazı önlemler alması gerektiği vurgulanmalıdır. Psikoterapiler bu anlamda bağımlılık ile mücadelede oldukça etkilidir” dedi.</p>

<p><strong>Bağımlılıkla mücadele için plan yapıyor, çözüm önerileri üretiyoruz</strong></p>

<p>Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, “1-7 Mart Yeşilay Haftası’nda farkındalık yaratmak adına yapılan bilgilendirmelerin kıymetli olduğunu, bağımlılıktan uzak, sağlıklı bir yaşama dikkat çekilmesinde etkili bir rol oynayacağını düşünüyorum. Atlas Üniversitesi bünyesindeki bağımlılık komisyonu olarak bağımlıkla mücadele için planlamalar yapmakta, çözüm önerileri üretmekteyiz. Ulusal ve uluslararası alanda bağımlılık ile mücadelede örnek bir üniversite modeli olma yolunda ilerlemekteyiz” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Mar 2025 17:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/03/bagimlilik-tedavisi-kisiye-ozel-duzenlenmeli-1740839546.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahurda tüketilen bir kaşık tahin mideyi koruyor…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sahurda-tuketilen-bir-kasik-tahin-mideyi-koruyor-1907</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sahurda-tuketilen-bir-kasik-tahin-mideyi-koruyor-1907</guid>
                <description><![CDATA[Ramazan ayında tahin tüketiminin uzun süren açlık sürecinde tokluk hissini artırarak kan şekerini dengelemeye yardımcı olabileceğini dile getiren Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır.” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İçeriğindeki lifler sayesinde kabızlığı önlemeye destek olurken, sağlıklı yağları ile mide hassasiyetini yatıştırabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, ancak mide koruyucu ilaçlarla birlikte tüketiminin yan etkilere yol açabileceği konusunda da uyardı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tahinin mide ve sindirim sağlığına etkilerinden ve Ramazan ayında sağlayabileceği faydalardan bahsetti.</p>

<p><strong>Sahurda tahin tüketmek gün boyu tokluk sağlayabilir…</strong></p>

<p>Tahin, susam tohumlarının öğütülmesi ile yapılan, geçmiş yüzyıllara dayanan bir besin maddesi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin, yoğun kıvamlı bir besindir ve iyi bir protein kaynağıdır. Aynı zamanda içerisinde çeşitli vitaminler, mineraller ve değerli yağlar bulunur.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayında uzun süren açlık ve susuzluk sürecinde vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri almak önemli olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu noktada tahin, sahurda tüketildiğinde gün boyunca tok kalmaya yardımcı olabilir. İçeriğindeki sağlıklı yağlar ve proteinler sayesinde uzun süreli enerji kaynağı sağlayarak oruç süresince daha dengeli bir kan şekeri seviyesinin korunmasına destek olur. Aynı zamanda tahinin mide sağlığını destekleyici özellikleri, Ramazan ayında mide rahatsızlıklarının önlenmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tahin, iftar sonrasında mide hassasiyetini yatıştırabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Tahinin, zengin bir besin maddesi olmanın yanı sıra kalp sağlığının korunmasında, bağışıklık sisteminin desteklenmesinde, inflamasyonun azaltılmasına ve bazı kanser risklerine karşı faydalı olabileceğinin bilindiğini aktaran&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin çok yönlü bir besindir. Birçok farklı şekilde tüketimi olmasına rağmen özellikle mide rahatsızlıklarında kullanılması söz konusudur.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayında sahurda tüketilen bir kaşık tahinin, mideyi uzun süre koruyarak reflü ve mide yanması gibi problemlerin önüne geçebileceğine vurgu yapan&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, şöyle devam etti:</p>

<p>“Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır. Tahin, sindirim sistemine fayda sağlayan lif içeriği ile doludur. Lifler sindirim sürecini düzenleyerek kabızlık ve diğer sindirim sistemi sorunlarının önlenmesine yardımcı olur. Tahindeki sağlıklı yağlar mide zarına koruyuculuk sağlar. Anti reflü ve mide yanmasıyla ilgilidir. Tahin, vücuttaki asit ortamının dengelenmesine yardımcı olarak mide asidinin düzenlenmesinde rol oynar. Ramazan boyunca iftar sonrası mide hassasiyeti yaşayanlar için tahin, mideyi yatıştırıcı bir etki gösterebilir. Ancak tahinin özellikle mide koruyucu ilaçlarla birlikte alınması yan etkilere yol açabileceğinden dikkatli tüketilmesi önerilir.”</p>

<p><strong>Mide rahatsızlıklarından kaçınabilirsiniz…&nbsp;</strong></p>

<p>Ramazan boyunca ve sonrasında mide rahatsızlıklarından kaçınmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sağlıklı beslenmek, diyetinize uymak ve gereksiz ağrı kesici ilaçlardan kaçınmak gerekir. Dengeli şekilde beslenirsek, sigarayı bırakır, alkolden uzak durursak, sabahları alınacak tahin ile mide, ülser ve gastrite konusunda olumlu sonuçlar alınabilir. Ramazan ayında da oruç sürecini daha sağlıklı geçirmek adına tahinin sahur ve iftar sofralarında yer alması, sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle faydalı olabilir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Feb 2025 22:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/sahurda-tuketilen-bir-kasik-tahin-mideyi-koruyor-1740769395.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı Bir Oruç İçin 10 Altın Kural</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/saglikli-bir-oruc-icin-10-altin-kural-1906</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/saglikli-bir-oruc-icin-10-altin-kural-1906</guid>
                <description><![CDATA[Ramazan ayında uzun süren açlık periyotları ve düzensiz beslenme, vücut sağlığını olumsuz etkileyebilir. Ancak doğru beslenme alışkanlıklarıyla oruç süresince sağlıklı ve enerjik kalmak mümkün. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Hançer Bingili, Ramazan’da sağlıklı ve dengeli beslenmenin yollarını açıkladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İftarda ve Sahurda Sağlığınızı Korumak İçin 10 Önemli Kural</strong></p>

<p>Ramazan ayına günler kala evlerde hazırlık telaşları da hızlandı. Açlık ve susuzluğu doğru yönetmek, ihtiyaç duyulan besinleri doğru miktarda ve şekilde tüketmek, orucun iyileştirici gücünden faydalanmada büyük rol oynuyor. Oruç tutarken dengeli beslenmenin büyük önem taşıdığını aktaran Dr. Bingili, Ramazan ayı boyunca dikkat edilmesi gereken en önemli konuları sıraladı:</p>

<p>1.&nbsp;<strong>Sahuru Atlamayın:</strong>&nbsp;Gün boyu enerjik kalabilmek ve kan şekerinin dengede tutulması için sahur öğünü mutlaka yapılmalı. Protein ve lif açısından zengin besinler tercih edilerek tokluk süresi uzatılabilir.</p>

<p>2.&nbsp;<strong>İftara Hafif Başlayın:</strong>&nbsp;Uzun saatler aç kaldıktan sonra mideyi birden doldurmak sindirim problemlerine yol açabilir. Orucu su ile açtıktan sonra, çorba ve hafif yiyeceklerle devam etmek mideyi rahatlatır.</p>

<p>3.&nbsp;<strong>Bol Su İçmeyi İhmal Etmeyin:</strong>&nbsp;Vücudun su ihtiyacını karşılamak için iftar ve sahur arasında en az 8-10 bardak su içilmelidir. Yetersiz su tüketimi baş ağrısı, halsizlik ve sindirim sorunlarına neden olabilir.</p>

<p>4.&nbsp;<strong>Kızartma ve Ağır Yemeklerden Kaçının:</strong>&nbsp;Kızartmalar, aşırı yağlı ve baharatlı yiyecekler sindirimi zorlaştırarak mide rahatsızlıklarına yol açabilir. Bunun yerine, ızgara, haşlama veya fırın yemekleri tercih edilmeli.</p>

<p>5.&nbsp;<strong>Tatlı Tercihinizi Hafif Olanlardan Yana Kullanın:</strong>&nbsp;Şerbetli ve ağır tatlılar yerine, meyve, sütlü tatlılar veya hurma gibi doğal lezzetler tercih edilmeli. Fazla şeker tüketimi kan şekerinin ani yükselip düşmesine neden olabilir.</p>

<p>6.&nbsp;<strong>Porsiyon Kontrolüne Dikkat Edin:</strong>&nbsp;Aşırı yemek yemek, sindirim sistemini zorlar ve kilo artışına neden olabilir. Dengeli porsiyonlarla beslenmek, mideyi rahatlatır ve sağlık sorunlarını önler.</p>

<p>7.&nbsp;<strong>Lifli Gıdalar Tüketerek Tok Kalın:</strong>&nbsp;Tam tahıllı ekmekler, sebzeler, baklagiller ve kuruyemişler gibi lif açısından zengin besinler sindirimi kolaylaştırır ve uzun süre tok kalmanızı sağlar.</p>

<p>8.&nbsp;<strong>Yavaş ve Bilinçli Yemek Yiyin:</strong>&nbsp;Yemekleri iyice çiğneyerek ve yavaş yiyerek sindirimi kolaylaştırabilirsiniz. Hızlı yemek yemek mide problemlerine ve şişkinliğe yol açabilir.</p>

<p>9.&nbsp;<strong>Fiziksel Aktiviteyi İhmal Etmeyin:</strong>&nbsp;Ağır sporlar yerine, hafif yürüyüşler gibi aktiviteler sindirimi destekler ve kilo kontrolünü sağlar.</p>

<p>10.&nbsp;<strong>Kahve ve Çay Tüketimini Sınırlayın:</strong>&nbsp;Fazla kafein tüketimi vücuttan su atılımını hızlandırır ve susuzluğa yol açar. Bunun yerine, bitki çayları veya doğal içecekler tercih edilmelidir.</p>

<p><strong>Yanlış Beslenme Alışkanlıkları Sağlığınızı Tehdit Ediyor</strong></p>

<p>Güneşli Erdem Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Hançer Bingili, bazı temel kurallara dikkat edildiğinde, orucun bedenimizin kendini yenilemesi için büyük katkı sağladığını belirtti. Dr. Bingili, sağlıklı bir Ramazan ayı geçirmek için sakınılması gereken hataları açıkladı:&nbsp;</p>

<p><strong>Sahuru atlamak:</strong>&nbsp;Kan şekerinin düşmesine ve gün içinde halsizliğe yol açar.</p>

<p><strong>Aşırı şekerli ve yağlı besinler tüketmek:</strong>&nbsp;Kan şekerinde ani dalgalanmalara ve mide rahatsızlıklarına sebep olur.</p>

<p><strong>Yetersiz su tüketmek:</strong>&nbsp;Dehidrasyon, baş ağrısı ve sindirim problemlerine neden olabilir.</p>

<p><strong>Hızlı ve kontrolsüz yemek yemek:</strong>&nbsp;Sindirim problemlerine ve kilo artışına yol açar.</p>

<p><strong>Tek tip beslenmek:</strong>&nbsp;Yalnızca karbonhidrat ağırlıklı veya protein ağırlıklı beslenmek, vücudun ihtiyaç duyduğu besin ögelerinin eksik alınmasına neden olabilir.</p>

<p><strong>İftarda aşırı yemek:</strong>&nbsp;Bir anda fazla miktarda besin tüketmek mideye yük bindirir ve hazımsızlığa yol açar.</p>

<p><strong>Gazlı içecekler tüketmek:</strong>&nbsp;Sindirim sistemini zorlayarak şişkinlik ve mide rahatsızlıklarına neden olabilir.</p>

<p><strong>Hızlı su içmek:&nbsp;</strong>İftarda suyu bir anda tüketmek yerine yavaş içerek vücudun daha iyi su emmesini sağlamak önemlidir.</p>

<p><strong>Ramazan’da Bağışıklık Sistemini Güçlendirmek İçin Neler Yapılmalı?</strong></p>

<p>Uzun açlık süreleri ve susuzluk, bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebilir. Bağışıklık sistemini güçlü tutmak için vitamin ve mineral açısından zengin besinlere yönelmek gerektiğini vurgulayan Dr. Bingili, sofralardan eksik edilmemesi gereken besinleri paylaştı:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>C vitamini içeren besinler (portakal, limon, biber) bağışıklığı güçlendirir.</li>
	<li>Probiyotikler ve yoğurt tüketimi sindirim sistemini destekleyerek bağışıklık sistemini korur.</li>
	<li>Yeşil yapraklı sebzeler ve tam tahıllar uzun süre tok kalmayı destekler ve enerji verir.</li>
	<li>Yeterli protein tüketimi kas kaybını önleyerek vücudun sağlıklı kalmasını sağlar.</li>
</ul>

<p><strong>Sağlıklı ve Dengeli Bir Ramazan İçin İpuçları</strong></p>

<p>Ramazan ayı, sadece aç kalınan bir dönem değil, aynı zamanda bedenin ve ruhun arınmasını sağlayan özel bir zaman dilimidir. Orucun fiziksel ve zihinsel birçok faydası vardır. Sindirim sisteminin dinlenmesi, kan şekerinin dengelenmesi ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi gibi etkilerinin yanı sıra, kişinin sabır, şükür ve irade gücünü geliştirmesine de katkıda bulunur.</p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Hançer Bingili, Ramazan boyunca sağlıklı ve dengeli beslenmenin mümkün olduğunu vurgulayarak, oruç tutarken vücudun ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamak için şu tavsiyelerde bulunuyor:</p>

<ul>
	<li>İftarda ve sahurda dengeli beslenerek mideyi yormayın.</li>
	<li>Protein, karbonhidrat ve yağ dengesine dikkat edin.</li>
	<li>İftardan sonra hafif egzersizlerle metabolizmanızı destekleyin.</li>
	<li>Günlük su tüketimine özen gösterin ve sıvı kaybını önleyin.</li>
	<li>Yavaş ve bilinçli beslenerek sindirim sisteminizi koruyun.</li>
	<li>Sahurda kompleks karbonhidratlar ve sağlıklı yağlar tüketerek gün boyunca enerjik kalabilirsiniz.</li>
	<li>Sindirimi kolaylaştırmak için yemeklerden sonra hafif bitki çayları içebilirsiniz.</li>
	<li>Ramazan ayı boyunca kilo alımını önlemek için porsiyonları kontrol altında tutun.</li>
	<li>Sağlıklı bir Ramazan için bireysel beslenme planları oluşturun ve aşırıya kaçmadan dengeli beslenin.</li>
	<li>Ramazan süresince bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için taze sebze ve meyve tüketimini artırın.</li>
</ul>

<p>Ramazan ayını sağlıklı bir şekilde geçirmek için uzmanların önerilerine kulak vererek, dengeli ve bilinçli beslenmek büyük önem taşıyor. Sağlığınızı koruyarak oruç tutmak ve enerjinizi dengede tutmak için bu önerileri dikkate alabilirsiniz.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Feb 2025 22:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/saglikli-bir-oruc-icin-10-altin-kural-1740769369.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akne Hangi Bölgede Neye İşaret Ediyor?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/akne-hangi-bolgede-neye-isaret-ediyor-1892</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/akne-hangi-bolgede-neye-isaret-ediyor-1892</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde en sık görülen cilt hastalıkları arasında yer alan akne, diğer adıyla sivilce, ergenlik döneminin kabusu olarak bilinse de aslında erişkinlerde de yaygın görülen bir hastalık. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde en sık görülen cilt hastalıkları arasında yer alan akne, diğer adıyla sivilce, ergenlik döneminin kabusu olarak bilinse de aslında erişkinlerde de yaygın görülen bir hastalık.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p>Öyle ki yetişkinlerin, özellikle de 25 yaş ve üzerindeki kadınların yaklaşık 20’si, bir başka deyişle her 5 kadından biri, akne sorunu yaşıyor. &nbsp;Genetik, hormonal ve çevresel faktörler neden olurken, hatalı alışkanlıklar da akneyi artırabiliyor. Akne hafif bir cilt sorunu olarak görülse de ağrılı kist ve nodüller ciltte kalıcı izler ile lekelerin oluşumuyla sonuçlanabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı,&nbsp;</strong>bu nedenle aknelerin erken dönemde tedavi edilmesinin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, &nbsp; “Tedaviye erken başlamak, aknenin ilerlemesini ve kalıcı iz ile leke bırakmasını önleyebiliyor. Tedaviden etkin sonuç alabilmek için ilaçları hekimin önerdiği şekilde ve sürede, düzenli olarak kullanmalı. Unutulmamalı ki akne tedavisi emek ve sabır istiyor; ilaçların düzenli bir şekilde kullanılması ‘tedavi işe yaramadı’ düşüncesiyle asla bırakılmaması gerekiyor. Ayrıca akne dinamik yapısı gereği tekrarlayıcı inflamatuar bir hastalık olduğu için çeşitli topikal veya sistemik tedavilerle uzun süre kontrol altında tutulabilse de çoğu hastada hafif ya da şiddetli alevlenmeler gelişebiliyor. Tetikleyici faktörleri iyi tanımak ve alışkanlıklarımızı bunlardan kaçınacak şekilde değiştirebilmek, tedavinin başarısında önemli bir etkeni oluşturuyor” diyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Alın, çene veya sırt bölgesinde… Hangi bölgede neye işaret ediyor? &nbsp; &nbsp;</strong></p>

<p>Akne, özellikle yüz, sırt, göğüs ve omuzlarda görülen; ciltteki yağ salgısının artması, kıl foliküllerinin tıkanması ve bakterilerin çoğalması sonucunda gelişen iltihabi bir hastalık. Akne beyaz noktalar, kırmızı kabarıklıklar ve ağrılı kistler gibi farklı lezyonlarla kendini gösterebiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, vücutta &nbsp; görüldüğü bölgelere göre aknenin farklı tetikleyicileri olabildiğine işaret ederek, &nbsp;sözlerine şöyle devam ediyor: “Örneğin, alın, saçlı deri ve ense bölgesinde lezyonların belirgin olması foliküllerin tıkanmasına yol açan yağlı saç ürünlerinin kullanımına, bölgede mekanik travma ve terlemeye neden olan şapka ve kask gibi aksesuarlara bağlı gelişebiliyor. Çene bölgesinde yoğunlaşan lezyonlar kadın hastalarda hormonal bozukluklara işaret edebiliyor. Sırt ve kalça gibi bölgelerdeki dirençli aknelerde ise aşırı terleme, derinin nemli bırakılması ve dar kıyafetler akla gelebiliyor. Yine mesleki nedenli uzun süre oturan kişilerde ve hareketi kısıtlayıcı rahatsızlıklar sebebiyle uzun süreli yatan kişilerde bası altında kalan bölgelerde ve diş tedavileri sonrası ağız çevresinde mekanik travmaya bağlı da akne gelişebiliyor”</p>

<p><strong>AKNEYE KARŞI 3 ÖNEMLİ ÖNERİ!&nbsp;</strong></p>

<p>Akne oluşumunu önlemek veya var olan akneleri hafifletmek için cilt bakımına dikkat etmek, sağlıklı beslenmek, bazı hatalı alışkanlıklardan uzak durmak gerekiyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, akne oluşumuna karşı almanız gereken önlemleri şöyle anlatıyor:&nbsp;</p>

<p><strong>Doğru cilt bakımı alışkanlıkları edinin</strong></p>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li>Alkali sabunlarla ve sık aralıklarla cilt temizliği yapmak derinin pH’ını değiştirerek akne gelişiminde rol oynayan bakterilerin artışına, deri bariyerinin bozulmasına ve yağ bezlerinin daha fazla çalışmasına yol açabiliyor. Dolayısıyla cildinizi günde en fazla 2 kez, cilt pH’ına uygun jel ya da köpük formunda bir &nbsp;temizleyici ile yıkayın.</li>
	<li>Yüzü sert cisimler ile ovalamak ya da yıkamak mekanik travma ile inflamatuar lezyonları arttırabiliyor. &nbsp;Bu nedenle cildinizi tahriş eden sert peelingler kullanmayın.&nbsp;</li>
	<li>Yağ bazlı nemlendiriciler, kapatıcı özellikteki pudra, fondöten gibi kozmetik ürünler gözenekleri tıkayarak akne oluşumuna neden olabiliyor. Yağsız, komedojenik olmayan (gözenekleri tıkamayan) ürünler kullanın.</li>
</ul>

<ul>
	<li>Kuruluk yağ üretimini artırabildiği için cildinizi kurutmayın, düzenli olarak su bazlı ürünlerle nemlendirin.&nbsp;</li>
	<li>Makyaj uygulamasında kullandığınız fırça ve süngerlerinizi düzenli olarak temizleyin.</li>
</ul>

<p><strong>Sağlıklı bir beslenme rutini oluşturun</strong></p>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li>Beyaz ekmek, pirinç, mısır, patates, şekerli içecekler gibi yüksek glisemik indeksli gıdalar insülin seviyelerini artırarak derideki yağ üretimini tetikleyebiliyor. Bu nedenle tam tahıllar ve sebzeler gibi düşük glisemik indeksli besinler tüketin.</li>
</ul>

<ul>
	<li>Akne oluşumuna katkıda bulunan süt ve süt ürünlerini fazla tüketmekten kaçının.&nbsp;</li>
	<li>Peynir altı suyu ve kazein içeren protein tozlarından kaçının.</li>
</ul>

<p><strong>&nbsp;Yaşam tarzınızı düzenleyin</strong></p>

<ul>
	<li>Yetersiz uyku stres hormonlarının düzeyini artırarak akneyi şiddetlendirebiliyor. Kaliteli ve yeterli uyumaya özen gösterin.&nbsp;</li>
	<li>Stres hormonu olan kortizol akneyi tetikleyebildiği için stresi kontrol altına almaya çalışın.</li>
	<li>Makyaj artıkları, saç bakım ürünleri ve çeşitli bakterilerin birikebilmesi nedeniyle yastık kılıfınızı haftada 1-2 kez değiştirin.</li>
	<li>Egzersiz sonrasında yüzünüzü ve vücudunuzu yıkayın, ıslak kalmasını önleyin.</li>
	<li>Derideki kıl köklerinde mekanik travmaya ve terleme artışına neden olabilen dar ve sentetik kıyafetlerden kaçının.</li>
</ul>

<p><strong>Tedavi hastaya özel planlanıyor</strong></p>

<p>Aknenin tedavi şeması, aknenin şiddetine ve tutulum alanına, hastanın yaşı ile tercihine göre planlanıyor. &nbsp;Tedavide amaç, &nbsp;olabildiğince erken müdahale ederek &nbsp;aknenin yoğunluğunu azaltmak ve oluşturacağı uzun vadeli sorunların önüne geçmek<strong>.&nbsp;</strong>Hafif ve orta dereceli aknelerde krem tedavilerine başvuruluyor.<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>Orta ve şiddetli aknelerde veya cilde uygulanan kremlerin yetersiz kaldığı durumlarda sistemik antibiyotikler, hormonal tedaviler (doğum kontrol hapları, antiandrojenler) ve bazı ağızdan alınan ilaçlar faydalı oluyor.&nbsp;<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Akne izleri bu yöntemlerle hafifletiliyor</strong></p>

<p>Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı,<strong>&nbsp;</strong>hafif ve orta dereceli aknelerdeki yüzeyel akne izlerinde ve renk tonu düzensizliğinde; salisilik asit, glikolik asit veya triklorasetik asit içerikli peelinglerin hekim kontrolünde uygulanabileceğini belirtiyor. Lazer ve ışık sistemleri ile diğer enerji bazlı yöntemlerin akne izlerinin tedavisinde en sık tercih edilen yöntemler olduğunu aktaran Dr. Özlem Akın Çakıcı, “Akne tablosunda en çok yoğun pulse ışık kaynakları (IPL), pulse dye lazer, fraksiyonel lazer ve iğneli radyofrekans yöntemlerine başvuruluyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, mikroiğneleme (Dermapen, dermaroller) ve plateletten zengin plazma (PRP) gibi işlemlerin de akne izlerini hafifletmek ve cildin kolajen üretimini desteklemek amacıyla uygulanabildiğini sözlerine ekliyor.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Feb 2025 22:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/akne-hangi-bolgede-neye-isaret-ediyor-1740510292.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kış Aylarında Canlı Bir Cilde Kavuşmak İçin…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kis-aylarinda-canli-bir-cilde-kavusmak-icin-1889</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kis-aylarinda-canli-bir-cilde-kavusmak-icin-1889</guid>
                <description><![CDATA[Sivilceler, kırışıklıklar ve sarkmalar… Yaşın ilerlemesi ve çevresel faktörlerin de etkisi ile ciltte istenmeyen görünümler ortaya çıkabiliyor. Ancak son dönemlerde lazer teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde genç ve sağlıklı bir cilt görünümü elde etmek mümkün olabiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p> </p>

<p>Lazer ışığı ile ciltte mikro tüneller açarak cildin yenilenmesini sağlayan fraksiyonel karbondioksit lazer, sivilce ve yara izlerinin tedavisi ile yüz sarkması ve çatlakları yok etmek için kullanılıyor. Cilt yenileme ve gençleştirme, göz çevresi ve kazayağı adı verilen kırışıklıklarının düzeltilmesi, yüz ve boyun kırışıklıklarının azaltılması ile el üstü derisinin gençleştirilmesinde başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Dermatoloji ve Kozmetoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Çağdaş Koç, fraksiyonel karbondioksit lazerlerle yapılan cilt yenileme işlemleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Yeni hücre üretimi destekleniyor</strong></p>

<p>İnsan cildinde yeni hücre üretimi 20 yaşların ortasından itibaren yavaşlamaya başlar. Cildin; büyüme, olgunlaşma ve yaşlanma konusunda genetik bir hafızası vardır. Cilt gençleştirme işlemlerinde estetiği bozan izler ve skarları yok etmek için yeni hücre üretimi desteklenir. Özellikle lazerler sayesinde cilde kontrollü uyarılar gönderilerek tembelleşmiş ve yavaş çoğalan alttaki sağlıklı hücreler uyarılır, sorunlu ve hasarlı hücreler yok edilerek yeniden daha sağlıklı ve genç hücrelerin üretilmesine yardımcı olunur. Fraksiyonel karbondioksit lazer, cilt üzerine minimum hasar vererek ince katmanları hassas bir şekilde kaldırmaktadır. </p>

<p> </p>

<p>Basitçe, lazerler güçlü ve dar spektrumlu ışınlardır. Cildin en üst tabakası olan epidermis, lazer ışınlarına karşı hassastır. Bu lazerler cilde çarptığında, enerji epidermal su moleküllerini ve onlarla birlikte epidermal hücreleri ısıtır ve buharlaştırır. Bu lazerler alttaki dokulara minimum hasar verir. Ve cildin yüzeysel katmanlarını yok ettiği için ablatif lazer olarak sınıflandırılır. Genel olarak, genç bir cilt görünümü elde etmek için kısa zamanda sonuç alınabilir. </p>

<p> </p>

<p><strong>İşlemden sonra değişim başlıyor</strong></p>

<p>Fraksiyonel karbondioksit işleminden sonra ciltte değişimler olacaktır. Yüzeysel lekeler kaybolurken, derin olanlar ise önemli ölçüde azalacaktır. Yeni epidermis eskisinin yerini aldığından tedavi edilen bölge daha pürüzsüz hale gelecektir. Kolajenin kasılması ve oluşumunun artması nedeniyle cilt daha sıkı ve gergin görünecektir. İşlem sonrasında aşağıdaki değişimlerin görülmesi olasıdır.</p>

<p> </p>

<ul>
	<li>Epidermisi çıkarmak ciltteki kusurları da ortadan kaldırır. Kırışıklıklar, pürüzlü alanlar, pigmentasyon sorunları ve yüzeysel izler yok olacaktır. </li>
	<li>Yoğun lazer ısısı hasarlı kolajen tellerini yakar ve gevşemiş kolajen dokuyu daraltır. </li>
	<li>Cildin üst yüzeyinin soyulması bağışıklık sistemini uyarır. </li>
	<li>İşlem vücudun doğal onarım mekanizmalarını harekete geçiren maddelerin salınmasına yol açar. </li>
	<li>İyileşme süreci sırasında epidermal hücreler yeniden büyür ve cilt daha fazla kolajen üretir. Daha derin cilt katmanları da onarım ve yenilenme geçirir.</li>
</ul>

<p> </p>

<p><strong>En uygun zaman kış ayları</strong></p>

<p>Fraksiyonel karbondioksit lazer işlemleri sonrasında genellikle kişiye ve süreye bağlı olarak gerçekleştirilen 4-6 seans sonucunda önemli oranda iyileşme tespit edildiği belirlenmiştir. Bazı hastalarda 2 seansta çok iyi sonuç alınabilirken, bazılarında bu 8-10 seansa kadar uzayabilmektedir. Fraksiyonel karbondioksit lazerin en önemli özelliği işlem sonrasında hastaların konforu için 3-5 gün, çok nadiren de 1 hafta evde kalmaları gerekir. Çünkü güneş ve sıcak iyileşmeyi geciktirebilmektedir. Bunun için işlemin kış aylarında yapılması daha uygun olacaktır. Fraksiyonel karbondioksit lazer işlemini kesinlikle plastik cerrahların ve dermatoloji uzmanlarının yapması gerekmektedir.   </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Feb 2025 22:04:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/kis-aylarinda-canli-bir-cilde-kavusmak-icin-1740510269.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beynimizin gizemli dünyasına açılan pencere: Rüya</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/beynimizin-gizemli-dunyasina-acilan-pencere-ruya-1888</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/beynimizin-gizemli-dunyasina-acilan-pencere-ruya-1888</guid>
                <description><![CDATA[Rüyaların, beynimizin uyku sırasında belirli bölgelerinin farklı şekillerde çalışmasıyla oluştuğunu belirten uzmanlar, duygusal durumumuz ve bilinçaltı düşüncelerimizin rüyalarımızı şekillendirdiğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>Özellikle REM uykusunda aktif hale gelen beyin bölgelerinin, canlı ve hikâyesi olan rüyalar görmemizi sağladığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “REM uykusundan hemen sonra uyanan kişiler rüyalarını daha net hatırlayabilir. Ancak prefrontal korteksin düşük aktivite seviyesinden dolayı rüyalar hızla unutulmaya meyillidir.” dedi. Bilinçli rüya (lucid dream) görenlerin, rüyalarının farkında olup içeriğini yönlendirebildiklerine dikkat çeken Alp, tekrarlayan rüyalar ve kabuslarınsa çözümlenmemiş psikolojik konuların bilinçaltımızdaki yansımaları olabildiğini aktardı.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, rüya görme mekanizmasının nasıl çalıştığını anlattı.</p>

<p><strong>Uyku sırasında beynin belirli bölgeleri farklı şekillerde çalışarak rüyaları oluşturuyor…</strong></p>

<p>Rüyaların, beynimizin uyku sırasında belirli bölgelerinin farklı düzeylerde çalışmasıyla ortaya çıktığını hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Özellikle REM uykusunda, beyin sapı tarafından tetiklenen sinyaller, talamus aracılığıyla kortekse iletilir ve böylece canlı, hikâyesi olan rüyalar görmeye başlarız.” dedi.</p>

<p>Bu süreçte amigdala ve hipokampus gibi duygularımızı ve hafızamızı yöneten bölgelerin aktif, mantıklı düşünme ve karar verme ile ilgili prefrontal korteksin aktivitesinin ise azalmış olduğunu dile getiren Alp, “Bu yüzden rüyalarda genellikle mantık dışı olaylarla karşılaşır, gerçek hayatta pek mümkün olmayan senaryolar yaşayabiliriz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Duygusal durumumuz ve bilinçaltı düşüncelerimiz rüyalarımızı şekillendiriyor!</strong></p>

<p>Rüyalarımızın içeriğinin, günlük yaşantımız, zihnimizde kalan olaylar ve bilinçaltımızda biriken düşüncelerle şekillendiğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Gün içinde yaşadığımız duygusal yoğunluk, stres veya kaygılar, gece rüyalarımızda yeniden karşımıza çıkabilir. Örneğin, bir sınav stresi yaşayan kişi, rüyasında hazırlıksız bir şekilde sınava girdiğini görebilir. Bununla birlikte, uzun süredir bilinçaltında kalan travmatik anılar veya bastırılmış duygular da rüyalar aracılığıyla işlenebilir.” dedi.</p>

<p><strong>REM uykusu dışındaki evrelerde de rüya görmenin mümkün olduğuna dikkat çeken Alp, “Rüya </strong>görmek yalnızca REM uykusuna özgü değildir. NREM (Non-REM) evrelerinde de rüyalar oluşabilir, ancak bu rüyalar genellikle daha kısa, daha az görsel ve daha düşünsel bir yapıya sahiptir. REM rüyaları daha hareketli, hikâye gibi akan ve duygusal yönü güçlü rüyalar olurken, NREM rüyaları daha parçalı, daha az canlı ve genellikle düşünce akışına benzeyen içerikler barındırır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Rüyaları hatırlamak alışkanlık meselesi… </strong></p>

<p><strong>Bazı insanlar rüyalarını daha net hatırlarken, bazılarının hiç hatırlamamasının </strong>kişisel beyin aktivitesiyle ilgili olduğunu açıklayan Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Özellikle REM uykusundan hemen sonra uyanan kişiler rüyalarını daha net hatırlayabilir. Ancak prefrontal korteksin düşük aktivite seviyesinden dolayı rüyalar hızla unutulmaya meyillidir. Aynı zamanda rüya hatırlama alışkanlık meselesidir. Rüya günlüğü tutan veya rüyalarına dikkat eden kişiler, zamanla daha fazla rüya hatırlamaya başlar.”</p>

<p><strong>Bazıları rüyalarını yönlendirebiliyor…</strong></p>

<p>Bilinçli rüya görme durumuna da değinen Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Lucid (bilinçli) rüya, kişinin rüya gördüğünün farkında olduğu ve hatta rüyanın içeriğini kısmen kontrol edebildiği özel bir rüya durumudur. Bu tür rüyalarda prefrontal korteksin normalden daha fazla aktif olduğu görülür, yani bilinçli düşünme süreci rüya sırasında devreye girer. Lucid rüya gören kişiler, rüyalarında belirli seçimler yapabilir, olayları yönlendirebilir ve bazen gerçek hayatta mümkün olmayan deneyimler yaşayabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Çözümlenmemiş psikolojik konular tekrarlayan rüyalara neden olabiliyor…</strong></p>

<p>Kabuslarınsa genellikle bilinçaltında yer etmiş korkularımızın, kaygılarımızın veya travmatik deneyimlerimizin bir yansıması olduğuna vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Özellikle stresli, kaygılı dönemlerde kabuslar daha sık görülebilir. Tekrarlayan rüyalar ise genellikle çözümlenmemiş psikolojik konulara işaret eder. Zihnimiz, anlamlandıramadığı veya başa çıkamadığı bir durumu rüyalar aracılığıyla tekrar tekrar işlemeye çalışır. Bu tür rüyalar, bilinçaltımızın bize önemli bir mesaj vermeye çalıştığını gösterir.” dedi.</p>

<p>Rüyaların, beynimizin gizemli dünyasına açılan pencereler olduğunu ifade eden Alp, “Günlük yaşantımız, duygularımız ve bilinçaltımız, uyku sırasında farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Rüyaların bilimsel açıdan nasıl işlediğini anlamak, hem psikolojimizin hem de beynimizin çalışma sistemini çözmemize yardımcı olabilir.” diyerek sözlerini tamamladı. </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Feb 2025 22:04:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/beynimizin-gizemli-dunyasina-acilan-pencere-ruya-1740510262.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendinize bir dost gibi davranın! Öz şefkat hem ruhsal hem de bedensel sağlığı koruyor…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kendinize-bir-dost-gibi-davranin-oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-1879</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kendinize-bir-dost-gibi-davranin-oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-1879</guid>
                <description><![CDATA[Öz şefkatin, kendimize bir dost gibi davranmayı, kendimize sevgi ve anlayış göstermeyi içerdiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu, ruhsal sağlığımızı olduğu kadar bedensel sağlığımızı da korur ve motivasyonumuzu artırarak hedeflerimize ulaşmamızı kolaylaştırır.” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mutluluk, motivasyon ve stresle başa çıkmada öz şefkatin önemli bir rol oynadığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli bir beceri ve insanlığın ilerlemesi için gerekli bir unsur olduğunu aktardı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, öz şefkatin kişinin hayatına etkisi hakkında bilgi verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>İçinizdeki&nbsp;eleştirmen sizi engelliyor olabilir…</strong></p>

<p>Yakınlarımıza ve sevdiklerimize gösterdiğimiz sevgi, empati, sabır ve anlayışı kendimize de gösterebilme yetisinin öz şefkat olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur&nbsp;Taşkın, “Genellikle hatalarımızı en çok fark eden kişi kendimiz oluruz ve pozitif düşünmek yerine çoğunlukla negatif düşünmeye meylederiz.” dedi.</p>

<p>Hata yaptığımızda, bir işi mükemmel yapamadığımızda veya zorlandığımızda içimizdeki sessiz eleştirmenin devreye girdiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Özgenur&nbsp;Taşkın, “Bu eleştirmen bizi sorgular, başkalarıyla kıyaslar ve bazen hedeflerimize ulaşmamızı bile engelleyebilir. Öz şefkat, kendimize bir dost gibi davranmayı, kendimize sevgi ve anlayış göstermeyi içerir. Bu, ruhsal sağlığımızı olduğu kadar bedensel sağlığımızı da korur ve motivasyonumuzu artırarak hedeflerimize ulaşmamızı kolaylaştırır. En önemlisi, kendimize şefkat gösterdiğimizde başkalarına da şefkat gösterebiliriz ve bu, insanlığın gelişimine katkıda bulunur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Öz şefkat, insanlığın ilerlemesi için gerekli bir unsur…&nbsp;</strong></p>

<p>Öz şefkatin faydaları üzerine yapılan çok sayıda araştırma olduğuna değinen Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Araştırmalar, bu tutumun mutluluk, yaşam memnuniyeti, motivasyon, kişilerarası ilişkilerde iyileşme, kaygı ve stresle başa çıkmada rahatlık ve daha az mükemmeliyetçilik ile ilişkili olduğunu gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Kendimize şefkat gösterirken dikkate almamız gereken bazı önemli noktalar olduğuna vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Özgenur&nbsp;Taşkın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Dr. Kristen Neff, öz şefkatin üç temel unsurundan bahseder; kendimize sevecen davranmak, paylaşılan insanlık bilinci ve bilinçli farkındalık…</p>

<p>Kendimizi en iyi arkadaşımız gibi görmeliyiz. Bir olay yaşandığında, acımasızca yargılamak veya kendimize kızmak yerine, kendimize ‘üzülme, yanındayım’ diyerek sevecen ve sıcak davranmalıyız. Bu tutum, zorluklarla başa çıkma direncimizi artırır. Hatasız insan olmadığını ve hiçbirimizin kusursuz olmadığını kabul etmeliyiz. Hata yaptığımızda, bu durumu normal karşılamalı ve kendimizi izole etmek yerine, bunun insani bir deneyim olduğunu bilmeliyiz. Kendimize hata yapma payı tanımalıyız. Şimdi ve burada olmayı içeren bilinçli farkındalık, yaşadığımız deneyimlerin farkında olmayı ifade eder. Kendimizi eleştirdiğimizde, hayata dair motivasyonumuz düşebilir. Bu noktada, insanın anlam arayışı, anlaşılma arzusu ve iyi olma isteği gibi varoluşsal maddeler devreye girer. Öz şefkat, bu anlamda bize yol gösterici olabilir ve farkındalık kazanmak adına bir uzman ile çalışmak faydalı olabilir.</p>

<p>Öz şefkat, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli bir beceridir ve insanlığın ilerlemesi için gerekli bir unsurdur.”</p>

<p><strong>Editöre Not</strong></p>

<p>Genler, mutluluk yeteneğimizin yüzde 40’ını belirler. Ancak belirli genlere sahip olmamak, mutsuz olmaya mahkum olduğumuz anlamına gelmez. Beynimizi mutluluk için yeniden yapılandırmak mümkündür çünkü mutluluğun diğer yüzde 60’ı yaşam tarzı ve çevresel faktörlere bağlıdır.</p>

<p>Mutluluk türleri:</p>

<p>- Mutluluk genetik, çevresel faktörler ve yaşam tarzı alışkanlıklarıyla şekillenir.</p>

<p>- 2020 araştırmalarına göre, başkaları için bir şeyler yapmak mutluluk hissini artırabilir.</p>

<p>- Düzenli olarak gönüllü olamasanız bile, başkalarına yardım edecek küçük şeyler yapmak da faydalıdır. Örneğin, ihtiyaç sahibi birine yemek almak gibi.</p>

<p>- Gönüllülük, egzersiz ve doğada vakit geçirmek yaşam doyumunu, refahı, amacı ve nihayetinde mutluluk hissini artırabilir.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Feb 2025 16:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/kendinize-bir-dost-gibi-davranin-oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-1739798180.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kemoterapi Tedavisi Gören Çocuklarda Hayati Uyarılar</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-1873</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-1873</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisi gören çocukların kan üretimi olumsuz etkilenmektedir. Kemoterapi sonrasında kanda alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve pıhtılaşma pulcuklarının (trombositler) sayısı azalacaktır. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Vücudumuzu mikroplara karşı koruyan akyuvar hücreleri azalınca bakteri, virüs, mantar ve parazit gibi mikroplar önemli enfeksiyonlara sebep olabilmektedir. Trombositler sayıca azaldığında ise kendiliğinden oluşan kanamalar (burun, dişeti kanaması, cilt kanaması ve morluklar, mide, bağırsak ve iç organ kanaması vb) açığa çıkacaktır. Çocuğumuzu bu durumlardan korumak için ebeveynlere önemli görevler düşmektedir. &nbsp;Başlıcaları;</p>

<ul>
	<li>El ve vücut temizliğine çok dikkat edilmelidir. Eller her yemek öncesi, yemek sonrası, tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra mutlaka sıvı sabunla en az 20 saniye süreyle yıkanmalı ve ardından kâğıt havlu ile kurulanmalıdır.&nbsp;</li>
	<li>Yumuşak bir sabun kullanarak günlük banyo veya duş yapılmalı, özellikle koltukaltları ve kasıklar dikkatle temizlenmeli ve ardından nemli bölge kalmayacak şekilde vücut iyice kurulanmalıdır. Banyo yaptırılması mümkün değil ise günlük ılık sabunlu bezle silinerek vücut temizlenmelidir.&nbsp;</li>
	<li>Dişler, akyuvar ve trombosit sayısı uygunsa yumuşak bir diş fırçasıyla günde en az iki kez fırçalanmalı, hücre sayıları uygun değilse veya dişetlerinde kanama varsa her yemekten sonra temiz su ve antiseptik gargara solüsyonu veya bikarbonatlı su ile ağız iyice çalkalanmalıdır.</li>
	<li>Tırnaklar, lökosit ve trombositler çok düşük olduğu dönemde kesilmeyebilir. Ancak mutlaka kesilecekse kesme işlemi düz olarak, çok derin olmadan, deriyi kesmeden yapılmalıdır.&nbsp;</li>
	<li>Taze çiçek ve her türlü saksı çiçeği mantar oluşum riskini arttırdığı için ortamda bulundurulmamalıdır. Yine temizlememe/dezenfekte edilme şansı olmayan tüylü, peluş veya kumaş oyuncaklar hasta odasında bulundurulmamalıdır.
	<ul>
		<li>Ev temizliği günlük yapılmalı, ortamda küf oluşturacak ıslak veya nemli yerler olmamalı, varsa klima bakımı ve temizliği aksatılmamalıdır.&nbsp;</li>
		<li><strong>Akyuvar sayısı düşük dönemlerde hasta ziyaretleri kesinlikle kısıtlanmalı, kalabalık ortamlardan toplu taşımadan uzak durulmalı, zorunlu hallerde maske kullanılmalıdır.&nbsp;</strong>Yoğun kemoterapi dönemlerinde okula ara verilmeli, eğitime doktorunuzun izin verdiği dönemlerde evde veya hastanede devam edilmelidir.&nbsp;</li>
	</ul>
	</li>
	<li>Hayvanlar bağışıklık sistemi bozuk kişileri riske sokabilecek hastalıklar taşıyabilirler. Mümkünse hayvanla fiziksel temasın olmaması en iyisidir. Özellikle hayvanın salyası veya dışkısıyla temastan kaçınılmalı, ısırıklardan veya tırmalamalardan korunmalıdır. Kuş, kertenkele, yılan, kaplumbağa, hamster veya başka bir kemirgen beslenmemelidir.&nbsp;</li>
	<li>Eğer yeni bir hayvan alınacaksa, bir yıldan büyük ve kısırlaştırılmış bir hayvan seçilmelidir. Evin dışında, bir çiftlik veya hayvanat bahçesinde hayvanlarla yakın temas edilmemelidir.</li>
	<li>Trombositlerin düşük olduğu dönemlerde hareketli oyunlardan ve sportif faaliyetlerden, vücudu sıkan lastikli giyeceklerden kaçınılmalıdır.&nbsp;</li>
</ul>

<ul>
	<li>Nötropenik dönemde musluk suyu en az bir dakika süreyle kaynatılmadan veya filtreden geçirilmeden içilmemelidir. Şişe veya kutu içinde satılan meyve suları, soda, sıcak çay veya kahve ve pastörize edilmiş her türlü ürünün içilmesinde sakınca yoktur.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Yemek hazırlarken kullanılan yüzeyler, raflar, tezgâh üzerleri, buzdolabı, dondurucular, kesme tahtası, bıçak ve diğer tüm mutfak aletleri uygun şekilde temizlenmelidir. Yemekler mümkünse öğünlük pişirilmeli, artan kısım eğer sonraki öğüne saklanacak ise yemeğin soğuması beklenmeden, hızlı soğutulması mümkün olan küçük kaplarda buzdolabına kaldırılmalıdır. İki saatten fazla oda ısısında beklemiş yemekler atılmalıdır. Buzdolabından çıkarılan pişmiş yiyecekler ısıtılarak/kaynatılarak sunulmalıdır. Donmuş yiyecekler oda ısısında bekletilerek çözülmemeli, mikrodalga kullanılmalıdır.&nbsp;</li>
	<li>Çiğ veya az pişmiş beyaz/kırmızı et ve yumurta kesinlikle tüketilmemeli, konserve besinlerden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Pişirilmemiş kümes hayvanları, kırmızı et, balık ve diğer deniz ürünleri diğer yiyeceklerle temas ettirilmemeli, aynı yüzey üzerine konulmamalı, aynı kesme tahtası kullanılmamalıdır.&nbsp;
	<ul>
		<li>Pişirilmeden yenen salatalık marul roka gibi yeşillikler ya da kabuğu soyulamayan (çilek vb) meyveler nötropenik dönemde tüketilmemelidir. Muz karpuz kavun gibi kabuğu soyulabilen meyve sebzeler ile sirkeli ya da limonlu su ile yıkanmış ve kabuğu hijyenik şartlarda kalın soyulmuş elma armut gibi meyvelerin tüketilmesinde sakınca yoktur.</li>
	</ul>
	</li>
</ul>

<p>Bu önlemler hastaya, hastalığa ve uygulanan tedavi rejimine göre kişisel farklılıklar gösterebileceğinden takip ve tedavi yapan hekiminizin/sağlık merkezinin önerilerine harfiyen uymanız sağlığınız açısından çok önemlidir.&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Zekai Avcı ‘’Genel olarak aşağıda belirtilen şikâyetleriniz varsa gecikmeden tedavi gördüğünüz sağlık kuruluşuna başvurmanızı şiddetle tavsiye ederim.’’ şeklinde önemli maddelere değindi.</p>

<ul>
	<li>Ateş, titreme</li>
	<li>Ağız içi yaralar</li>
	<li>Tedavinin verildiği damar yolu, santral ya da port iğne bölgesinde şişlik, ağrı, hassasiyet</li>
	<li>Şiddetli öksürük, kanlı balgam, nefes darlığı&nbsp;</li>
	<li>Ani gelişen kol veya bacaklarda uyuşma, çift görme, hareket-denge bozukluğu, bilinç bulanıklığı</li>
	<li>Şiddetli karın ağrısı, kusma, ishal, dışkıda kanama veya dışkının renginin katran gibi siyah olması</li>
	<li>Uzun süreli burun kanaması, dişeti kanaması</li>
	<li>İdrarda kanama veya yanma</li>
	<li>Ciltte toplu iğne başı büyüklüğünde kırmızı renkli döküntüler veya yaygın morluklar, döküntüler</li>
	<li>2 günden fazla süren kabızlık</li>
</ul>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Feb 2025 13:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-1739787895.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nezle, Grip Sandığınız Besin Alerjisi Olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/nezle-grip-sandiginiz-besin-alerjisi-olabilir-1872</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/nezle-grip-sandiginiz-besin-alerjisi-olabilir-1872</guid>
                <description><![CDATA[Kışın dondurucu soğuklarının hakim olduğu bugünlerde, kapalı ve kalabalık ortamlarda hızla bulaşan virüslerin de etkisiyle özellikle bebekli aileler büyük endişe yaşıyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Çocuk polikliniklerine burun akıntısı, hapşırık, öksürük ya da ciltte döküntü gibi şikayetlerle getirilen bazı bebeklerde bu şikayetlerin altında yatan neden, besin alerjisi olabiliyor! <strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Nükhet Pehlivanoğlu</strong> “Ek gıdaya geçiş konusunda anneler biz çocuk hekimlerine danışmanın yanı sıra, günümüzde bilgi kirliliğinin çok fazla olduğu sosyal medyadan ve internetten de farklı bilgiler öğrenebiliyorlar ki bu durum sağlık açısından bazı tehlikelere yol açabiliyor. Özellikle bağışıklığı güçlü olsun diye ek gıdaya geçişte ilk günden besinleri birbirine karıştırarak verebiliyorlar. Oysa bu durum bebeğin besin alerjisi olup olmadığının tespitini güçleştiriyor. Çocuk polikliniklerine nezle ve grip bulgularıyla getirilen birçok bebeğin sorunları besin alerjisinden kaynaklanabiliyor” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Nükhet Pehlivanoğlu, çiçeği burnunda annelere ek gıdaya başlarken bilinmesi gerekenleri ve sağlıklı ek gıdanın püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p> </p>

<p>Annelerin, bebeklerinin 6. ayına gelmesiyle birlikte hekimlere danıştıkları konuların başında ek gıdaya geçerken dikkat etmeleri gerekenler yer alıyor. Zira bu süreçte hem heyecanlı hem de stresli olan çiçeği burnunda anneler, ‘acaba yanlış bir şey yapar da bebeğime zarar verir miyim?’, ‘iştahı nasıl olacak?’, ‘ya beğenmez de onu yeterince ve sağlıklı besleyemezsem!’ ya da ‘acaba alerjisi olacak mı?’ şeklinde endişeler yaşıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Nükhet Pehlivanoğlu, öncelikle ilk 6 ay sadece anne sütünün yeterli olduğunu vurgulayarak “Anne sütü ile ilgili bir problem yoksa bebeğin gelişimine göre, ilk 6 ay sadece anne sütü bebeğin büyümesi için bütün ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Gelişim basamaklarında herhangi bir problemi olmayan ve anne sütü ile beslenen çocuklarda 6. aya girilmesiyle birlikte ek gıdaya başlayabilirsiniz. Öncesinde ek gıda tadımları mutlaka doktor kontrolünde yapılmalıdır. Anne sütü alımı yetersiz olan, formül mama alımında zorlanan veya gelişiminde aksamalar saptadığımız çocuklarda ise 6. aydan daha erken dönemde ek gıdaya başlayabiliriz” diyor. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Bu hareketleri yapabiliyorsa!</strong></p>

<p> </p>

<p>Bebeğinizin ek gıdaya hazır olup olmadığını anlamak için öncelikle bazı gelişim basamaklarını tamamlamış olması gerektiğini vurgulayan Dr. Pehlivanoğlu şöyle konuşuyor: “Örneğin; başını tutuyor olabilmeli, desteksiz ya da hafif destekle tam oturabilmeli, yiyecekleri ağzına götürmeli ve yutabilmelidir. Genelde doğum ağırlığının iki katına ulaşmışsa ve gelişiminde sorun yoksa ek gıdalara başlanabilir. Ek gıdalarla birlikte anne sütüne de ilk iki yıl devam etmeniz faydalıdır.”</p>

<p> </p>

<p><strong>Ek gıdaya başlarken bu önerilere dikkat!</strong></p>

<p>Dr. Büşra Nükhet Pehlivanoğlu, ek gıdaya başlarken önemli kuralları şöyle sıralıyor; </p>

<p> </p>

<ul>
	<li><strong>Her besini tek tek deneyin, yoksa!</strong></li>
</ul>

<p> </p>

<p>Her besini ‘bir günde tek besin’ olacak şekilde, en az iki gün denemelisiniz. Böylece o besine alerjisi olup olmadığını anlayabilirsiniz. Yüksek alerjen gıdalar dışındaki her besin için üç gün beklemenize gerek yok ancak aynı gün içinde sadece tek yabancı besin tanıtılmalıdır. Çiçeği burnunda anneler, sosyal medyanın da etkisiyle ‘bağışıklığı güçlensin’ diye verilen bulamaç/ atom dedikleri tarifleri uygulayabilmekteler. Ancak bebeğin ilk defa karşılaşacağı farklı besinleri ilk günden birbirine karıştırabildikleri için bebeğin besin alerjisi anlaşılamayabiliyor. Hatta alerji, nezle ve grip bulguları ile benzerlik gösterebildiğinden ona göre tedavi uygulanabiliyor, alerjiyi teşhis edebilmek zaman alabiliyor!</p>

<p> </p>

<ul>
	<li><strong>Tatları karıştırmayın!</strong></li>
</ul>

<p> </p>

<p>Bebeğinizin ileride iştahsızlık, seçici yemek yeme, tek tada alışma (sadece tatlı yeme gibi) veya sebze reddi olmaması için ilk aşamalarda farklı tatları karıştırmayın. Bulamaçlar hazırlamayın ve her besinin tadını, kokusunu, dokusunu algılaması için tek tek sunun. Alerjik reaksiyon göstermeyen ve tadını öğrendiği gıdaları ileriki dönemlerde tariflerde kullanabilirsiniz. </p>

<p><s> </s></p>

<ul>
	<li><strong>Biberon ve blender kullanmayın!</strong></li>
</ul>

<p> </p>

<p>Ek gıdayı kaşık veya bardakla verebilirsiniz. Biberon kullanmayın! İlk 3-5 gün dışında yiyecekleri blender ile hazırlamayın. Bebeğinizin ileride çiğneme ve yutma kaslarının gelişmesini erken dönemde çatalla ezerek ve cam rende kullanarak destekleyebilirsiniz. Yiyecekleri bebek beslenmesinde en sağlıklı pişirme yöntemi olan buharda pişirerek hazırlayın. Besinlerin mümkün olduğunca organik ve güvenilir kaynaklardan temin edilmesi ve evde hijyenik koşullarda hazırlanması önemlidir. </p>

<p> </p>

<ul>
	<li><strong>Sevmedi diye vazgeçmeyin!</strong></li>
</ul>

<p>Bebeğiniz bir besini redediyorsa hemen listeden çıkarmayın, farklı günlerde ve bebeğiniz aç iken tekrar sunabilirsiniz. Bazen bir besini sevmesi 10-15. denemede olabilir veya çok sevdiği bir besini bazı günler hiç yemek istemeyebilir, bunun geçici periyodlar olduğunu unutmayın, pes etmeyin! </p>

<p> </p>

<ul>
	<li><strong>İlk 1 yaşta bu besinlere kesinlikle başlamayın!</strong></li>
</ul>

<p> </p>

<p>Bal, inek sütü, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri (yoğurt ve peynir gibi), çay, kahve, maden suyu gibi kafeinli ve asidik içecekler, şarküteri ve sakatat ürünleri, konserve gıdalar, çiğ yumurta içeren ürünler veya az pişmiş yumurtayı ilk 1 yılda çocuğunuza vermeyin!</p>

<p> </p>

<ul>
	<li><strong>Bu besinlere dikkat!</strong></li>
</ul>

<p> </p>

<p>İlk 1 yaşta bazı besinlere dikkat etmek gerektiğini belirten Dr. Pehlivanoğlu şöyle konuşuyor: “Bu dönemde taze sıkılmış dahi olsa meyve suyu vermenizi önermiyoruz. Bunun yerine meyvenin kendisini hazırlayın. Aksi taktirde aşırı şeker yüklenmesi oluşturacaktır. Tahıl grubundan pirinç ve pirinç ununun yoğun kullanımı yerine (içerdiği arsenik yükü nedeniyle); bulgur, şehriye, yeşil mercimek, kırmızı mercimek vb tahılları dönüşümlü kullanabilirsiniz. 1 yaş sonrası bal verecekseniz hakiki olmasına dikkat edin. Bal ve pekmezi tariflerinizde kesinlikle pişirmeyin çünkü yüksek ısıda kanserojen madde salınımına neden olurlar! Maden suyu içerdiği elektrolitler nedeni ile henüz gelişmekte olan böbreklerinde yük oluşturup zarar verebileceğinden içirmenizi önermiyoruz. Bebeğinize gün içinde sık sık su teklif etmeyi ihmal etmeyin.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Feb 2025 13:24:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/nezle-grip-sandiginiz-besin-alerjisi-olabilir-1739787890.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yetişkinlerin yarısı nodüler guatra sahip</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-1871</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-1871</guid>
                <description><![CDATA[Boynun ön kısmında ses tellerinin altında bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezi; salgıladığı hormonlar ile tüm metabolizmayı düzenleyerek büyüme ve gelişmede önemli bir rol oynuyor. Vücuttaki bütün organların işlevlerini etkileyen tirod bezi rahatsızlıklarının iyot alımı ile yakından bağlantılı olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemiz gibi iyot eksikliği yaşanan bölgelerde tiroid nodüllerinin görülme sıklığı belirgin olarak artıyor. Türkiye genelinde yapılan ultrason taramalarında erişkinlerin nerdeyse yarısında nodüler guatr tespit edilmesi bu ilişkiyi gözler önüne seriyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Tiroid bezindeki fonksiyonel bozuklukların; guatr, tiroidit, hipotiroidi ve hipertiroidi gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “İyot eksikliği sonucu ortaya çıkan nodüller her 3 kadından birini etkiler ve bu kişilerin deniz mahsulü tüketimini artırması önerilir. Bezin normalden fazla çalıştığı hipertiroidi durumunda ise tam tersi şekilde iyot kısıtlamasına ihtiyaç duyulur. Hastaların deniz ürünlerinden uzak durması ve iyotsuz tuz tercih etmesi, tiroidin normal çalışmasını destekler” dedi.  </p>

<p> </p>

<p><strong>Tiroid nodüllerinin yüzde 95’i iyi huylu </strong></p>

<p>Tiroid bezi içindeki yumru şeklindeki kitlelere nodül dendiğini paylaşan Prof. Dr. Fulya Akın, “Her nodülün kanser olmadığı ve tek ya da çok sayıda nodülün taşıdığı kanser riskinin aynı olduğu bilinmeli. Bu kitlelerin yüzde 95’i iyi huylu olmasına rağmen yüzde 5’inde kanserleşme riski bulunur. Genellikle belirti vermeyen bu nodüller, doktorun elle muayenesi veya ultrasonografik taramalarla tanı alabilir. Ancak büyük nodüllerde; boyunda şişlik, yutma güçlüğü, nefes darlığı ve ses kısıklığı gibi semptomlar karşımıza çıkabilir” dedi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Graves hastalığı tiroidi fazla çalıştırıyor</strong></p>

<p>Tiroid bezinin çok çalışmasının yani hipertiroidizmin en sık nedeninin Graves hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Fulya Akın, “Vücudun tiroidi çok çalışmaya sevk etmesiyle oluşan ve nüks edebilen otoimmün rahatsızlık Graves’in nedenleri; genetik yatkınlık, iyot fazlalığı, sigara, stres, çeşitli ilaçlar, çevresel faktörler ve Yersinia Enterocolitica enfeksiyonudur. Düzenli kontrollerle takip altında tutulması gereken hastalığın en önemli belirtileri sinirlilik, hızlı veya düzensiz kalp atışı, aşırı terleme, ellerde titreme, açıklanamayan kilo kaybı ve sıcağa tahammülsüzlük olarak sıralanabilir” dedi.</p>

<p> </p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Hormon fazlalığı çarpıntıya yol açabilir</strong></p>

<p>Tiroid bezinin çok çalışması anlamına gelen hipertiroidin belirtilerinin; ellerde titreme, çarpıntı, nefes darlığı, terleme, kilo kaybı, hızlı bağırsak hareketleri, adet düzensizliği, halsizlik ve saç dökülmesi olduğunu ifade eden Akın, “Gözlerde büyüme, boyunda şişlik ve çeşitli cilt bulgularını da belirtiler arasına ekleyebiliriz ancak bu semptomların kişiden kişiye değişebileceği unutulmamalı. </p>

<p>Hipertiroidiyi düzeltmek için uzman doktor kontrolünde ilaç, cerrahi ve halk arasında atom tedavisi olarak da bilinen radyoaktif iyot yöntemine başvurulabilir” şeklinde konuştu.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Feb 2025 13:24:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-1739787874.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Safra Kesesi Taşları Zamanında Tedavi Edilmezse Ciddi Sorunlara Neden Olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/safra-kesesi-taslari-zamaninda-tedavi-edilmezse-ciddi-sorunlara-neden-olabilir-1869</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/safra-kesesi-taslari-zamaninda-tedavi-edilmezse-ciddi-sorunlara-neden-olabilir-1869</guid>
                <description><![CDATA[Toplumda yaklaşık yüzde 15 oranında görülen safra taşları özellikle 40 yaş üstü kadınları daha çok etkileyen bir sorun. Her safra kesesi taşı ameliyat gerektirmemekle birlikte ameliyatın geciktirilmesinin de ciddi komplikasyonlar yarabileceğini söyleyen dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Veysel Umman, “Asıl mesele, taşın belirti verip vermediği ve hastanın genel sağlık durumuna olan etkisidir. Özellikle belirli risk faktörlerine sahip kişilerde ameliyat erken planlanabilir” diye konuştu. Doç. Dr. Umman, safra kesesi ameliyatlarıyla ilgili önemli gelişmelerden bahsetti. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>

<p> </p>

<p>Safra kesesi sorunları içinde ameliyat gerektiren en yaygın nedenin safra taşları olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Veysel Umman, dünya genelinde safra kesesi hastalıklarının sindirim sistemi cerrahisinin en sık yapılan operasyonlarından biri olduğunu belirtti. Doç. Dr. Umman, ABD’de her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin safra kesesi ameliyatı olduğunu, Türkiye’de de safra kesesi taşı nedeniyle yapılan ameliyatların genel cerrahinin en yaygın işlemlerinden biri olduğunu hatırlattı. </p>

<p>Taşların oluşum mekanizması hakkında da bilgi veren Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Veysel Umman, sözlerine şöyle devam etti: “Karaciğer, vücutta birçok hormon sentezi ve metabolik faaliyetin yanı sıra safra üretimiyle de önemli bir görev üstlenir. Safra, özellikle yağların sindiriminde kullanılır. Yemek yendiğinde karaciğer safra üretmeye devam eder, ancak hızlı bir sindirim süreci için safra kesesinde bir miktar safra depolanır. Depolama sürecinde safra yoğunlaşır ve bazen çamur haline gelip zamanla taşlara dönüşebilir.” </p>

<p> </p>

<p><strong>“40 YAŞ ÜSTÜ KİŞİLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR”</strong></p>

<p>Safra taşı oluşumunun toplumda oldukça yaygın olduğunu ifade eden Doç. Dr. Umman, “Safra taşı her bireyde oluşabilir ancak özellikle kadınlarda, 40 yaş üstü bireylerde, ailesinde safra taşı öyküsü bulunanlarda, diyabet hastalarında ve obezite gibi metabolik hastalıkları olanlarda daha sık görülür. Safra kesesi taşlarının oluşumunda genetik yatkınlık ve yaşam tarzı önemli faktörlerdir” dedi.</p>

<p> </p>

<p><strong>“YEMEKLERDEN SONRA ÜST KARINDA AĞRI İŞARET OLABİLİR”</strong></p>

<p>Safra kesesi taşların bazen belirti vermeden uzun süre kalabileceğini, ortaya çıkan şikayetlerin de mide rahatsızlıkları gibi farklı hastalıklarda karıştırılabildiğini ya da aynı anda mevcut olabileceğini söyleyen Doç. Dr. Umman, “Safra taşları, safra kesesi içinde kristalleşmiş sert kitlelerdir ve çoğu zaman fark edilmez. Ancak bazı hastalarda ağrı, hazımsızlık, şişkinlik, mide bulantısı ve özellikle yemeklerden sonra karnın sağ üst        bölgesinde rahatsızlık hissi yaratabilir” dedi. </p>

<p> </p>

<p><strong>SAFRA TAŞLARI BELİRTİ VERMEDEN UZUN SÜRE KALABİLİYOR</strong></p>

<p>Safra taşlarının, bazen hiçbir belirti vermeden yıllarca safra kesesinde kalabildiğini ancak ilerleyen süreçte çeşitli hastalıklara yol açabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Umman, “Uzun süre gizli kaldığında, safra kesesinde kronik iltihaplanmaya, (kolesistit) veya polip oluşumuna neden olabilir. Poliplerin zaman içinde kansere dönüşme riski var. Ayrıca, taşların pankreas kanalına düşmesi pankreatit gibi ciddi komplikasyonlara da yol açabilir. Dolayısıyla vakit varken kontrollü bir cerrahi planlama, acil ameliyat ihtiyacından çok daha güvenli ve düşük risklidir” ifadelerini kullandı.</p>

<p> </p>

<p><strong>AMELİYAT NE ZAMAN GEREKLİ?</strong></p>

<p>Hastanın belirti gösterip göstermemesinin ameliyat kararında önemli bir kriter olduğunu belirten Doç. Dr. Umman, şöyle konuştu: “Hastanın safra kesesinde taş olmasına rağmen herhangi bir şikayeti yoksa, bu hastalar belirli aralıklarla kan testleri ve görüntüleme yöntemleriyle takip edilebilir. Ancak taşın boyutu 1 cm’yi aştıysa, safra kesesinde iltihaplanmaya yol açtıysa veya hastada yemeklerden sonra sağ üst karın bölgesinde ağrı, şişkinlik ve hazımsızlık gibi şikayetler başladıysa, ameliyat kaçınılmaz hale gelir. Hastalar böyle durumlarda doktora başvurmayı geciktirirse, safra kesesi tamamen iltihaplanabilir, safra yollarına düşen taşlar tıkanmaya yol açarak sarılık yapabilir veya pankreas iltihabı      gibi çok ciddi sorunlara neden olabilir. Daha ileri vakalarda ise taşlar safra yolunu tıkayarak bu bölgeyi çürütüp karın zarı iltihaplanması gibi hayati riskler oluşturabilir.”</p>

<p> </p>

<p><strong>‘SAFRA KESESİNİN BİR KISMINI ALMAK GİBİ BİR YÖNTEM YOK’</strong></p>

<p>Halk arasında safra kesesinin sadece taşlarının alınabileceği veya bir kısmının bırakılabileceği yönünde yanlış inanışlar bulunduğunu söyleyen Doç. Dr. Umman, “Dünyada böyle bir yöntem yok. Safra kesesi ameliyatlarında kesenin tamamı alınır. İçindeki taşları temizleyip keseyi bırakma gibi bir seçenek söz konusu değildir. Ameliyat öncesi ya da sonrasında bazı destekleyici endoskopik yöntemler kullanılabilir” dedi.</p>

<p>Bu destekleyici yöntemlere de değinen Doç. Dr. Umman, “Bazen safra taşları, keseden ana safra kanalına düşebilir. Bu durumda ameliyat öncesinde ERCP dediğimiz bir yöntemle taşları ameliyatsız bir şekilde çıkarabiliriz. Fakat bu işlem, kesenin içindeki taşlara değil, sadece kanala düşüp tıkanmaya neden olan taşlara yöneliktir ve ameliyatın yerini almaz. Bir diğer yöntem ise, özellikle pandemi döneminde ameliyatı kaldıramayacak ileri yaştaki hastalar için oldukça yoğun kullandığımız perkütan kolesistostomi tekniğidir. Bu yöntem ameliyatsız bir müdahale seçeneği olup mutlak tedavi olmasa da zaman kazandırabilir. Bu yöntemde fazlaca şişmiş olan safra kesesi ciltten girilen bir iğne ve kateter aracılığıyla dışarıya boşaltılabilir. Ancak bu yöntemler kalıcı çözümler değildir, sadece geçici rahatlama sağlar. Kalıcı çözüm için özellikle iltihaplanmaya başlamış olan safra kesesinin alınması gerekir” diye konuştu.</p>

<p><strong>LAPAROSKOPİK KOLESİSTEKTOMİ ALTIN STANDART HALİNE GELDİ</strong></p>

<p>Günümüzde safra kesesi ameliyatlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle yapıldığını belirten Doç. Dr. Umman, “Laparoskopik kolesistektomi, yani kapalı sistemle kamerayla yapılan safra kesesinin alınma ameliyatı, günümüzde safra kesesi hastalıklarının tedavisinde altın standart haline gelmiş minimal girişim cerrahi yöntemdir. Bu teknik, hastalara daha az ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve daha hızlı iyileşme süreci gibi birçok avantaj sunmaktadır. Özel vakalarda kullanılan farklı cerrahi tekniklerden de bahseden Doç.  Dr. Umman, “Bazı hastalarda göbek altından tek bir kesi yapılarak ‘izsiz ameliyat’ uygulanabilir. Ayrıca, 2-3 mm çapındaki küçük aletlerle gerçekleştirilen mini laparoskopi yöntemi de mevcuttur” dedi.</p>

<p> </p>

<p><strong>‘FLORASAN GÖRÜNTÜLEME TEKNİĞİ AMELİYATLARI KOLAYLAŞTIRIYOR’</strong></p>

<p>“Ancak, laparoskopik prosedürlerde anatomik yapıların net olarak görülmesi her zaman kolay olmayabilir. Özellikle safra yollarının varyasyonları ve cerrahi yaralanma riski göz önüne alındığında, bu alandaki teknolojik gelişmeleri kullanmak önem taşımaktadır” diye konuşan Doç. Dr. Umman özellikle zor vakalarda kullanılan florasan görüntüleme tekniğini anlattı. ‘’Florasan görüntüleme tekniği, ameliyat esnasında safra yollarını daha net görmemizi sağlıyor. Hastaya ameliyat öncesinde verilen özel bir boya sayesinde kızılötesi kamera ile safra yolları detaylı şekilde görüntüleniyor. Bu teknik, zor vakalarda cerrahi işlemi kolaylaştırıyor ve safra yolu yaralanmalarını önlemekte büyük avantaj sağlıyor” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p><strong>AMELİYAT SONRASI SAĞLIKLI YAŞAM TARZI GEREKTİRİYOR</strong></p>

<p>“Safra kesesi alındıktan sonra, sağlıklı bir yaşam tarzı ve dengeli beslenmenin potansiyel sorunları önlemeye yardımcı olduğunu ve çoğu hastanın doktor önerilerine uyduğu sürece herhangi bir ciddi sağlık problemi yaşamadan uzun yıllar sağlıklı bir şekilde yaşayabilir” diyen Doç. Dr. Uzman, ameliyattan sonraki süreçle ilgili şunları anlattı: “Ameliyat sonrası bazı hastalarda geçici olarak post-kolesistektomi sendromu dediğimiz hazımsızlık, şişkinlik ve mide bulantısı gibi şikayetler olabilir. Ancak bunlar genellikle birkaç ay içinde kendiliğinden düzelir. Bu dönemde hastalar yağsız ve dengeli beslenmeye özen gösterirse herhangi bir sıkıntı yaşamazlar. Çünkü safra üretimi karaciğerde devam eder ve sindirim süreci normal şekilde işler. Hastaların diyetlerine dikkat etmesi, ağır yağlı gıdalardan kaçınması ve doktor kontrollerini aksatmaması sağlıklı bir iyileşme süreci için önemlidir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Feb 2025 13:24:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/safra-kesesi-taslari-zamaninda-tedavi-edilmezse-ciddi-sorunlara-neden-olabilir-1739787857.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 10 Çocuktan 1’inde Nörogelişimsel Bozukluk Görülüyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/her-10-cocuktan-1inde-norogelisimsel-bozukluk-goruluyor-1868</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/her-10-cocuktan-1inde-norogelisimsel-bozukluk-goruluyor-1868</guid>
                <description><![CDATA[Hiperaktivite, dikkat eksikliği, öğrenme ve konuşma bozuklukları, otizm… Çocukların beyin gelişiminde ve sinir sistemi işlevlerinde ortaya çıkan aksaklıklarla ilişkili olan ve nörogelişimsel bozukluk olarak adlandırılan bu tablolar oldukça sık görülüyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Genetik yatkınlık, epigenetik ve birçok çevresel faktörlerin görülme riskini artırdığı nörogelişimsel bozukluklar genellikle çocukluk çağında başlıyor ve erkek bireylerde daha sık gözlemleniyor. Bu bozukluklar çocukluk çağında belirginleşip, bilişsel, sosyal, duygusal veya motor becerilerde zorluklara yol açabiliyor. Her 10 çocuktan birinde nörogelişimsel bozukluk görülüyorken, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu çocukların % 5-7’inde kendini gösteriyor ve 36 çocuktan 1’inde otizm şeklinde ortaya çıkıyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Bölümü’nden Uz. Dr. İbrahim Zeyrek, nörogelişimsel bozukluklar hakkında en çok merak edilen soruların yanıtlarını paylaştı.</p>

<p> </p>

<p><strong>Akranlarla iletişim kurmada zorluklar gözlemlenebiliyor</strong></p>

<p> </p>

<p>Ebeveynlerin en çok merak ettiği konuların başında nörogelişimsel bozuklukların belirtileri ve nedenleri gelmektedir. Bir uzmandan profesyonel yardım almadan önce anne ve baba adaylarının gözlem sonucu bir uzmana danışmalı mıyız? Sorusunun cevabını hangi sorularla arayacağı hususu önem taşımaktadır.  Belirtiler bozukluğun türüne göre değişiklik gösterse de genel olarak iletişim ve sosyal etkileşimde zorluk, konuşmada gecikme, dikkat dağınıklığı, hiperaktivite ve dürtüsellik, akademik becerilerde zorlanma, motor becerilerde koordinasyon eksikliği, davranışlarda tekrarlayıcılık veya sınırlı ilgi alanları ile gelişimsel kilometre taşlarını geç tamamlama olarak sayılabilmektedir. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Birbirinden farklı nörogelişimsel bozukluklar saptanabilir</strong></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>En sık görülen nörogelişimsel bozukluklar arasında otizm spektrum bozukluğu (OSB), dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (dehb), öğrenme güçlükleri (disleksi, diskalkuli, disgrafi), zihinsel yetersizlik, dil ve konuşma bozuklukları ile tik bozuklukları yer almktadır. Bu bozuklukların genellikle önemli bir kısmı yaşam boyu devam eder. Ancak semptomların şiddeti zamanla değişebilir. Erken müdahale ve sürekli destekle bireylerin bağımsızlık ve işlevsellik seviyeleri artırılabilir. Pek çok nörogelişimsel bozuklukta genetik faktörlerin önemli bir rolü vardır. Ancak çevresel faktörler, beyin gelişimini etkileyen prenatal (doğum öncesi) ve perinatal (doğum sırasındaki) durumlar da etkili olabilmektedir. Özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda genetiğin rolü çok büyüktür. DEHB’de genetik faktörlerin rolü %70-80 civarındadır. Otizmde 800 den fazla gen sorumlu bulunmuştur. Ancak çoğu vaka sporadik olarak sonradan oluşmaktadır. Zihinsel yetersizlikte genetik kökenli vakaların %30-35’inde etken saptanabilmektedir. Saptanabilen genetik nedenler arasında en sık görülenler Down Sendromu ve Frajil X Sendromudur. Özgül öğrenme bozukluğunda da klinik örneklemde yüksek düzeyde genetik nedenler tespit edilmiştir. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Erken tanı bireysel bağımsızlık ve işlevsellik sürdürmeyi mümkün kılıyor</strong></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Nörogelişimsel bozukluklarda erken tanı ve müdahale sağlıklı bir gelişim süreci için kritik öneme sahiptir. Çocuğun gelişimini destekleyen bireyselleştirilmiş eğitim ve terapi planları, uzun vadeli sonuçları olumlu yönde etkilemektedir. İlk 5 yaş beyin gelişimi açısından kritik önem arz eder daha fazla olmaktadır. Uygun tedavi ve müdahalelerle bireyin işlevselliği ve yaşam kalitesi önemli ölçüde artırılabilir. Özelikle otizmde erken ve yoğun özel eğitimin önemi çok büyüktür. Özel eğitim, konuşma terapisi, davranış terapisi, ilaç tedavisi (özellikle DEHB, otizmde eş hastalık durumunda ve bazı tik bozuklukları için) ve aile eğitimi destek programları erken müdahale ile çocuğun hayatta tek başına bazı becerileri kazanması ve hayata adapte olması şansını artırmaktadır.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Feb 2025 13:24:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/her-10-cocuktan-1inde-norogelisimsel-bozukluk-goruluyor-1739787849.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Grip Astım Ataklarını Tetikleyebilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-grip-astim-ataklarini-tetikleyebilir-1861</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-grip-astim-ataklarini-tetikleyebilir-1861</guid>
                <description><![CDATA[Gribal enfeksiyon geçiren çocukların sayısı kış mevsimi ile birlikte giderek artıyor. Gribal enfeksiyonlar damlacık yoluyla, yani hasta kişinin hapşırması ve öksürmesi sırasında mikropların havaya yayılması ile bulaşıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Kış mevsiminde özellikle kapalı ortamlarda çok sayıda kişinin bir araya gelmesi nedeniyle gribin hastadan hastaya yayılması kolaylaşıyor.  Son dönemlerde RSV, rinovirüs,  influenza, adenovirüs, covid virüsleri dolaşımda bulunuyor ve çok sayıda kişiyi etkiliyor. Bu süreçte astımlı çocukların şikayetleri artabiliyor ve bu nedenle ebeveynlere önemli görevler düşüyor<em>. </em>Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Alerjisi Bölümü’nden Prof. Dr. Ersoy Civelek, bu konuda anne babalara önemli bilgiler verdi.</p>

<p><strong>Öksürük, ve nefes darlığı görülebilir</strong></p>

<p>Astım solunum yollarının uzun süreli mikrobik olmayan iltihabi bir hastalığıdır. Geçmeyen öksürük, gece öksürükleri, sabaha karşı öksürük, spor yaptıktan veya oynadıktan sonra ortaya çıkan öksürük ve nefes darlığı astımın en önemli şikayetleridir. Astımda şikayetler nefes borusunun iç kısmını döşeyen zarlardaki hasar nedeniyle ortaya çıkar. Astımlı hastaların şikayetlerinin şiddetine göre günlük koruyucu ilaçlar kullanması gerekebilir. Bu koruyucu tedavide amaç nefes borusunun iç kısmını döşeyen zardaki hasarı kontrol altına almaktır.  </p>

<p>Gribal enfeksiyonlar burundan bile başlasa astımı olan çocuklarda akciğerlerin orta ve uç bölümlerinde yer alan nefes borusu bölümünün iç kısmını döşeyen zarlarda hasar oluşturabilir. Astımlı kişilerde zaten hasarlı olan bu bölge gribal enfeksiyon nedeniyle daha fazla hasar görür ve sonuçta astım atağı veya halk arasında bilinen adı ile astım krizi ortaya çıkar. Öksürük, gece öksürüğü ve nefes darlığı gibi şikayetlerin daha önceden yokken gribal enfeksiyonla beraber ortaya çıkması veya olan bir şikayetin şiddetinin artması astım atağı olarak isimlendirilir. </p>

<p><strong>Astım eylem planını uygulamak önemli!</strong></p>

<p>Bu aşamada en önemli görev ailelere düşmektedir. Anne babalar çocuklarında astım şikayetlerin arttığını veya yeni bir şikayetin ortaya çıktığını fark eder etmez astım atağının başladığını anlamalılar. Atakta ilk yapılacak iş rahatsızlığın şiddetini azaltacak ve astım atağının bir an önce bitmesini sağlayacak rahatlatıcı ilaçların kullanılmasıdır. Bu ilaçların nasıl, günde kaç kez ve hangi dozda kullanılacağı hastayı takip eden doktor tarafından daha önceden belirlenmiş olmalıdır. Bu plan “yazılı eylem planı” olarak isimlendirilir. İlk tedavi başladıktan sonra şikayetlerin artışı engellenirse tedaviye planda yazıldığı gibi devam edilir. Eğer kurtarıcı ilaç kullanmaya rağmen şikayetler artıyorsa veya azalmıyorsa hasta doktora başvurmalıdır. </p>

<p><em><strong>Gripten korunmak için bunlara dikkat edin</strong></em></p>

<ul>
	<li>Özellikle 6 aydan büyük astımlı hastaların grip aşılarını yıllık olarak olmaları tavsiye edilmektedir. </li>
	<li>Sık sık el yıkamak önemlidir</li>
	<li>Hapşırır veya öksürürken ağız el ile değil kol ile kapatılmalıdır</li>
	<li>Kalabalıkta maske takmak gerekebilir</li>
	<li>Hasta olan kişilerden uzak durulmalıdır</li>
	<li>Bulunulan odalar sık sık havalandırılmalıdır</li>
	<li>Yeterli sürede uyumak gerekir</li>
	<li>Dengeli beslenme de gribal enfeksiyonlardan korunmaya yardım edebilir.   </li>
</ul>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Feb 2025 14:40:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-grip-astim-ataklarini-tetikleyebilir-1739360428.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vücudunuzun alarm butonu normalden farklı çalışıyor olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/vucudunuzun-alarm-butonu-normalden-farkli-calisiyor-olabilir-1851</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/vucudunuzun-alarm-butonu-normalden-farkli-calisiyor-olabilir-1851</guid>
                <description><![CDATA[Panik atak halinde kalp çarpıntısı, nefes darlığı, baş dönmesi, terleme gibi fiziksel belirtilerle birlikte yoğun korku ve endişe hissedildiğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Genetik yatkınlık, çevresel faktörler, çocukluk döneminde yaşanan birtakım problemler panik bozukluk riskini artırabiliyor.” dedi. Atak sırasında dikkati başka yöne vermenin semptomların şiddetini azaltabileceğine vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, kaçınma davranışlarının ise sorunu besleyebileceğini dile getirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, panik atak hakkında bilgi verdi ve baş etme yöntemlerini anlattı.</p>

<p><strong>Bazı kişilerde panik atak çok sık görülebiliyor… </strong></p>

<p>İçinde bulunduğumuz dünyada yaşanabilecek tehlikelere karşı kendimizi koruyabilmemiz ve tehditlere karşı mücadele edebilmemiz için vücudumuzda birtakım savunma mekanizmaları bulunduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Yaşadığımız ortamda stres veren ve gerilim oluşturun herhangi bir durum karşısında vücudumuzda bulunan bu mekanizmalar alarma geçer. Bu alarmla birlikte gerilebilir ve korkabiliriz.” dedi.</p>

<p>Yaşanan bu endişe ve korku duygularının çok yoğun ve çok şiddetli yaşanmasına ‘panik atak’ denilebileceğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Kısaca panik atak vücudumuzun tehditlere karşı kendini korumak adına harekete geçirdiği bir ‘alarm butonu’dur. Birçok insan hayatında bir ya da iki defa panik atak yaşamış olabilir. Ancak bazı kimselerde bu durum çok daha sık görülebilir. Yani bedenin tehditlere karşı kendini korumak için kullandığı bu alarm butonu bazı kişilerde normalden farklı olarak çok sık ve uygunsuz anlarda harekete geçebilir. Bu durumda panik sisteminde bozulma olduğunu ve artık durumun panik bozukluğa evrildiğini söyleyebiliriz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Bu belirtilerden en az 4 tanesini yaşıyorsanız dikkat!</strong></p>

<p>Panik atağın gerçekleştiği esnada çok yoğun korku ve endişe duygusu yaşandığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Genellikle 10. dakikada en yoğun halini alır. Ataklar 10 ila 20 dakika arasında sürer, ancak bazı durumlarda bu süre 1 saati bulabilir.” dedi.</p>

<p>Panik atak durumunda birtakım düşünceler, duygular ve fiziksel semptomların görülebileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Kişi ‘öleceğim, kalp krizi geçiriyorum, felç oluyorum, boğuluyorum, deliriyorum’ gibi düşüncelere sahip olabilir. Göğüs ağrısı, nefes almada güçlük, vücutta uyuşma, karıncalanma, kalp atışının hızlanması, baş dönmesi, bulantı, terleme, sıcak basması ya da üşüme, bayılacakmış hissi gibi fiziksel belirtiler ile aşırı derecede korku ve endişe yaşama gibi yoğun duygular eşlik edebilir. Bununla birlikte kişi kendini dışarıdan izliyormuş   ve bedenini kendine ait bir beden değilmiş gibi hissetme (depersonalizasyon) ya da zaman akışında yavaşlama veya hızlanma (derealizasyon) gibi algıda bozulmalar yaşayabilir. Bu belirtilerden en az 4 tanesinin varlığı ve bu belirtilerin en az 10 dakika sürmesi yaşanılan duruma panik atak denilebilmesi için yeterlidir.”</p>

<p><strong>Çocukluk travmaları panik bozukluğa neden olabiliyor!</strong></p>

<p>Panik bozukluğun neden ortaya çıktığının net olarak bilinmediğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Genetik yatkınlık ve çevresel faktörler ektili olabiliyor. Yani ailesinde panik bozukluk olan birinde panik bozukluk görülme riski daha yüksektir. Bununla birlikte çocukluk döneminde yaşanan birtakım problemlerin ya da travmaların kişinin yaşamının ilerleyen dönemlerinde panik bozukluğu yaşamasında etkili olduğu düşünülüyor.” dedi.</p>

<p>Panik bozukluğa sahip kişilerin ilk etapta neden böyle bir problem yaşadıklarını anlayamayacakları ya da tetikleyici nedenleri fark edemeyebileceklerini aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, ilerleyen aşamalarda panik ataklarla birtakım olayların ilişkili olduğuna dair farkındalık yaşayabileceklerini söyledi.</p>

<p><strong>Atak sırasında dikkat başka yöne verilmeli!</strong></p>

<p>Panik atak yaşayan kişilerde vücutta oluşan herhangi bir semptoma fazlasıyla odaklanma ve durumu felakete dönüştürme durumu görülebildiğinin altını çizen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Hafif bir kalp çarpıntısı hızlıca felaketleştirilip ‘kalp krizi geçiriyorum’ düşüncesine dönüştürülebilir.” dedi.</p>

<p>Bu esnada dikkati vücuttan alıp başka bir şeye yönlendirmenin mevcut semptomun kötüleşmesinin önüne geçebileceğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Yürüyüş yapılarak ya da çevrede bulunan birisiyle konuşarak dikkat dağıtılabilir. Bununla birlikte alkol almak ya da sıkça hastane acillerine başvurmak gibi panik atağın beslenmesini sağlayacak kaçınma davranışlarından da mümkün olduğunca kaçınılması gerekir. Genellikle kişilerin bu durumla tek başına mücadele edebilmesi pek mümkün olmaz. Bu nedenle ruh sağlığı uzmanlarından destek almaları önerilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tedavi farkındalığı artırır, farkındalık panik atak riskini azaltır…</strong></p>

<p>Panik bozukluk tedavisinde hem psikoterapi desteğine hem de ilaç desteğine başvurulduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“İki tedavinin bir arada yürütülmesi tedaviden sonuç alınabilme olasılığının daha yüksek olmasını sağlar. Psikoterapi ile birlikte kişi, yaşadığı durumun ne olduğunu ve hangi işlevsiz düşüncelerinin ya da davranışlarının durumu şiddetlendirdiğini fark eder. Bu farkındalıkla birlikte hastalığı besleyen düşünceler ve davranışlar üzerinde değişikliklere gidebilir. Böylece panik atağın tekrardan nüksetme oranı ciddi oranda düşer.” </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Feb 2025 20:23:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/vucudunuzun-alarm-butonu-normalden-farkli-calisiyor-olabilir-1739294593.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HMPV yeni bir tehdit mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/hmpv-yeni-bir-tehdit-mi-1841</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/hmpv-yeni-bir-tehdit-mi-1841</guid>
                <description><![CDATA[HMPV’nin özellikle bağışıklığı zayıf bireylerde ciddi hastalıklara yol açabilen bir virüs olduğuna dikkat çeken Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Son zamanlarda artan vakalar nedeniyle bir endişe kaynağı olsa da, yeni bir salgın olarak değerlendirilmiyor.” dedi. COVID-19 sonrası solunum yolu enfeksiyonlarında artış gözlendiğini vurgulayan Dr. Dilek Leyla Mamçu, durumun hijyen ve mesafe önlemlerinin gevşetilmesiyle ilişkili olduğunu dile getirdi. HMPV için spesifik bir tedavi veya aşı bulunmadığını da aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu,  bağışıklık sistemi zayıf bireylerin erken belirtileri fark ettiklerinde doktora başvurmaları gerektiğinin altını çizdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu,&nbsp;dünyada yeni bir salgın endişesine yol açan HMPV virüsü hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>HMPV, diğer solunum yolu&nbsp;enfeksiyonları&nbsp;ile karıştırılabilir</strong></p>

<p>HMPV’nin (İnsan Metapnömovirüsü) yeni bir virüs olmadığını ve aslında 2001 yılında keşfedildiğini aktaran&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu&nbsp;“Son zamanlarda artan vakalar nedeniyle bir endişe kaynağı olsa da, yeni bir salgın olarak değerlendirilmiyor.” dedi.</p>

<p>Bu virüsün, her yaşta görülebildiğine ve bağışıklık sistemi zayıf bireylerde ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Özellikle kış ve ilkbahar aylarında daha sık rastlanan HMPV, grip ve diğer solunum yolu&nbsp;enfeksiyonları&nbsp;ile karıştırılabilen belirtiler gösterir. HMPV enfeksiyonu genellikle hafif seyreder ve soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilere neden olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>HMPV, ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına da yol açabilir!</strong></p>

<p>En sık görülen belirtilerinin, burun akıntısı veya tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş halsizlik kas ağrıları ve baş ağrısı olduğunu ifade eden&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Bazı durumlarda HMPV, bronşit, zatürre, larenjit, astım alevlenmeleri gibi daha ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına da yol açabilir.” dedi.</p>

<p>HMPV’nin diğer solunum yolu virüslerinden farkına değinen&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu şunları söyledi:</p>

<p>“Virüs, Respiratuvar Sinsityal Virüs (RSV) ile genetik olarak yakından ilişkilidir ve her iki virüs de bronşiolit ve zatürre gibi ciddi durumlara yol açar.&nbsp;Moleküler tanı testlerinin daha yaygın kullanımı, HMPV’nin üst ve alt solunum yolu enfeksiyonunun önemli bir nedeni olarak tanımlanması&nbsp;farkındalığını artırmıştır.”</p>

<p><strong>COVID-19 sonrası solunum yolu enfeksiyonlarında artış yaşandı…</strong></p>

<p>COVID-19 pandemisi sonrasında solunum yolu ile bulaşan virüs enfeksiyonlarında bir artış yaşandığını vurgulayan&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Ancak bu artışın pandemi ile doğrudan ilintili olmayıp, kişiden kişiye bulaşmayı önleyen maske, mesafe, kişisel hijyen gibi önlemlerin gevşetilmesiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>HMPV&nbsp;için spesifik bir tedavi bulunmuyor</strong></p>

<p>HMPV tanısının genellikle klinik belirtiler ve laboratuvar testleri ile konduğunu aktaran&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Solunum yolu patojenlerinin belirlenmesi için örnekler toplanır ve &nbsp;HMPV enfeksiyonu genellikle nükleik asit amplifikasyon testi (NAAT) ile viral genomun doğrudan tespiti veya immünofloresan ya da enzim immünoassay kullanılarak solunum salgılarında viral antijenlerin tespitiyle doğrulanır.” dedi.</p>

<p>Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu&nbsp;ayrıca, tedavinin belirtilere yönelik ve destekleyici olduğunu, şu anda HMPV için spesifik bir antiviral tedavi veya aşı bulunmadığını söyledi.</p>

<p><strong>Bağışıklığı zayıf kişiler dikkatli olmalı!</strong></p>

<p>HMPV’nin de diğer solunum yolu enfeksiyonları gibi damlacık yoluyla bulaştığını hatırlatan&nbsp;Dr. Dilek Leyla Mamçu, “HMPV özellikle kalabalık ortamlarda hızla yayılır.&nbsp;HMPV enfeksiyonu riskini azaltmak için el hijyenine dikkat edilmesi, hasta bireylerden uzak durulması ve kapalı alanların düzenli olarak havalandırılması önemlidir.” dedi.</p>

<p>Bağışıklığı zayıf bireylerin, hastalığın erken belirtilerini fark ettiğinde muhakkak doktora başvurmaları gerektiğine vurgu yapan&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“HMPV ve diğer solunum yolu virüslerinin yayılmasını önlemek için eller sık sık sabun ve suyla en az 20 saniye yıkanmalı. Yıkanmamış ellerle gözlere, buruna veya ağza dokunulmamalı. Hasta olan kişilerle yakın temastan kaçınılmalı. Öksürürken ve hapşırırken ağız ve burun kapatılmalı. Hasta olan kişi evde kalmalı. Kapı kolları, oyuncaklar gibi kontamine yüzeyler temizlenmeli. Ayrıca kalabalık veya havalandırması yetersiz alanlarda maske takılmalı ve risk grubundaki kişilere uzman tavsiyelerine göre önerilen aşılar yaptırılmalı.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Feb 2025 17:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/02/hmpv-yeni-bir-tehdit-mi-1739024642.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İdrar kaçırma kâbusunuz olmasın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/idrar-kacirma-kabusunuz-olmasin-1827</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/idrar-kacirma-kabusunuz-olmasin-1827</guid>
                <description><![CDATA[İdrar kaçırmanın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu belirten VM Medical Park Gebze Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Cavide Ali, “Öksürürken, hapşırırken, gülerken idrar kaçırmak normal bir durum değildir. İdrar kaçırmanın bir tedavisinin olduğu, bundan çekinmenin sadece hayat kalitemizi azaltacağı unutulmamalıdır” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İdrar kaçırmanın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu belirten VM Medical Park Gebze Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Cavide Ali, “Öksürürken, hapşırırken, gülerken idrar kaçırmak normal bir durum değildir.</strong>&nbsp;<strong>İdrar kaçırmanın bir tedavisinin olduğu, bundan çekinmenin sadece hayat kalitemizi azaltacağı unutulmamalıdır” dedi.</strong></p>

<p>VM Medical Park Gebze Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Cavide Ali, idrar kaçırma konusunda açıklamalarda bulundu. İdrar kaçırmanın normal doğum yapmış her kadında gerek ilerleyen yaşlarda gerekse çok daha genç yaşlarda görülebilecek bir sağlık problemi olduğunu işaret eden Op. Dr. Cavide Ali, “Özellikle genç hastalar idrar kaçırmadan utanmaları nedeniyle, ileri yaştaki hastalar ise yaşları gereği idrar kaçırmanın normal olabileceğini düşünmeleri nedeniyle hayat konforları tamamen bozulana kadar hekime başvurmaktan kaçınıyor” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>ÖKSÜRÜRKEN İDRAR KAÇIRMA GÖRÜLEBİLİR</strong></p>

<p>Hangi durumların idrar kaçırma hastalığı belirtileri olduğuna değinen Op. Dr. Ali, ”Öksürürken, hapşırırken, gülerken idrar kaçırmak normal bir durum değildir. Geceleri sürekli tuvalete gitmek, artık uyku uyuyamayacak gibi olmak da normal değildir. Doğumdan yaklaşık 6 ay- 1 yıl sonrasında idrar kaçırmak, muayene edilmesi gereken bir durumdur. Biz hastanemizde hastalarımıza Türkiye’de sayılı merkezde gerçekleştirilen ‘pelvik taban ultrasonunu’ uygulayarak yapılacak işleme karar verebiliyoruz. Bu ultrason tekniğiyle hastamızın bazen söylemekten çekindiği şikayetlere bile çok kolay tanı koyup tedavi planlayabiliyoruz” dedi.</p>

<p><strong>PELVİK TABAN ULTRASONU</strong></p>

<p>Pelvik taban ultrasonu hakkında bilgi veren Op. Dr. Ali, “Pelvik tabanla ilgili şikâyetler diğer sorunlarla birlikte değerlendirilmesi gereken şikâyetler oldukları için değerlendirme sonrası idrar torbası sarkmaları, bağırsak sarkmaları, vajinada bolluk, ilişkide ses gelmesi gibi şikâyeti olan hastalarımızı da gözden kaçırmayıp, pelvik taban ultrasonu ile muayenelerini tamamladıktan sonra tedavilerini gerçekleştirebiliyoruz. Tüm bu şikâyetlerin çözümlerinin gecikmesinin en temel sebepleri bunlardan kimseye bahsedememe, utanma ve çekinmedir. Bu konuda farkındalığı artırmak ve çözüm yollarını toplumla paylaşmak çok önemlidir. İdrar kaçırma çeşitli nedenlere bağlı gelişebilir. Yaşlanma, doğum, obezite, pelvik kas zayıflığı gibi faktörler bu durumu tetikleyebilir” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>MUTLAKA DOKTORA BAŞVURUN&nbsp;</strong></p>

<p>İdrar kaçırmanın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu ifade eden Op. Dr. Ali, şu bilgileri paylaştı:</p>

<p>”İdrar kaçırmanın bir tedavisinin olduğu, bundan çekinmenin sadece hayat kalitemizi azaltacağı unutulmamalıdır. Bu şikâyetler için yapılan operasyonda bir yama, bir örtü kullanarak idrar yolunun altında duran kas tabakasını taklit ediyoruz. İşlem çok kısa bir işlem olup, hastalarımız ertesi gün taburcu olabilir. Bir sonraki gün de günlük hayatlarına ve iş hayatına dönebilirler. İdrar kaçırma şikâyeti toplumda çok yaygın görülen bir şikâyet, kısa bir işlem sonrasında çözüme ulaşabilecek bir durum. Bu yüzden şikâyetlerimizi ertelememeli ve mutlaka kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hekimimize başvurmalıyız.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jan 2025 21:28:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/idrar-kacirma-kabusunuz-olmasin-1737484104.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tiroid hastalıkları riski kadınlarda 5-10 kat daha fazla</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/tiroid-hastaliklari-riski-kadinlarda-5-10-kat-daha-fazla-1813</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/tiroid-hastaliklari-riski-kadinlarda-5-10-kat-daha-fazla-1813</guid>
                <description><![CDATA[Boynun ön kısmında, gırtlağın hemen altında yer alan ve kelebek şeklinde bir bez olan tiroid; vücudun metabolizmasını, büyümesini ve gelişmesini düzenleyen hormonlar üretiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tiroid hastalıklarının kadınları 5-10 kat daha fazla etkilediğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ali Uğur Emre, “Tiroid hastalıklarının çoğunda genetik faktörlerin etkisi güçlü olmamakla beraber bu rahatsızlıklara sahip aile fertleri bulunanlarda, 40 yaş üstü kişilerde ve bağışıklık sistemi hastalıkları olanlarda diğer kişilere göre tiroid kaynaklı sağlık problemleri daha sık görülüyor” dedi.</strong></p>

<p>Tiroid hastalığının türüne göre belirtilerin de farklılaştığını söyleyen&nbsp;Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi&nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı&nbsp;Prof. Dr. Ali Uğur Emre, “Tiroid bezinin fazla çalışması; çarpıntı, aşırı terleme, sıcak basması, anksiyete, uyku sorunları, titreme, adet düzensizlikleri ve hızlı bağırsak hareketleri yani ishale yol açabiliyor. Buna karşın bu bezin daha az çalışması ise kilo artışı, halsizlik, depresyon, cilt kuruluğu, kabızlık ve ses kısıklığıyla kendini gösterebiliyor. Tiroid bezinin iltihaplanması boyun ağrısı veya boyun hassasiyetine yol açarken, nodül veya guatr varlığında ise boyunda şişlik, nefes darlığı, yutma güçlüğü, ses değişimi ve ağrı görülebiliyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kanser ve guatr tedavisinde cerrahi önemli</strong></p>

<p>Tiroid bezi rahatsızlıklarının büyük bir bölümünde cerrahiye ihtiyaç duyulmadığını paylaşan&nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı&nbsp;Prof. Dr. Ali Uğur Emre, “Ancak biyopsi ile kanıtlanmış tiroid kanseri varlığı veya şüphesi durumunda tiroid bezinin tamamı veya bir kısmı alınır. Kanser dışında büyük ve semptomatik guatrlarda, Graves hastalığı veya toksik nodüler hastalık gibi hipertiroidi yaratan durumlarda da cerrahiye başvurulabilir. Cerrahi tedavinin boyutu; tiroid bezi hastalığının ne olduğuna, tipine ve yaygınlığına göre değişkenlik gösterebilir” açıklamasında bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Geçici ses kısıklığı 6 ay sürebilir</strong></p>

<p>Tiroid cerrahisi sonrasında geçici ses kısıklığının yüzde 1-10, kalıcı ses kısıklığının ise yüzde 1 civarında görülüğünü paylaşan&nbsp;Prof. Dr. Ali Uğur Emre, “Tecrübeli bir cerrah ve kullanılan sinir mönitörizasyon sistemleri, cerrahi sırasında ses kısıklığına yol açacak sinir hasarı riskini azaltmada etkili faktörlerdir. Tabii daha önce tiroid ameliyatı olmuş hastalara ilk operasyondan sonra tekrar cerrahi yapılması durumunda ses kısıklığı ihtimalinin daha yüksek olduğu bilinmeli. Bunun dışında cerrahiden sonra oluşan ve kalsiyum düşüklüğüne bağlı çoğu şikâyet normale döner ancak bazı durumlarda kalsiyum içeren ilaçlar ve aktif D vitamini ile takviye gerekebilir” dedi.</p>

<p>Tiroid ameliyatı esnasında ve sonrasında meydana gelebilecek en önemli komplikasyonların kanama, ses kısıklığı ve kalsiyum düşüklüğü olduğunu söyleyen&nbsp;Prof. Dr. Ali Uğur Emre, “Kalsiyum düşüklüğü, vücuttaki kalsiyum seviyelerini kontrol eden paratiroid bezlerin cerrahi sırasında etkilenmesinden dolayı ortaya çıkabilir. Tiroid bezinin yakınında bulunan sinirlerin zarar görmesi de geçici veya kalıcı ses kısıklığına neden olabilir ancak bu durum 6 ay içinde normale dönebilir” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ameliyattan sonra 10 günde günlük yaşama dönülüyor</strong></p>

<p>Tiroid cerrahisi öncesinde özel bir hazırlığa gerek olmadığını belirten&nbsp;Dr. Emre, “Ancak operasyona girmeden önce özellikle daha önce tiroid bölgesinde cerrahi uygulanmış hastalara, ses teli fonksiyonlarının değerlendirmesi önerilir. Hasta genellikle ameliyattan sonraki 10 gün içinde günlük işleri rahatlıkla yapacak duruma gelir. Cerrahi sonrası yara yerinde iz oluşumunu azaltmak için doğrudan güneş ışınından kaçınmak gerekir. İşlemden 6-8 hafta sonraki kan tahlillerinde her şey yolundaysa yapılabilecek boyun egzersizlerinin uygulanması da hareket serbestliğinin erkenden kazanılmasına yardımcı olur. İlerleyen dönemde ise yıllık ultrason ve kan testleri ile hastanın takip edilmesi gerekir” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Jan 2025 23:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/tiroid-hastaliklari-riski-kadinlarda-5-10-kat-daha-fazla-1737058303.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NanoKnife Yöntemiyle Ameliyatsız Çözüm</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/nanoknife-yontemiyle-ameliyatsiz-cozum-1808</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/nanoknife-yontemiyle-ameliyatsiz-cozum-1808</guid>
                <description><![CDATA[TOBB ETÜ Tıp Fakültesi Hastanesi, Üroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Öztuğ Adsan liderliğinde, prostat kanseri tedavisinde yeni bir dönem başlatan NanoKnife (IRE) teknolojisini hastalarının hizmetine sunuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Öztuğ Adsan: ”Nanoknife Tedavisi Büyük Bir Umut”</strong></p>

<p>Üroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Öztuğ Adsan, bu yöntemin prostat kanseri tedavisinde çığır açtığını belirterek, “Hastalarımızın yaşam kalitesini koruyarak kanseri etkili bir şekilde tedavi edebilmek büyük bir başarıdır. NanoKnife teknolojisi, komplikasyon riskini en aza indirirken, tedavi sürecini hasta dostu hale getiren bir yöntemdir” dedi.</p>

<p>Ameliyat gerektirmeyen ve yan etkileri en aza indiren bu yenilikçi yöntemin, prostat kanserine karşı etkili bir çözüm sunarak hastaların yaşam kalitesini koruma hedefiyle dikkat çektiğini ifade eden Prof. Dr. Adsan, prostat kanserinin, erkeklerde en sık görülen ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilen hastalıklardan biri olduğunu &nbsp;ancak geleneksel yöntemlerin aksine, NanoKnife tedavisinde kesiye gerek kalmadan uygulama yapıldığını ve kalıcı yan etkilerin önüne geçildiğini söyledi.</p>

<p>“Bu teknolojiyle tedavi edilen hastalar; idrar kaçırma, sertleşme bozukluğu gibi komplikasyonlarla karşılaşmadan hızla günlük yaşamlarına dönebiliyor.” Diyen Prof. Adsan, &nbsp;Prostat kanserinde devrim yaratan bu yöntemin, hem etkili hem de hasta dostu bir tedavi sunduğuna dikkat çekti.&nbsp;</p>

<p><strong>Füzyon Biyopsi ile Doğru Tanı ve Hedefe Yönelik Tedavi</strong></p>

<p>Hastanede kullanılan ileri düzey füzyon biyopsi sistemlerinin, MR görüntüleme ile prostat kanserini detaylı şekilde tespit etmeyi sağladığı bilgisini veren Prof. Adsan şöyle devam etti ; “Hedefe yönelik biyopsi sayesinde kanserli dokular hassas bir şekilde belirlenip tedavi ediliyor. NanoKnife teknolojisi, sadece kanserli bölgelere müdahale ederek çevre dokulara zarar vermeden, tedavi sürecini mümkün olan en az riskle gerçekleştiriyor.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Jan 2025 22:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/nanoknife-yontemiyle-ameliyatsiz-cozum-1736883055.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Verem hala tehdit ediyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/verem-hala-tehdit-ediyor-1795</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/verem-hala-tehdit-ediyor-1795</guid>
                <description><![CDATA[Verem hastalığının öksürük, halsizlik, gece terlemeleri, iştahsızlık ve kilo kaybı gibi belirtilerle kendini gösterebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, uzun süren öksürük şikayetlerinin mutlaka araştırılması gerektiğini vurguladı. Veremi önlemede BCG aşısının önemli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, bu aşının yaklaşık yüzde 80 koruyuculuğu olduğunu ve bebeklere yapılmasının şart olduğunun altını çizdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, verem hastalığı ve belirtileri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>2 bin çocuk veremle savaşıyor!</strong></p>

<p>Dünyada yaklaşık 8 milyon kişi etkileyen tüberkülozun, yılda yaklaşık 2 milyon kişinin ölümüne neden olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Ülkemizde ise yaklaşık 15 bin civarında vaka bulunuyor. Bunların da yaklaşık 2 bin kadarını çocuklar oluşturuyor.” dedi.</p>

<p>Veremin, diğer adıyla tüberkülozun ‘Mycobacterium tuberculosis’ adı verilen bir bakterinin neden olduğu ve genellikle akciğerleri etkileyen bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığı olduğunu hatırlatan&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Solunum yoluyla hasta bireylerin öksürme, hapşırma veya konuşma sırasında yaydığı damlacıklara bulaşır. Bu nedenle verem hastalığı özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük olan kişilerde daha sık görülür ve ekonomik şartlarla beraber verem sıklığı da artar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Uzun süren öksürüğe dikkat!&nbsp;</strong></p>

<p>Verem hastalığının klinik bulgularından bahseden Prof. Dr. Aytaç Atamer şunları söyledi:</p>

<p>“Halsizlik, yorgunluk, terlemeler, özellikle iki haftayı aşan süredeki öksürük şikayetleri, bazen kanlı öksürük ve balgam gibi şikayetleri olan kişilerde akla ilk olarak verem gelir. Özellikle geri kalmış ülkelerde ve göçmenlerin olduğu yerlerde daha fazla tüberküloz vakasına rastlanır. Bu nedenle uzun süren, iki haftayı geçen öksürüğü olanların, öksürükte kan tükürenlerin, göğüs ağrısı olanların, yüksek ateş, titreme ve terlemesi olan kişilerin, gece terlemeleri, iştahsızlık, kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk, nefes darlığı, ses kısıklığı ve lenf bezlerinde şişkinlik olan kişilerin tüberküloz yönünden araştırılması gerekir.”</p>

<p><strong>Aşının koruyuculuğu yaklaşık yüzde 80…</strong></p>

<p>Tüberkülozu önlemek için ise BCG aşısı uygulandığını ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, “BCG aşısı canlı bir bakteri aşısıdır. Aşının yaklaşık yüzde 80 koruyuculuğu vardır. Yaklaşık olarak iki ayını doldurmuş olan bebeklere BCG aşısı yapılması gerekir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Jan 2025 21:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/verem-hala-tehdit-ediyor-1736535193.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yüzünüzü Ameliyatsız Gençleştirmeniz Mümkün</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/yuzunuzu-ameliyatsiz-genclestirmeniz-mumkun-1794</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/yuzunuzu-ameliyatsiz-genclestirmeniz-mumkun-1794</guid>
                <description><![CDATA[Ameliyat olmadan, sosyal hayattan kopmadan, yaşlanma belirtilerini ortadan kaldıran, gıdı ve yüz sarkmalarını tedavi eden birçok yöntem bulunuyor. Minimal invaziv olmaları, hızlı iyileşme süreleri ve genellikle daha uygun maliyetleriyle dikkat çeken bu yöntemleri “İğneli radyofrekans, fokus ultrason, ip uygulamaları, likid yani sıvı yüz germe” olarak sıralayan Liv Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Günay Mammadova, problemlerin farklı yöntemlerle çözülmesi gerektiğinin altını çizdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar içerisinde cildimiz güneş, yerçekimi ve çevre kirliliği gibi etkenler sebebiyle esnekliğini kaybeder, özellikle yüz ovalinde cilt sarkmaya, hacmini kaybetmeye başlar ve kırışıklıklar oluşur. Bu sorunun çözümü olarak karşımıza çoğu zaman cerrahi müdahaleler çıksa da son yıllarda ameliyatsız yüz gerdirme, süreci cerrahi seçeneklere çok daha kolay hale getirmesinden dolayı sıkça tercih edilen bir yöntem haline geldi. Hastanın beklentilerine ve uygulanacağı bölgeye göre farklılık gösteren yüz gençleştirme yöntemleri arasında; iğneli radyofrekans, fokus ultrason, ip uygulamaları, likid yani sıvı yüz germe bulunuyor ve bu noktada cilt problemi dikkate alınarak kişiye özgü yöntemler uygulanıyor. “Cildi gençleştirmek için kişinin yaşını ve cilt yapısını göz önünde bulundurarak hangi yöntemle maksimum derecede ciltte toparlanma sağlayabiliriz, aynı zamanda kolajenleri de uyararak hastanın cildine nasıl yatırım yapabiliriz sorularının cevabını arıyor ve aldığımız sonuçlara göre de kişiye özel yöntemler kullanıyoruz” şeklinde konuşan Liv Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Günay Mammadova farklı problemlerin farklı yöntemlerle çözülmesi gerektiğinin altını çizdi.</p>

<p><strong>Kolajen üretimini uyarıyor</strong></p>

<p>45 yaş altı için genellikle fokus ultrason, sıvı yüz germe gibi yöntemlerin ön planda olduğunu belirten Dr. Günay Mammodova, bu yöntemin daha çok kalın ve yağlı deriye sahip kişilerde kullanıldığını belirtiyor. Gözenek problemleri olan birinde ise önceliklerinin iğneli radyofrekans yöntemi olduğunu ifade eden Dr. Günay Mammodova<span style="font-family:’aptos’">,</span> “Altın iğne, cildin alt katmanlarına mikro iğnelerle ince ve küçük delikler açarak doğal iyileşme sürecini tetikleyen ve kolajenlerin uyarılmasını hedefleyen bir tedavi yöntemi. Bu yöntemle cilt mikro travmalarla uyarılıyor, yeni hücrelerin üretimi artıyor ve derin kırışıklıklar, ince çizgiler gibi yaşlanma belirtileri azalıyor. Özetle aslında kolajen üretimini uyararak cildin daha genç, daha sıkı, daha pürüzsüz ve daha ışıltılı görünmesini sağlıyor. Tedavi sonrası ciltteki sıkılaşma, gerginlik genellikle birkaç hafta içerisinde belirginleşmeye başlıyor” dedi.</p>

<p><strong>“Cilt yaşını yıllar önceki cilt yaşına geri çevirmeyi amaçlıyoruz”</strong></p>

<p>İğneli radyofrekansı sadece yüz germe için değil akne izleri ve cilt lekelerinde de kullandıklarını belirten Dr. Mammodova sözlerine şöyle devam etti: “Sarkmadan farklı olarak kombine kullandığımız mezoterapi içerikleri değişiyor. Örneğin kuru ya da ince cilde sahipseniz bunu hyaluronik asit içeren mezoterapi ya da gençlik aşıları ile kombine tedavi şeklinde planlayarak uyguluyoruz. Özellikle yaş aldıkça yerçekiminin de etkisiyle, çene hattındaki ‘bulldog sarkmaları’nı tedavi ediyor, sarkmış göz kapaklarını düzeltiyor bunun haricinde gıdı toparlanması, çene hattının dolgu enjeksiyonu olmadan belirginleşmesini sağlayarak kişinin cilt yaşını yıllar önceki haline geri çevirmeyi amaçlıyoruz.”</p>

<p><strong>Dr. Mammodova, ameliyatsız yüz germe tekniklerini ve uygulama yöntemlerini şöyle sıraladı;</strong></p>

<p><strong>Örümcek ağı ve ip tedavisi</strong>: Ortalama 30 dakika sürüyor. İşlem sırasında anesteziye gerek olmuyor ve uygulama lokalanestezik kremlerle, genellikle 35 ile 70 yaş arası gruba yapılıyor. Ancak yöntem 25’li yaşlarda da uygulanabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>İğneli radyofrekans:</strong>&nbsp;Fraksiyonel radyo frekans cihazının altın iğne uçları ile sorunlu bölgedeki cilt altına yüksek radyo dalgaları verilmesiyle yapılıyor. Uygulama; ihtiyaca göre 35-40 dakika boyunca devam ediyor. Cildin durumuna göre ortalama 3 seans sonunda etki gösteriyor, ortalama 2-4 hafta ara ile yapılıyor.</p>

<p><strong>Fokus ultrason:</strong>&nbsp;Tek seanslık bir uygulama olan fokus ultrason, hafif ve orta derecede cilt gevşekliği olan kişilerde tek seans da bile sonuç veriyor. &nbsp;Klinik gözlemlere göre 1,5-2 sene kadar etkisini sürdüren bu uygulamada asıl sonuçlar vücudun doğal olarak kolajeni yeniden üreteceği 2-3 ay içinde gerçekleşiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Likid yüz germe:</strong>&nbsp;Bu işlemde, uygulama bölgesi anestezik krem sürülerek uyuşturuluyor. Çok ince uçlu iğneler kullanılarak daha önce belirlenen bölgelerden deri altına sıvı yüz germe enjekte ediliyor. Yaş ve cilt yapısına bağlı olarak bir ay arayla 2 seans şeklinde yapılan bu uygulamanın senede bir defa yaptırılması tavsiye ediliyor.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Jan 2025 21:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/yuzunuzu-ameliyatsiz-genclestirmeniz-mumkun-1736535172.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prostat Büyümesinde Ameliyatsız Yöntem: Rezum (Su Buharı) Tedavisi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/prostat-buyumesinde-ameliyatsiz-yontem-rezum-su-buhari-tedavisi-1782</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/prostat-buyumesinde-ameliyatsiz-yontem-rezum-su-buhari-tedavisi-1782</guid>
                <description><![CDATA[İyi huylu prostat büyümesinin belirtileri arasında; sık idrara çıkma, ani gelen idrar hissi, idrar kaçırma, idrar yapmaya başlarken zorlanma, ıkınarak idrar yapma, kesik kesik idrar yapma, idrar akım hızında azalma, idrar yaptıktan sonra idrar torbasının boşaltılmamış gibi hissedilmesi, idrar bitiminde damlama gibi şikâyetlerin yer aldığını belirten Prof. Dr. Murat, ‘Rezum (su buharı) tedavisi son yıllarda uygulanan etkili ve güncel tedavi yöntemleri arasında yer almaktadır’ dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”></span></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”> </span></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><strong style=”font-weight:700”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”>Cinsel Fonksiyonu Etkilemez</span></strong></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><strong style=”font-weight:700”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”> </span></strong></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”>Prostat büyümesinin cerrahi tedavisinde Amerika, İngiltere ve Kanada gibi gelişmiş ülkelerde yaygın olarak kullanılan rezum (su buharı) yönteminin özellikle genç erkeklerde ereksiyon ve ejakülasyon denilen meni çıkışı ve sertleşme problemlerine yol açmaması nedeniyle oldukça revaçta bir yöntem olduğunu söyleyen Prof. Dr. Murat Arslan, ‘Son yıllarda prostat büyümesinde kullandığımız lazer, TUR ve diğer cerrahi yöntemlere göre rezum (su buharı) tedavisinin en büyük avantajı cinsel fonksiyonları neredeyse hiç etkilememesi, meni çıkışını bozmaması ve ereksiyon fonksiyonun ameliyat sonrası da devam etmesidir. Bu açıdan rezum tedavisi özellikle genç erkeklerde prostat cerrahisinde öncelikle sunduğumuz bir yöntemdir’ şeklinde konuştu. </span></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”> </span></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><strong style=”font-weight:700”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”>Tedavi Süreci ve Sonrası</span></strong></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”> </span></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”>Rezum su buharı tedavisinin nasıl uygulandığı hakkında bilgi veren Prof. Dr. Murat Arslan, Rezum (su buharı) tedavisi lokal anestezi ile ortalama 10-15 dakika kadar sürmektedir.</span></p>

<p style=”font-family:’calibri’ , sans-serif;font-size:15px;line-height:107%;margin:0cm 0cm 8pt 0cm;padding:0;text-align:justify”><span style=”font-size:16px;line-height:107%”>Sistoskopi ile idrar yolundan girerek prostatın uzunluğu ölçülür. Prostatın her 1 ve 1.5 santimetresine sağ ve sol olmak üzere içeriye 120 dereceye kadar ısıtılmış su buharı enjeksiyonu yapılır. Bu şekilde 3 hafta içerisinde prostatın içerisindeki hücreler yok olarak prostat denatüre olur ve oradan idrarın daha rahat akacağı bir alan meydana gelmiş olur. Yaklaşık 10-15 dakika kadar süren bu işlemin ardından hasta aynı gün içerisinde taburcu edilerek normal hayatına dönebilir. Tam iyileşme semptomlarının tamamen düzelmesi birkaç hafta sürebilir. Bu süre zarfında doktorun önerdiği ilaçlar kullanılmalı ve ağır fiziksel aktivitelerden kaçınılmalıdır.</span></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Jan 2025 22:16:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/prostat-buyumesinde-ameliyatsiz-yontem-rezum-su-buhari-tedavisi-1735931807.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Omurga tümörünün tipi tedavi seçeneğini belirliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/omurga-tumorunun-tipi-tedavi-secenegini-belirliyor-1778</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/omurga-tumorunun-tipi-tedavi-secenegini-belirliyor-1778</guid>
                <description><![CDATA[Omurga tümörlerinin hem kemik yapıyı hem de sinir dokusunu etkileyebileceğini belirten Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, iyi huylu ve kötü huylu tümörler arasındaki farklara dikkat çekti. Cerrahi tedavi seçeneklerinin tümörün türüne ve yerleşimine göre değiştiğini ifade eden Dr. Avcı, cerrahi sonrası iyileşme sürecinde hasta uyumunun önemine vurgu yaptı. Tümörlerin sinir yapılarına baskı yaparak ciddi semptomlara yol açabileceğini belirten Dr. Avcı, hem iyi huylu hem de kötü huylu tümörlerin tedavi gerektirebileceğini sözlerine ekledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi&nbsp;NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, omurga tümörleri, iyi ve kötü huylu tümörler arasındaki farklar, cerrahi tedavi seçenekleri ve iyileşme sürecinde dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Omurga tümörleri, hem kemik yapıyı hem de sinir dokusunu etkileyebilir!</strong></p>

<p>Omurga tümörlerinin, omurga kemiklerinde veya omurilik çevresindeki dokularda oluşan anormal hücre büyümeleri olduğunu dile getiren Op. Dr. İdris Avcı, “Bu tümörler, omurganın kendisinde (primer tümör) gelişebilir veya vücuttaki başka bir bölgeden (metastatik tümör) omurgaya yayılabilir.” dedi.</p>

<p>Omurga tümörlerinin, omurilik ve sinir köklerine baskı yaparak ağrı, fonksiyon kaybı ve sinir hasarına yol açabileceğine dikkat çeken Op. Dr. İdris Avcı, “Omurga tümörleri, omurganın farklı bölümlerinde gelişebilir ve hem kemik yapıyı hem de sinir dokusunu etkileyebilir. Omurga tümörleri primer veya metastatik olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Omuriliğe baskı yapan tümörler ciddi semptomlara yol açabilir!</strong></p>

<p>Primer omurga tümörlerinin, omurga kemiklerinde veya omurilik çevresinde direkt olarak gelişen, metastatik omurga tümörlerinin ise vücudun başka bir yerindeki kanserin omurgaya yayılmasıyla oluşan tümörler olduğunu aktaran Op. Dr. İdris Avcı, “Primer omurga tümörleri osteoid osteoma, osteoblastom gibi iyi huylu tümörler veya kordoma gibi nadir kötü huylu tümörler primer tümörler arasında sayılabilir. Metastatik omurga tümörleri de omurgada en sık karşılaşılan kötü huylu tümörlerdir.” dedi.</p>

<p>Omurga tümörlerinin, omuriliğe baskı yaparak ağrı, duyu kaybı, güçsüzlük ve hareket kısıtlılığı gibi ciddi semptomlara yol açabileceğini de sözlerine ekleyen Op. Dr. İdris Avcı, bu semptomların, tümörün büyüklüğüne, yerleşim yerine ve sinir yapıları üzerindeki etkisine göre değişiklik gösterebileceğine vurgu yaptı.</p>

<p><strong>Omurga tümörleri, iyi veya kötü huylu olsalar da tedavi gerektirebilir…</strong></p>

<p>İyi huylu ve kötü huylu tümörler arasındaki farklara değinen Op. Dr. İdris Avcı, şunları söyledi:</p>

<p>“İyi huylu tümörler genellikle yavaş büyür ve çevre dokulara zarar verme olasılığı daha düşüktür. Kötü huylu tümörler ise daha hızlı büyüyebilir ve çevre dokulara saldırma eğilimindedir. İyi huylu tümörler yayılmazken, kötü huylu tümörler vücudun diğer bölgelerine yayılma potansiyeline sahiptir. İyi huylu tümörlerin cerrahi olarak çıkarılması genellikle yeterli olurken, kötü huylu tümörlerde ek olarak kemoterapi veya radyoterapi gerekebilir. İyi huylu tümörler genellikle yaşamı tehdit etmez, ancak kötü huylu tümörler metastaz yaparak hayati tehlike oluşturabilir.</p>

<p>Omurga tümörleri, iyi veya kötü huylu olsalar da sinir yapılarına baskı yaparak sinirsel semptomlara neden olabileceğinden tedavi gerektirebilir.”</p>

<p><strong>Cerrahi, karmaşık bir işlem olabilir!</strong></p>

<p>Omurga tümörlerinin cerrahi tedavisinin, tümörün türüne, büyüklüğüne, yerleşim yerine ve hastanın genel sağlık durumuna göre planlandığını ifade eden Op. Dr. İdris Avcı, “Omurga cerrahisinde amaç, tümörün tamamen çıkarılması ve sinir yapılarına olan baskının azaltılmasıdır.” dedi.</p>

<p>Omurga tümörlerinin çıkarılmasının, tümörün omurga üzerindeki yerleşimine göre karmaşık bir işlem olabileceğinin altını çizen Op. Dr. İdris Avcı, kullanılabilecek cerrahi yöntemleri şöyle açıkladı:</p>

<p>“Kapsamlı tümörlerde ‘en blok rezeksiyon’ denilen tümörün etrafındaki doku ile birlikte çıkarılması yöntemi kullanılır. Daha küçük tümörlerde ise kısmi rezeksiyon yeterli olabilir.</p>

<p>Spinal Stabilizasyon: Büyük bir tümör çıkarıldığında omurgada stabilite kaybı yaşanabilir. Bu durumda, omurga füzyonu veya metal implantlar kullanılarak omurganın yeniden desteklenmesi sağlanır. Bu işlemler hastanın mobilitesini korumak ve ağrıyı azaltmak için yapılır.</p>

<p>Minimal İnvaziv Teknikler: Omurga cerrahisinde kullanılan minimal invaziv teknikler, doku hasarını en aza indirir, iyileşme süresini kısaltır ve enfeksiyon riskini azaltır.”</p>

<p><strong>İyileşme sürecinde hasta uyumu, yaşam kalitesinin artmasında önemli&nbsp;</strong></p>

<p>Omurga tümörü cerrahisi geçiren hastalarda yaşam kalitesinin genellikle arttığını aktaran Op. Dr. İdris Avcı, “Hastalar, tümörün sinirlere yaptığı baskının azalması sayesinde ağrılarından kurtulurlar ve hareket kabiliyetlerini geri kazanırlar. Ancak cerrahinin büyüklüğü ve sinir yapıları üzerindeki hasarın derecesi, hastaların yaşam kalitesindeki değişiklikleri etkileyebilir.” dedi.</p>

<p>Omurga cerrahisi sonrasında iyileşme sürecinin, cerrahinin kapsamına ve hastanın durumuna göre değişiklik gösterdiğine de değinen Op. Dr. İdris Avcı, sözlerinin şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hastaların omurga stabilitesini koruyacak şekilde düzenlenmiş bir egzersiz programına uymaları önemli. Fizik tedavi, omurga destek kaslarının güçlenmesine yardımcı olur. Fazla kilolar omurga üzerindeki baskıyı artırabilir. Bu nedenle hastaların sağlıklı bir kilo aralığında kalması omurga sağlığını korur. Kemik ve doku iyileşmesini destekleyen vitaminler ve mineraller içeren dengeli bir beslenme programı iyileşme sürecine katkı sağlar. Özellikle kötü huylu tümörlerde, cerrahi sonrası hastaların düzenli kontrollerle takip edilmesi, nüks riskinin erken teşhisi açısından önemlidir.</p>

<p>Omurga cerrahisi geçiren hastalar, hekimleri tarafından verilen talimatlara uyarak ve yaşam tarzı değişikliklerine dikkat ederek daha kaliteli bir yaşam sürebilirler. İyileşme sürecinde hasta uyumu, yaşam kalitesinin artması ve sağlıklı bir omurga yapısının korunmasında büyük önem taşır.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Jan 2025 22:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/omurga-tumorunun-tipi-tedavi-secenegini-belirliyor-1735931758.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kış soğuklarında sağlıklı kalmak için 9 öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kis-soguklarinda-saglikli-kalmak-icin-9-oneri-1775</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kis-soguklarinda-saglikli-kalmak-icin-9-oneri-1775</guid>
                <description><![CDATA[Kış aylarının en soğuk günleri yaklaşırken, düşük sıcaklıkların sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine karşı bilinçlenmek büyük önem taşıyor. Kış soğukları, çeşitli sağlık sorunlarına neden olabiliyor ve özellikle bağışıklık sistemi hassas olan kişiler için belirli riskleri beraberinde getiriyor. Memorial Ataşehir Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Hakan Terekeci, soğuk havalarda sağlıklı kalmanın yolları hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”padding:0”></p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Kış soğuklarının etkilerine dikkat!</strong></p>

<p style=”padding:0”>Soğuk havalar vücuttaki bazı sistemleri olumsuz etkileyerek hastalıklara zemin hazırlayabiliyor. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken sağlık sorunları şu şekilde sıralanıyor: </p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Grip ve soğuk algınlığı:</strong> Düşük hava sıcaklıkları, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatarak soğuk algınlığı ve grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanma riskini artırabilir. Aynı zamanda soğuk havalarda insanların kapalı alanlarda daha fazla vakit geçirmelerinden dolayı da hastalıkların bulaşma riski artış göstermektedir.</p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Astım ve alerjiler:</strong> Soğuk hava, astım semptomlarını tetikleyebilir ve toz, polen gibi alerjenlerin iç mekanda yoğunlaşmasına yol açabilir. Aynı zamanda doğal gazın yaygın olarak kullanılmadığı yerleşim alanlarında odun ve kömür yakılmasına bağlı olarak artan hava kirliliği de astım ve KOAH hastalarındaki nefes darlığı ve öksürük gibi şikayetleri artırmaktadır. </p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Kalp hastalıkları: </strong>Soğuk havalarda kan basıncı ve kalp hızı artar. Aynı zamanda kanda pıhtılaşma da artmaktadır. Bu etkilerinden dolayı özellikle koroner kalp hastalığı olanlarda ve belirli yaşın üstündeki insanlarda kalp krizi riski artabilir. Kalp hastalarının kış aylarında da doktor kontrollerini aksatmamaları, ilaç düzenlemelerini bu doğrultuda yapmaları önemlidir. Sağlıklı insanların da kalp şikayetleri yaşadıklarında mutlaka uzmana başvurmaları gerekmektedir.</p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Kas ve eklem ağrıları:</strong> Soğuk hava ve düşük basınç, eklem ve kas ağrılarını artırabilir. Özellikle artrit hastaları ve ileri yaştaki bireylerin kas ve eklem sağlıklarına dikkat etmeleri önemlidir.</p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Cilt kuruluğu ve tahriş: </strong>Soğuk ve rüzgarlı hava cilt kuruluğuna yol açabilir, bu da kaşıntı ve tahrişe neden olabilir. Kış aylarında cilt sağlığına ekstra özen gösterilmelidir.</p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Hipotermi ve soğuk ürtikeri:</strong>  Aşırı soğuk havaya maruz kalmak vücut ısısının düşmesine yol açarak hipotermiye sebep olabilir. Ayrıca bu dönemde soğuk ürtikeri gibi cilt reaksiyonları da görülebilir. Bu konuda dikkatli olunmalıdır.</p>

<p style=”padding:0”><strong style=”font-weight:700”>Soğuk havalarda bu önlemleri alın</strong></p>

<p style=”padding:0”>Kış aylarının sağlıklı ve güvenli bir şekilde geçirmesi için bazı önlemlerin alınması tavsiye edilmektedir.</p>

<ol>
	<li><strong style=”font-weight:700”>Dışarı çıkarken kat kat giyinmek: </strong>Vücudu soğuktan korumak için kat kat giyinmek en etkili yollardan biridir. Pamuklu ve yünlü kumaşlar tercih edilmelidir. </li>
	<li><strong style=”font-weight:700”>El ve ayakları korumak: </strong>Eldiven ve kalın çoraplar kullanılarak el ve ayakların sıcak tutulması önemlidir.</li>
	<li><strong style=”font-weight:700”>Nemlendirici kullanmak: </strong>Cilt kuruluğunu engellemek için düzenli olarak nemlendirici kullanılmalıdır. Nemlendirici seçerken dermatoloğa başvurulmalı ve cilt tipine uygun ürünler tercih edilmelidir. Ayrıca sadece yüz bölgesine değil, tüm vücuda nemlendirici uygulanmalıdır. </li>
	<li><strong style=”font-weight:700”> Dengeli beslenmek: </strong>Bağışıklık sistemini güçlendirmek adına tüm besin gruplarından sağlıklı ve dengeli bir beslenme planı uygulanmalıdır. Taze mevsim meyve ve sebzeleri tüketilmelidir. Vitamin ve mineral açısından zengin gıdalar tercih edilmelidir. Yağ ve şeker içeriği yüksek gıdalardan, fast food tarzı beslenmeden uzak durulmalıdır. </li>
	<li><strong style=”font-weight:700”>Su tüketimi: </strong>Kış aylarında da yeterli miktarda su içilmesi gerekmektedir. Kişi su içmek için susamayı beklememelidir.</li>
	<li><strong style=”font-weight:700”> Probiyotik besin destekleri ve fermente gıdaları tüketmek: </strong>Bağırsaklarda bulunan yararlı bakterileri artırmak ve sindirim sağlığına önem vermek güçlü bir bağışıklık için çok önemlidir.  Probiyotik özellikli olan yoğurt, kefir gibi besinlerin yanı sıra ev yapımı turşuların da düzenli tüketimi önerilmektedir.</li>
	<li> <strong style=”font-weight:700”>Fiziksel aktivite: </strong>Düzenli egzersiz yaparak vücut direncini artırmak gerekir. Soğuk havalarda uygun giysiler tercih edilerek düzenli yürüyüşler yapılabilir. Evden çıkamayacak durumda olanlar da evde basit egzersizlerle hareketi kalabilir.</li>
	<li><strong style=”font-weight:700”>Düzenli uyku: </strong>Uykuda bedenimiz ve zihnimiz dinlenmektedir. Bağışıklık sisteminin güçlü kalması için kaliteli uykunun önemi büyüktür. Bu nedenle sakin ve rahat bir ortamda düzenli ve kaliteli uyku düzeni oluşturmaya özen gösterilmelidir.</li>
	<li><strong style=”font-weight:700”>Şifalı çaylar: </strong>Özellikle kış aylarında kekik, zencefil, ıhlamur ve ada çayı gibi şifalı çayların tüketimi hastalıklara karşı bizi korumakta faydalı olacaktır.</li>
</ol>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jan 2025 15:53:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/kis-soguklarinda-saglikli-kalmak-icin-9-oneri-1735822393.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güne bir fincan kahveyle başlamak sağlıklı mı?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/gune-bir-fincan-kahveyle-baslamak-saglikli-mi-1772</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/gune-bir-fincan-kahveyle-baslamak-saglikli-mi-1772</guid>
                <description><![CDATA[Kahvenin sağlık üzerindeki etkilerini ve sabah kahvesi alışkanlığının avantajlarını ve dezavantajlarını değerlendiren Prof. Dr.  Nilgün Tekkeşin, kahvenin bazı potansiyel sağlık yararları olsa da bazı dezavantajlarının da bulunduğunu söyledi. “Güne bir fincan kahveyle başlamak sağlıklı mıdır?” sorusuna Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Bu sorunun cevabı birkaç faktöre bağlıdır. Genel olarak, orta düzeyde kahve tüketiminin (günde yaklaşık 3-5 fincan) çoğu insan için güvenli olduğu gösterilmiştir.” diye yanıt verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kahvenin sağlık üzerindeki etkilerini ve sabah kahvesi alışkanlığının avantajlarını ve dezavantajlarını değerlendiren Prof. Dr. &nbsp;Nilgün Tekkeşin, kahvenin bazı potansiyel sağlık yararları olsa da bazı dezavantajlarının da bulunduğunu söyledi.</strong> <strong>“Güne bir fincan kahveyle başlamak sağlıklı mıdır?” sorusuna Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Bu sorunun cevabı birkaç faktöre bağlıdır. Genel olarak, orta düzeyde kahve tüketiminin (günde yaklaşık 3-5 fincan) çoğu insan için güvenli olduğu gösterilmiştir.” diye yanıt verdi.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi (İngilizce) Tıbbi Biyokimya Bölümünden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, kahvenin sağlık üzerindeki etkilerini ve sabah kahvesi alışkanlığının avantajlarını ve dezavantajlarını değerlendirdi.</p>

<p><strong>Sağlıklı olup olmadığı konusunda devam eden bir tartışma var!</strong></p>

<p>Kahvenin, dünyanın en popüler içeceklerinden biri olduğunu ve birçok kişinin güne bir fincan kahve ile başladığını anlatan Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Kahvenin bazı sağlık yararları olduğu gösterilmiş olsa da güne bir fincan kahve ile başlamanın sağlıklı olup olmadığı konusunda devam eden bir tartışma var.” dedi.</p>

<p><strong>Kahvenin faydaları…</strong></p>

<p>Kahvenin, zihinsel uyanıklığı artırabilen ve bilişsel performansı iyileştirmeye yardımcı olabilen uyarıcı olan kafein içerdiğini ifade eden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Kafeinin ayrıca metabolizmayı hızlandırdığı, enerji seviyelerini artırdığı ve atletik performansı iyileştirdiği gösterilmiştir. Ek olarak, kahve iltihabı azaltmaya ve hücre hasarına karşı korumaya yardımcı olabilen antioksidanlar açısından zengindir. Çalışmalar ayrıca kahvenin başka sağlık yararları da olabileceğini göstermiştir. Örneğin, bazı araştırmalar kahve tüketiminin Tip 2 diyabet, karaciğer hastalığı ve belirli kanser türleri geliştirme riskini azaltabileceğini öne sürmüştür. Ancak, bu alanlardaki kanıtlar kesin değildir ve kahvenin sağlık etkilerini tam olarak anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kahvenin dezavantajları…</strong></p>

<p>Kahvenin bazı potansiyel sağlık yararları olsa da bazı dezavantajlarının da olduğunu dile getiren Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Kahveyle ilgili en büyük endişelerden biri kafein içeriğidir. Çok fazla kafein tüketmek sinirlilik, kaygı ve uykusuzluk gibi yan etkilere yol açabilir. Ek olarak, kafein kan basıncında ve kalp atış hızında geçici bir artışa neden olabilir ve bu da kardiyovasküler sorunları olan kişiler için sorunlu olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hassas midesi olan kişiler için aç karnına kahve içmek sorun…</strong></p>

<p>Kahveyle ilgili bir diğer endişenin ise asitliği olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Kahve asitli bir içecektir ve asit reflü ve mide ekşimesi gibi sindirim sorunlarına neden olabilir. Hassas midesi olan kişiler için aç karnına kahve içmek özellikle sorunlu olabilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Güne bir fincan kahveyle başlamak sağlıklı mıdır?</strong></p>

<p>“Güne bir fincan kahveyle başlamak sağlıklı mıdır?” sorusuna ilişkin de Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Bu sorunun cevabı birkaç faktöre bağlıdır. Genel olarak, orta düzeyde kahve tüketiminin (günde yaklaşık 3-5 fincan) çoğu insan için güvenli olduğu gösterilmiştir. Ancak hamile olan, kardiyovasküler sorunları olan veya kafeine karşı hassasiyeti olan kişiler kahve tüketimlerini sınırlamak veya tamamen kaçınmak isteyebilirler.” dedi.</p>

<p><strong>Kahveye şeker veya krema eklemeyin!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, güne bir fincan kahveyle başlamayı seven birinin bunu daha sağlıklı bir alışkanlık haline getirmek için yapılabilecek birkaç şey olduğunu ifade ederek, şöyle devam etti:</p>

<p>“Öncelikle, kahvenize şeker veya krema eklemekten kaçının, çünkü bunlar ekstra kalori ekleyebilir ve kilo alımına katkıda bulunabilir. Bunun yerine, biraz badem sütü eklemeyi veya kahvenizi sade içmeyi deneyin.</p>

<p>Vücudunuzun kahveye nasıl tepki verdiğine de dikkat etmelisiniz. Sinirlilik veya kalp çarpıntısı gibi olumsuz yan etkiler yaşıyorsanız, kahve tüketiminizi sınırlamak veya kafeinsiz kahveye geçmek isteyebilirsiniz. Ek olarak, asit reflü gibi sindirim sorunları yaşıyorsanız, aç karnına kahve içmekten kaçınmak veya daha düşük asitli bir kahve karışımına geçmek isteyebilirsiniz.”</p>

<p><strong>Güne kahve ile başlamak…</strong></p>

<p>Tıbbi Biyokimya Uzmanı Prof. Dr. &nbsp;Nilgün Tekkeşin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Güne bir fincan kahveyle başlamak, ölçülü tüketildiği ve olumsuz yan etkilere neden olmadığı sürece birçok kişi için sağlıklı bir alışkanlık olabilir. Kahvenin bazı potansiyel sağlık yararları olsa da kafein içeriği ve asitliği gibi dezavantajlarının farkında olmak önemlidir. Güne bir fincan kahveyle başlama kararı kişisel bir karardır ve kişisel tercihlere ve sağlık endişelerine dayanmalıdır.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jan 2025 15:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/gune-bir-fincan-kahveyle-baslamak-saglikli-mi-1735822597.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı bir ileri yaş gebeliği için dikkat etmeniz gerekenler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/saglikli-bir-ileri-yas-gebeligi-icin-dikkat-etmeniz-gerekenler-1770</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/saglikli-bir-ileri-yas-gebeligi-icin-dikkat-etmeniz-gerekenler-1770</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda dünya genelinde 35 yaşından sonra ilk kez anne olanların sayısında artış yaşanıyor. Doğurganlık üzerinde olumsuz etkileri bulunan ileri yaş gebeliklerinin aynı zamanda gebelik sürecinin sağlığı üzerinde de önemli etkileri bulunuyor. Sağlıklı bir gebelik için doğru önlemler alındığında, ileri yaşta gebeliklerin başarılı bir şekilde tamamlanmasının mümkün olduğunu belirten Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Miraç Özalp, “Uzman görüşü ve erken tarama testleri, anne ve bebek sağlığı açısından kritik öneme sahip” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son yıllarda dünya genelinde&nbsp;35 yaşından sonra ilk kez anne olanların sayısında artış yaşanıyor. <strong>Doğurganlık üzerinde olumsuz etkileri bulunan ileri yaş gebeliklerinin aynı zamanda gebelik sürecinin sağlığı üzerinde de önemli etkileri bulunuyor.&nbsp;</strong>Sağlıklı bir gebelik için doğru önlemler alındığında, ileri yaşta gebeliklerin başarılı bir şekilde tamamlanmasının mümkün olduğunu belirten&nbsp;<span style="font-family:’aptos’">Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Miraç Özalp, “</span>Uzman görüşü ve erken tarama testleri, anne ve bebek sağlığı açısından kritik öneme sahip” dedi.&nbsp;</strong></p>

<p>Son yıllarda ilk bebek için 35 yaş ve sonrasını tercih eden anne adaylarının sayısı oldukça yüksek. 35 yaş ve üzerindeki anne yaşı, ”ileri anne yaşı” olarak kabul ediliyor ve bu eğilim, kadınların artan eğitim düzeyi, yüksek istihdam oranları ve güvenilir doğum kontrolüne erişiminin bir sonucu olarak öne çıkıyor. Bununla beraber kadınların doğurganlık kapasitesi 32 yaşından sonra kademeli olarak azalmaya başlıyor. Bu düşüşün temel nedeni ise doğrudan yaşa bağlı olarak oosit (yumurta hücresi) sayısının azalması ve oositlerin kalitesinin düşmesi. Yaş ilerledikçe oositlerde bölünme hataları artıyor böylece gebelik şansı azalabiliyor. Ayrıca sigara içme, çevresel faktörler, bazı tıbbi ve cerrahi müdahaleler de oosit kalitesini ve yumurtalık rezervini olumsuz etkileyebiliyor.</p>

<p><strong>İleri yaş gebeliklerde anne kadar bebekte risk altında&nbsp;</strong></p>

<p>İleri anne yaşının, sadece doğurganlık üzerinde değil, aynı zamanda gebelik sürecinin sağlığı üzerinde de önemli etkileri bulunduğuna dikkat çeken&nbsp;<strong>Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Miraç Özalp</strong>, maternal yaşın artmasıyla başta hipertansiyon ve diyabet olmak üzere kanser, obezite, kardiyovasküler, renal ve otoimmün hastalıklar gibi tıbbi durumların sıklığının artabileceğini belirtti. Özalp’e göre erken gebelik kaybı, ektopik gebelik, çoğul gebelik, plasental problemler ve artmış sezaryen oranları da bu yaş grubu gebelerde daha sık karşılaşılan problemler arasında yer alıyor. İleri yaş gebelikler, aynı zamanda anne kadar bebekler için de bazı problemlerin gelişme riskini artırıyor. Down sendromu gibi kromozomal anomaliler, yapısal malformasyonlar, düşük doğum ağırlığı, erken doğum ve ölü doğum riski anne yaşının artmasıyla birlikte daha sık karşılaşılan problemlerin başlıcaları arasında yer alıyor. İleri anne yaşı ve buna bağlı gelişme ihtimali artan problemler, bu dönemki gebelikleri, yüksek riskli gebelik sınıfına sokabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Erken tarama testleri hayati öneme sahip</strong></p>

<p>Hal böyle olunca bu yaş grubundaki kadınların sağlıklı bir gebelik süreci geçirebilmeleri açısından, gebelik öncesi dönemde bir perinatoloji veya kadın doğum uzmanından danışmanlık almaları, uygun bir vücut kitle indeksine sahip olmaları, sigara ve alkolden uzak durmaları ve folik asit takviyesi almaları oldukça önem kazanıyor. Gebelik elde edilince, fetal kromozomal ve genetik hastalıkların taranmasının ve tanınmasında kullanılan testler ve işlemler hakkında gebelerin bilgilendirilmesinin gerektiği vurgulayan Özalp şu noktaların altını çizdi: “Bebeğin sağlık durumu ve gelişebilecek yapısal problemlerin tespiti açısından, 11-14 hafta ve 18-23 hafta arasında ultrason taramalarının bir perinatoloji uzmanı tarafından yapılması oldukça önemlidir. Bu yaş grubundaki gebeler, artmış preeklampsi riski nedeniyle düşük doz aspirin profilaksisi ve artmış venöz tromboemboli riski nedeniyle düşük molekül ağırlıklı heparin profilaksisi açısından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Aynı zamanda 24-28.haftalarda yapılan gestasyonel diyabet taraması, ek risk faktörlerinin bulunduğu hastalarda daha erken bir dönemde yapılabilir. Sağlıklı bir gebelik için doğru önlemler alındığında, ileri yaşta gebeliklerin başarılı bir şekilde tamamlanması mümkün. Bunun içinse uzman görüşü ve erken tarama testleri, anne ve bebek sağlığı açısından kritik öneme sahiptir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jan 2025 15:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2025/01/saglikli-bir-ileri-yas-gebeligi-icin-dikkat-etmeniz-gerekenler-1735822355.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Balkabağı&#039;nın 8 Mucize Faydası!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/balkabaginin-8-mucize-faydasi-1752</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/balkabaginin-8-mucize-faydasi-1752</guid>
                <description><![CDATA[Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Edagül Kopuz “Günümüzde birçok ülkede anti-inflamatuar, antioksidan, antiviral ve antidiyabetik özellikleri nedeniyle ilaç olarak kullanılmakta olan balkabağı, besleyici içeriği ve sağlık üzerindeki olumlu etkileri sayesinde diyetimizde mutlaka yer alması gereken bir besindir. Onu doğru besinlerle birlikte tüketmek, vücudun ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineralleri daha etkili bir şekilde almamızı, faydalarından en üst düzeyde yararlanmamızı sağlar” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Edagül Kopuz, balkabağı ile gelen 8 önemli faydayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Edagül Kopuz</strong> “Günümüzde birçok ülkede anti-inflamatuar, antioksidan, antiviral ve antidiyabetik özellikleri nedeniyle ilaç olarak kullanılmakta olan balkabağı, besleyici içeriği ve sağlık üzerindeki olumlu etkileri sayesinde diyetimizde mutlaka yer alması gereken bir besindir. Onu doğru besinlerle birlikte tüketmek, vücudun ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineralleri daha etkili bir şekilde almamızı, faydalarından en üst düzeyde yararlanmamızı sağlar” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Edagül Kopuz, balkabağı ile gelen 8 önemli faydayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Bağışıklık sistemini güçlendirir</strong></p>

<p>Balkabağı, içerdiği C vitamini sayesinde, kış aylarında artan hastalıklar karşısında vücudun bağışıklığını güçlendirir. Balkabağına karabiber, zencefil, zerdeçal gibi baharatlar eklemek balkabağındaki beta-karotenin vücutta emilimini artırır. Böylece cildin yenilenmesini sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıkların riskini azaltarak, vücuda direnç kazandırır. Balkabağı antioksidan özellikleri sayesinde serbest radikalleri temizler, vücudu hastalıklara karşı korur.&nbsp;</p>

<p><strong>Kilo kontrolüne yardımcı olur</strong></p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Edagül Kopuz “Balkabağı, 100 gramında sadece 26 kalori içeriği ile diyet yapanlar için ideal bir sebzedir. Yüksek lif yapısı sayesinde tok tutar, sindirim sistemini düzenler ve kilo kontrolüne yardımcı olur. Balkabağına tarçın ve zencefil gibi baharatlar eklemek, hem sindirimi destekler hem de metabolizmayı hızlandırarak, kış aylarında vücudun daha hızlı çalışmasına yardımcı olur” diyor.</p>

<p><strong>Cilt sağlığını destekler</strong></p>

<p>Balkabağı cildin daha sağlıklı ve parlak görünmesini desteklerken antioksidan özellikler cilt yaşlanmasını geciktirir, kırışıklıkların oluşumunu engellemeye yardımcı olur. Balkabağını yağlar (zeytinyağı, avokado yağı, hindistancevizi yağı) ile birlikte tüketmek, içeriğindeki beta-karotenin vücutta daha iyi emilmesini sağlar. Zeytinyağı veya avokado yağı ile pişirilen balkabağı, A vitamini emilimini artırarak hem göz hem cilt sağlığına büyük katkı sağlar.&nbsp;</p>

<p><strong>Sindirim sistemini düzenler</strong></p>

<p>Yüksek lif içeriği sayesinde balkabağı, sindirim sistemini düzenler ve kabızlık gibi sorunları önler. Aynı zamanda mideyi rahatlatır, bağırsak hareketlerini hızlandırarak sindirim sürecini iyileştirir. Protein kaynakları (tavuk, yumurta, mercimek) ile tüketildiğinde öğünleri daha doyurucu hale getirir.</p>

<p><strong>Kış depresyonuna karşı korur</strong></p>

<p>Balkabağı, içerdiği triptofan adlı amino asit sayesinde ruh halini iyileştirici etkiye sahiptir. Triptofan, vücutta serotonin üretimini artırarak depresyon belirtilerini hafifletir. Bu, kış depresyonuna karşı olumlu bir etki sağlayabilir.</p>

<p><strong>Kemikleri güçlendirir</strong></p>

<p>Balkabağı, kalsiyum açısından zengin olan süt ve yoğurt ile beraber tüketildiğinde kemik sağlığını güçlendirir. Kalsiyum, kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur, osteoporoz gibi hastalıkların önlenmesinde önemli bir rol oynar.&nbsp;</p>

<p><strong>Kalbi korumaya yardımcı olur</strong></p>

<p>İçeriğindeki potasyum, kalp sağlığını korumada önemli rol oynar. Potasyum, kan basıncını düzenler, kalp krizi ve inme riskini azaltır. Ayrıca, sağlıklı yağlarla birlikte kalp dostu beslenmeyi destekler.</p>

<p><strong>Hormon dengesini destekler&nbsp;</strong></p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Edagül Kopuz “Balkabağındaki çinko, hormon dengesinin korunmasına yardımcı olur. Özellikle kadınlarda adet döngüsünü düzenlemeye ve ciltteki hormon kaynaklı sorunları azaltmaya yardımcı olabilir” diyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Dec 2024 01:23:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/balkabaginin-8-mucize-faydasi-1734906371.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaygıyı azaltmaya yardımcı 9 etkili öneri!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kaygiyi-azaltmaya-yardimci-9-etkili-oneri-1737</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kaygiyi-azaltmaya-yardimci-9-etkili-oneri-1737</guid>
                <description><![CDATA[Modern çağın koşuşturmacalı hayatında çevremizde kaygıyı artıran ya da doğrudan kaygıya yol açan pek çok etken var. Ancak dikkat! Kontrol edilemeyen, aşırı kaygı (anksiyete); tansiyonu yükseltmesinden sindirim sorunlarına, bağışıklığı düşürmesinden depresyona dek sağlığa ciddi zararlar verebiliyor. Günümüzde yoğun kaygı yaşayanların sayısının her geçen gün arttığını belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Nida Koca, kaygının hayatımızın bir parçası olmakla birlikte, aşırı ve kontrol edilemez düzeye ulaştığında ise kişinin gerek yaşam konforunu gerekse sağlığını son derece olumsuz etkilediğini vurguluyor. Bazı basit ama etkili önlemlerle kaygının yol açtığı olumsuz etkileri azaltmanın mümkün olabileceğini belirten Koca, yine de başarılı olunamazsa mutlaka uzman desteği alınması gerektiğini söylüyor. Uzman Klinik Psikolog Nida Koca, kaygıyı azaltmaya yardımcı 9 etkili önlemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Modern çağın koşuşturmacalı hayatında çevremizde kaygıyı artıran ya da doğrudan kaygıya yol açan pek çok etken var. Ancak dikkat! Kontrol edilemeyen, aşırı kaygı (anksiyete); tansiyonu yükseltmesinden sindirim sorunlarına, bağışıklığı düşürmesinden depresyona dek sağlığa ciddi zararlar verebiliyor. Günümüzde yoğun kaygı yaşayanların sayısının her geçen gün arttığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Nida Koca,</strong>&nbsp;kaygının hayatımızın bir parçası olmakla birlikte, aşırı ve kontrol edilemez düzeye ulaştığında ise kişinin gerek yaşam konforunu gerekse sağlığını son derece olumsuz etkilediğini vurguluyor. Bazı basit ama etkili önlemlerle kaygının yol açtığı olumsuz etkileri azaltmanın mümkün olabileceğini belirten Koca, yine de başarılı olunamazsa mutlaka uzman desteği alınması gerektiğini söylüyor. Uzman Klinik Psikolog Nida Koca, kaygıyı azaltmaya yardımcı 9 etkili önlemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Nefes egzersizi yapın</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Nefes egzersizi düşüncelerimizi ve duygularımızı olumlu etkilerken, kaygının yol açtığı fiziki sorunları azaltmada da önemli rol oynar. Nefes egzersizlerini gevşeme ve kaygı yönetimi için düzenli olarak uygulayabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Nida Koca doğru nefes egzersizine yönelik şu önerilerde bulunuyor: “Rahat ettiğiniz bir pozisyonda olun. Burnunuzdan derin bir nefes alın. Derin nefes alırken göğsünüzü değil karnınızı şişirin. Nefesinizi 2-3 saniye tutun ve yavaşça ağzınızdan bırakın. Nefesinizin boşaldığından emin olduktan sonra yeniden tekrarlayın. Rahatladığınızı hissedene kadar bu nefes egzersizini yapabilirsiniz. Günde toplam 20 dakika-1 saat arasında yapılması uygundur. İş yerinde, okulda ya da sokakta yürürken günlük işleyişiniz aksamadan yapacağınız nefes egzersizi ile kaygınızı azaltabilirsiniz” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Beslenme düzeninizi gözden geçirin</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaygı bozukluğu yaşıyorsanız aşırı şekerli, yağlı ve fazla fast-food içeren beslenme tutumundan uzak durmalısınız. Beslenme düzenimize dikkat etmemiz, dengeli ve yeterli beslenme rutini oluşturmamız vücudumuzun ihtiyaç duyduğu ve psikolojik sağlığımız için de oldukça önemli olan vitaminlerin/ minerallerin eksikliği riskini aza indirecek ve kaygı bozukluğunu da içeren çeşitli psikolojik rahatsızlıklardan korunmamızda fayda sağlayacaktır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Kas egzersizleri yapın</strong></li>
</ul>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Nida Koca “Kaygı sorunu yaşayan kişilerde kas ağrılarına ve gerginliklerine sıklıkla rastlarız. Bu ağrılar bireyin günlük hayatında rahatsızlık hissettirir, yaşam kalitesini düşürür. Bu nedenle gün içerisinde vücudunuzu rahatlatıcı ve kaslarınızı gevşetici kolay kas egzersizleri yaparak fiziksel ve duygusal gerginliğinizi, beraberinde stresi ve kaygıyı da azaltabilirsiniz. Ancak geçmişte yaşanmış kas spazm ya da kas problemi varsa kas egzersizlerini uygulamadan önce mutlaka doktora danışmak gerekir” diyor.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Yeterli ve kaliteli uyuyun</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Uyku ve kaygı bozukluğu arasında önemli bir ilişki vardır. Kaygı, uyku düzeniniz üzerinde negatif etki ederken, uyku düzeninin bozuk olması da kaygılı hissetmenize sebep olur. Uykuyla ilgili rutinler oluşturmak, uyku hijyenine dikkat etmek (örneğin; uyuduğunuz odanın karanlık olması, çok sıcak olmaması, uyumadan en az bir saat önce cep telefonu, tablet, tv, bilgisayardan uzak durmak, esneme hareketleri yapmak vb) kaygınızın önlenmesinde önemli bir yere sahip. Kendinize belirli uyuma ve uyanma saatleri koyup yeterli uykuyu aldığınızdan emin olun. Bunu bir yaşam biçimi haline getirmek uzun vadede hayatınıza pozitif etki edecektir.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Düzenli egzersiz yapın&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Yapılan birçok araştırma göstermektedir ki; düzenli yapılan egzersiz fiziksel sorunlar kadar psikolojik sorunlara karşı da büyük fayda sağlıyor. Spor denildiğinde akıllara spor salonlarında geçirilen uzun saatler gelse de aslında düşük düzeydeki egzersizin bile kaygıyı azaltıcı etkisi var. Kaygınızı azaltmak için, haftada en az üç gün 45’er dakika yürüyüş yaparak egzersizin hem fiziksel hem de psikolojik sağlığınız için olumlu etkilerinden faydalanabilirsiniz.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Alkol ve madde kullanımından uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Nida Koca “Erken yaşlarda alkol kullanımı ve madde kullanımı ile artan anksiyete riskini içeren çok sayıda araştırma vardır. Kaygılı bireylerin alkol/madde kullanımında ilk amacı kaygılı oldukları anda kendilerini rahatlatmak olsa da uzun vadede bakıldığında kaygıyı daha çok arttırdığı hatta bu durumun alkol/madde bağımlılığına sebebiyet verdiği gözlemlenmiştir. Alkol madde kullanımı anlık gevşeme sağlıyor gibi dursa da uzun vadede kaygı bozukluğunuz üzerinde ciddi bir risk faktörüdür” diyor.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Kafein tüketiminde aşırıya kaçmayın&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Yapılan çalışmalarda; kahve ve çay gibi içeceklerde bulunan kafeinin aşırı tüketiminin kaygıyı arttırdığı gözlemlenmiştir. Yüksek doz kafeinin yol açtığı kalp ritminde hızlanma ve titreme yüksek anksiyetenin hissettirdiği fiziksel semptomlarınızı arttırabilir ve bu durum var olan kaygınızın daha da şiddetlenmesine sebep olabilir. Özellikle kaygı bozukluğu yaşıyorsanız kafein tüketimini kısıtlamayı ve yüksek doz alımlardan uzak durmanız gerektiğini unutmamalısınız.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Kabuğunuza çekilmeyin</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Zaman zaman hayatımızda tek başımıza vakit geçirmek isteyebiliriz bu çok doğal bir ihtiyaçtır fakat psikolojik olarak zorlandığımız zamanlarda bazen bu durum bir kaçınma davranışı haline gelebilir. Bazı psikolojik rahatsızlıklarda sosyalleşme ne kadar zorlayıcı da olsa ailenizden, partnerinizden, arkadaşlarınızdan sosyal destek almak sandığınızın aksine rahatlatıcı bir etki verecektir. Sevdiklerinizle geçirdiğiniz kaliteli vaktin kaygılarınızın önüne geçmesine izin verin.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Sanatın özgür alanından yararlanın</strong></li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Nida Koca “Duyguları sözel ya da sözel olmayan yollarla ifade etmenin, fiziksel ve psikolojik sağlık üzerinde pozitif etkileri olduğu bilinmektedir. Sanatı bu konuda aktif kullanmak yaratıcılığınızı geliştirirken kaygınızı da azaltacaktır. Tamamen duygularınızı yansıttığınız bol renk içeren resimler çizmek, kaygıyı azaltan müzikler seçmek, baskılardan kurtulup rahatça dans etmek, kilin size verdiği sonsuz yaratıcılık hakkını değerlendirmek kaygılarınızı azaltacak ve kendinizi çok daha özgür hissetmenize sebep olacaktır” diyor.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Dec 2024 17:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/kaygiyi-azaltmaya-yardimci-9-etkili-oneri-1734098638.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sanal Kumar Oynama Davranışı Ergenlik Yaşında Görülmeye Başlandı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sanal-kumar-oynama-davranisi-ergenlik-yasinda-gorulmeye-baslandi-1736</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sanal-kumar-oynama-davranisi-ergenlik-yasinda-gorulmeye-baslandi-1736</guid>
                <description><![CDATA[Prof. Dr. Göğcegöz, internetin yaygınlaşması ile birlikte, eskiden daha çok erişkinlerde casino gibi ortamlarda oynanan oyunlar artık daha küçük yaştaki bireylerde bile sanal oyunlara ve hatta çevrim içi kumar oynama davranışlarına dönüştüğünü ve bu bozukluğun ev dahil her ortamda sürdürülmesine neden olduğunu vurguluyor. Prof. Dr. Göğcegöz ‘’Sanal kumar bağımlılığı olan bireyler sanal kumar oyunlarında aynı hazzı almak için giderek daha fazla parayla kumar oynar, bu davranışı kontrol etmekte ve bırakmakta zorlanır, kaybettiği paraları kazanmak için kumar oynar hatta bu davranışı sıkıntıyı baş etme yolu olarak görür. Bu bireyler diğer ilgi alanlarını kaybeder, aile ve sosyal ilişkilerden uzaklaşır, iş ve okul gibi sorumluluklarını yerine getiremezler.’’ şeklinde konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><strong>Peki Kimlere Kumar Bağımlılığı Tanısını Koyabiliriz?</strong></p>

<p>Psikiyatride kullanılan Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabına göre (DSM-5) 12 ay boyunca aşağıdakilerden 4 maddenin olması yeterli.</p>

<ul>
	<li>Aynı hazzı alabilmek için giderek daha çok parayla kumar oynama</li>
	<li>Kumar oynamayı bırakma ya da kontrol altına alma girişimleri sırasında sıkıntılı olma</li>
	<li>Sonuç alınamayan kumar oynamayı kontrol etme veya  bırakma çabaları </li>
	<li>Kumar oynama üzerinde (geçmiştekini telafi, yeni kumar tasarıları vs)  düşünüp durma</li>
	<li>Sıkıntıyla başetmek için kumar oynama</li>
	<li>Kumarda kaybettiği paraları tekrar kazanma yolu olarak kumar oynama</li>
	<li>Kumar oynadığını gizlemek için yalan söyleme</li>
	<li>Kumar oynama sebebiyle sosyal, mesleki, ailevi ilişkilerinin bozulması</li>
	<li>Kumar oynadığı için düştüğü maddi sıkıntı sebebiyle başkalarından borç alma.</li>
</ul>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Prof. Dr. Göğcegöz kumar bağımlılığında bireyin farkındalık döneminin önemli olduğunu vurgulayarak bağımlılığın bir hastalık olduğunu ve kendi başına çözemeyeceği mesajını uygun şekilde vermek için ailelerin destekleyici olması gerektiğinin altını çizdi.  ‘’Burada önemli olan ailelerin kumar bağımlısı olan bireye maddi destek vermeleri değil tedavi için yanında olmalarıdır. Unutmayın tüm borçlarını ödeyerek desteklediğinizi düşündüğünüz hastaya aslında yeni kumar sayfaları açarsınız.’’ şeklinde sözlerine devam etti.<strong> </strong></p>

<p> </p>

<p>Bu bozukluğun tedavisi; psikofarmakoterapi (ilaç tedavisi), dirençli olgularda derin Transmanyetik Uyarım (Deep TMS), psikoterapi (motivasyonel görüşme teknikleri, bilişsel davranışçı terapi vs) aileninde tedaviye dahil edildiği bir tedavi programı ile olumlu sonuçlar alınmaktadır.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Dec 2024 17:03:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/sanal-kumar-oynama-davranisi-ergenlik-yasinda-gorulmeye-baslandi-1734098633.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ağrısız sarılık kanser habercisi olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/agrisiz-sarilik-kanser-habercisi-olabilir-1734</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/agrisiz-sarilik-kanser-habercisi-olabilir-1734</guid>
                <description><![CDATA[Erken evrelerde belirti vermeyen pankreas kanseri genellikle geç fark edilen bir kanser türü. Ancak günümüzdeki teknolojik gelişmeler sayesinde erken tanının mümkün olduğunu dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Yapay zekâyla yapılan tıbbi kayıt taramaları sayesinde risk altındaki hastalar daha erken tespit edilebiliyor. 65-74 yaş aralığında olanlar, sigara kullananlar, diyabetliler, fazla kilolular ve ailesinde pankreas kanseri öyküsü bulunan kişilerin yapay zekâyla sıkı takibi, hastalığın erken dönemde yakalanma şansını artırdığı için çok önemli” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p> </p>

<p>Tümörün pankreas içindeki yerleşimine göre kişide farklı belirtiler gözlemlenebildiğini ancak en önemli noktanın ağrısız gelişen sarılık olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Bu durum, pankreas kanseri açısından önemli bir klinik bulgudur. Pankreasın baş kısmına oturmuş bir tümör sarılık, ciltte kaşıntı, hazımsızlık ve kilo kaybı yakınmaları ile kendini gösterirken, pankreasın gövdesine yerleşen tümörler daha çok karın ve sırt ağrısı yakınmalarına neden olabilir. Kuyruk bölgesindeki tümörler ise herhangi bir şikâyete yol açmadan sinsi bir şekilde büyüyebilir” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p><strong>Gelişmeler umut vadediyor</strong></p>

<p>Günümüzde erken evrede tanı konulan hastalarda yeni gelişmelerle cerrahi tedavi ve kür şansının daha yüksek olduğunu vurgulayan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Son dönemde pankreas kanseri tedavisinde özellikle immünoterapiler, hedeflenebilen tedavi seçenekleri ve erken teşhis yöntemleri başarı oranı açısından gelecek vadediyor” şeklinde konuştu.</p>

<p> </p>

<p><strong>Erken tanı ve kişiselleştirilmiş tedavi ile kanseri atlatmak mümkün</strong></p>

<p>Cerrahi tekniklerdeki son gelişmeler, dikkatli hasta seçimi ve gelişen minimal invaziv yöntemler sayesinde daha iyi bir noktaya ulaşılmış olsa da çoğu hastanın ilerleyen evrelerde hekime başvurduğunu belirten Prof. Dr. Sedat Karademir, “Kanserin ilerlediği dolayısıyla cerrahinin mümkün olmadığı metastatik hastalarda kemoterapi ve radyoterapi gibi seçeneklerden faydalanılıyor. Oysa riskli hastaların düzenli kontrolü sağlandığında yüksek ihtimalle gelişmiş cerrahi tedavi yöntemlerinden faydalanmak mümkün” dedi.</p>

<p>Hastalığın cerrahi tedavisindeki başarısının; kanserin evresine, tümörün tamamen çıkarılabilir olup olmamasına ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olduğunu söyleyen Karademir, “Bu yüzden her klinik durum için en iyi tedaviyi seçmeye odaklanan, kişiselleştirilmiş ve multidisipliner bir yaklaşım şart. Cerrahinin deneyimli bir ekip tarafından yapılması, ameliyat sonrası komplikasyon oranlarını ve olası diğer riskleri azaltması hastalarda yüksek sağ kalım oranları sağlıyor” bilgilerini verdi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Dec 2024 17:03:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/agrisiz-sarilik-kanser-habercisi-olabilir-1734098610.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her Böbrek Tümörü Kanser Değildir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/her-bobrek-tumoru-kanser-degildir-1733</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/her-bobrek-tumoru-kanser-degildir-1733</guid>
                <description><![CDATA[Erkeklerde daha sık görülen böbrek tümörü her 50 erkekten birinde görülmekle birlikte, teşhis alan ilk 10 kanser arasında yer alıyor. ABD’de yapılan çalışmalarda, her yıl 65 bin yeni hasta böbrek kanseri tanısı alıyor. İdrarda kan görülmesi, kilo kaybı ve iştahsızlık gibi belirtiler böbrek tümörünü işaret edebiliyor. Ancak uzmanlar her böbrek tümörünün kanser olmadığını belirtirken, doğru tedavi yaklaşımlarının çok önemli olduğunu vurguluyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Serdar Aykan, böbrek tümörleri ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Obezite ve sigara kullanımı böbrek tümörü riskini artıyor!</strong></p>

<p>Böbrek kanserlerinin kesin nedeni bilinmemekle birlikte obezite, sigara, mesleki kimyasal madde maruziyeti, böbrekte uzun süreli taş bulunması veya genetik faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Ailesel geçişli bazı hastalarda her iki böbrekte de tümör tespit edilebilmektedir. </p>

<p>Böbrek tümörleri genelde yavaş büyüyen tümörlerdir. Yıllık 0,7 milimetreye kadar büyümektedirler. Boyutu 7 cm olan tümörler 1. evre kanser olarak kabul edilmektedir. </p>

<p>Böbrek tümörlerinde metastaz riski tümörün boyutuna bağlıdır. Eğer böbrek tümörü 4 cm’den küçükse metastaz riski %3-5 arasındadır. Kanser hücrelerinin farklılığına göre böbrek tümörleri çeşitlendirilmektedir. </p>

<p><strong>Böbrekteki her kitle kanser olmayabilir! </strong></p>

<p>Böbrekte kitle oluşumu iyi huylu ya da kötü huylu olabilmektedir. Bulunan her kitle kanser değildir. İyi huylu kitleler kanser riski taşımamakta ve çoğu zaman yayılım yapmamaktadırlar. Yavaş büyüyen iyi huylu kitleler ciddi bir etki oluşturmamaktadır. </p>

<p>Ancak böbrek tümörleri yani kötü huylu olan kitleler, hiç belirti vermeden yıllarca ilerleyebilmektedir. Bu nedenle ultrasonografi (USG) ile uzman doktorların detaylıca tümörü incelemesi kitleyi küçükken yakalamak için önemlidir. Her kanserde olduğu gibi, böbrek kanserinde de erken teşhis hayat kurtarmaktadır.</p>

<p>Böbrek tümörleri ya da kanserler, erken evreler belirgin veya rahatsız edici belirtiye neden olmayabilirler. Pembe, kırmızı veya kola renginde olabilen kanlı idrar, sırt ve bel bölgesinde geçmeyen ağrı, iştahsızlık ve yorgunluk gibi belirtiler daha sonra ortaya çıkabilmektedir. </p>

<p><strong>Böbrek tümörü büyüdükçe görülen böbrek kanseri belirtilerine dikkat!</strong></p>

<ul>
	<li>İdrarda kan (hematüri)</li>
	<li>Sırt ve bel bölgesinde geçmeyen ağrı</li>
	<li>Yanlarda bel bölgesinde şişlik ve kitle varlığı</li>
	<li>Yüksek ateş ve aşırı terleme</li>
	<li>Yorgunluk</li>
	<li>İştah kaybı</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
	<li>Anemi</li>
</ul>

<p><strong>Belirti vermeyebiliyor, tesadüfen tespit ediliyor </strong></p>

<p>Böbrek kanseri genellikle asemptomatik olduğundan yani belirti vermeyebildiği için, tümör çoğunlukla hasta başka bir nedenle tıbbi teste girdiğinde saptanmaktadır. Hastaya yapılan ultrason ve bilgisayarlı tomografi incelemelerinde, hiç farkında olmadığı bir böbrek tümörü, hastalık henüz erken evredeyken tespit edilebilmektedir.</p>

<p>Bilgisayarlı tomogrofi (BT) ve MR taramaları böbrek tümörü teşhisinde kullanılmaktadır. Uzman doktorun daha fazla bilgiye ihtiyaç duyması halinde perkütan biyopsi olarak bilinen yöntem de uygulanmaktadır.</p>

<p><strong>Böbrekteki kitlenin büyüklüğü tedavi şeklini belirliyor </strong></p>

<p>Böbrek tümörü tedavisi cerrahidir. Böbrekteki kitlenin büyüklüğü, lokalizasyonun ve iki böbreğin de sağlık durumu değerlendirilerek böbreğin hepsinin mi yoksa sadece tümörlü kısmının mı alınacağı kararlaştırılmaktadır. Böbrek tümörü cerrahisi laparoskopik ve robot yardımlı yapılabilmektedir. Laparoskopi yani kapalı ameliyatlarda hastada daha az ağrı,  yara yeri izi, kanama daha az, yatış kısa, iyileşme süresi hızlı olmaktadır.  Cerrahiye uygun olmayan yaşlı hastalarda 4 santimden küçük tümörlerde dondurma kriyoterapi ve radyofrekans ablasyon gibi tedavi teknikleri bulunmaktadır. Böbrek tümöründen korunmak için 45 yaşından sonra düzenli check-up ve böbreklere yönelik ultrason yapılması önerilmektedir. </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Dec 2024 17:03:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/her-bobrek-tumoru-kanser-degildir-1734098606.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Omurga pili uygun vakalarda felçli hastalara umut olabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/omurga-pili-uygun-vakalarda-felcli-hastalara-umut-olabiliyor-1732</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/omurga-pili-uygun-vakalarda-felcli-hastalara-umut-olabiliyor-1732</guid>
                <description><![CDATA[Omurga pili olarak bilinen nöromodülasyon pilinin omurga zedelenmesi nedeniyle yürüyemeyen hastalarda kullanıldığını belirten Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kemal Paksoy, aynı zamanda idrarını kontrol edemeyen hastalarda ve   MS hastaları ile ALS hastalarında kullanılabildiğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>‘Maalesef bundan sonraki hayatı felçli olarak devam edecek’ cümlesinin artık değiştiğini dile getiren Op. Dr. Kemal Paksoy, “Artık hastalara farklı bir tedavi protokolü ile yaklaşıyoruz. Bu yaklaşım da Nöromodülasyon pili.” dedi. </strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kemal Paksoy, özellikle felçli hastalarda başarılı sonuçlar sağlayan omurga pili hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>‘Hayatına felçli olarak devam edecek’ cümlesi artık değişti!</strong></p>

<p>Omurga pili olarak bilinen nöromodülasyon pilinin farklı durumlarda kullanılabildiğini dile getiren Op. Dr. Kemal Paksoy , “Omurga zedelenmesi, yüksekten düşme, travma, silahlı yaralanma, ameliyat geçirip ameliyat sonrası yürüyemeyen, idrarını kontrol edemeyen hastalarda ve  Multipl Skleroz hastaları ile ALS hastalarında kullanılabiliyor.” dedi.</p>

<p>Bu hastalarda klasik tedavi yöntemleri ile tedavinin belli bir yere kadar geldiğine dikkat çeken Op. Dr. Kemal Paksoy, “Örneğin trafik kazası sonucu veya başka bir nedenle hasta travma geçiriyor. Acil serviste ilk müdahaleler yapılıyor hemen ameliyata alınıyor. Ameliyatla vida takılıyor ama ‘maalesef bundan sonraki hayatı felçli olarak devam edecek’ deniyor. Bu cümle artık değişti.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Felçli hastalara yeni tedavi protokolü uygulanıyor</strong></p>

<p>‘Felçli hastalar hayatlarının geri kalanını felçli geçirir’ diye bir düşüncenin artık olmadığına vurgu yapan Op. Dr. Kemal Paksoy, “Eskiden ‘felçli hastalar için başka bir tedavi yok’ denilirdi ama artık biz yeni bir tedavi protokolü ile yaklaşıyoruz.” dedi.</p>

<p>Bu yaklaşımın, Nöromodülasyon pili olduğunu ifade eden Op. Dr. Kemal Paksoy, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sinir üzerine yerleştireceğimiz pili biz programlıyoruz. Programladıktan sonra kasların harekete geçmesini sağlıyoruz. Harekete geçen kasları fizik tedaviyle güçlendiriyoruz. Bu süre içerisinde harabiyete uğrayan nöron hücrelerinin yenilemesini (rejenerasyon) sağlamak için kök hücre uyguluyoruz. 3 ayaklı bir tedavi sunuyoruz hastalara. Bu hastalar önceden ‘kesinlikle senin için artık yapacak bir şey yok’ denilen hastalarda yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz.</p>

<p>Yatalak bir hastayı oturur pozisyona getirebiliyorsunuz. Oturur bir hastayı ayakta destekli durur bir pozisyona getirebiliyorsunuz. Yatak içerisinde kendi kendine sadece yukarıya bakan bir hastanın kollarını oynatmaya başlaması, bir zaman sonra oturmaya başlaması, idrar ya da dışkı kaçıran bir kişinin artık kaçırmadan sosyal bir ortamda bulunması ya da destekle beraber ayağa kalkıyor olması insanlar için yaşam konforu için müthiş bir durum.” </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Dec 2024 17:03:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/omurga-pili-uygun-vakalarda-felcli-hastalara-umut-olabiliyor-1734098588.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gönüllülük faaliyetlerine katılmak mutluluk seviyesini artırıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/gonulluluk-faaliyetlerine-katilmak-mutluluk-seviyesini-artiriyor-1731</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/gonulluluk-faaliyetlerine-katilmak-mutluluk-seviyesini-artiriyor-1731</guid>
                <description><![CDATA[Gönüllülük faaliyetlerinin bireylerin mutluluk düzeyini artırmada etkili olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, başkalarına yardım etmenin dopamin ve oksitosin salgılanmasını tetiklediğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>Gönüllülüğün genel mutluluk seviyesini artırdığına, hem psikolojik hem de sosyal birçok faydası olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, gönüllülük faaliyetleri sırasında karşılaşılan zorlukların tükenmişliğe yol açabileceği konusunda ise uyardı: “Bu süreçte zorluklarla karşılaşmak da olasıdır. En iyisi değil, en mükemmeli değil olduğu kadarını yapabilmek de kendi sınırlarımızı anlamak üzerine güzel bir fırsat sunacaktır.”</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 5 Aralık Dünya Gönüllüler günü dolayısıyla, gönüllülük faaliyetlerine katılmanın ruh sağlığına etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Bireysel mutluluğun anahtarı: Gönüllülük…</strong></p>

<p>Gönüllülük faaliyetlerinin bireylerin mutluluk düzeyini artırmada oldukça etkili olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Araştırmalar, başkalarına yardım etmenin beyinde ‘iyi hissetme’ hormonu olan dopamin ve oksitosin salgılanmasını tetiklediğini gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Gönüllülüğün kişinin anlamlı bir yaşam hissi geliştirmesine katkı sağladığını ve bunun da genel mutluluk seviyesini artırdığını aktaran Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Kendini topluma yararlı hissetmek, özsaygıyı güçlendirir ve yaşam doyumunu artırır. Bireysel mutluluğu sağlar. Bireylerin sosyal bağlarını güçlendirir ve aidiyet duygusunu pekiştirir. Başkalarının zorluklarını anlamak, empati becerisini artırır. Zamanını başkalarına yardım ederek geçiren bireyler, daha düşük stres seviyeleri ve daha az kaygı bildirmektedir. Özellikle yalnız bireylerde gönüllülük, sosyal izolasyonu azaltarak depresyon riskini düşürebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her yaşta psikolojik fayda sağlayabiliyor…</strong></p>

<p>Yaş gruplarına göre gönüllülük faaliyetlerinin farklı etkileri olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Gençler ve ergenlerde sosyal becerilerin gelişmesi, sorumluluk duygusunun artması ve özgüven kazancı sağlar. Özellikle bu yaşlar özgüven geliştirmek için oldukça önemli yaşlardır. 30 yaş üstü bireylerde anlam arayışına katkıda bulunur ve stresle baş etmede yardımcı olabilir. Öz tamamlanma hissine destek olur. Yaşlı bireylerde yalnızlık duygusunu azaltır ve zihinsel sağlığı korumaya destek olur. Kişinin oryantasyonunu zihnini kuvvetlendirir. Aynı zamanda yaşamın son evresinde anlam ve katkı hissi sağlar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Süreklilik, gönüllülüğün psikolojik faydalarını artırıyor…</strong></p>

<p>Gönüllülük faaliyetlerinden en fazla faydayı sağlamak için önerilerde de bulunan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, şunları söyledi:</p>

<p>“Tutkulu olduğunuz bir alan seçin. İlginizi çeken bir konu üzerinde çalışmak, sürecin daha tatmin edici olmasını sağlar. Kendi sınırlarınızı ve duygusal dayanıklılığınızı bilmek, daha verimli bir gönüllülük süreci yaşamanıza yardımcı olur. Fazla sorumluluk alarak tükenmişlik yaşamamak için küçük görevlerden başlamak önemlidir. Sürekliliği sağlamak, gönüllülüğün psikolojik faydalarını artırır. Deneyimlerinizi paylaşmak, sosyal bağlar kurmanıza yardımcı olur. Ortak alan oluşturur.”</p>

<p><strong>Gönüllülük faaliyetleri sırasında karşılaşılan zorluklar tükenmişliğe yol açabilir!</strong></p>

<p>Gönüllülük sırasında bireylerin, zor durumlarla karşılaşabileceğine ve bu durumların psikolojik yük oluşturabileceğine vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Sürekli zorlayıcı hikayeler dinlemek, tükenmişliğe yol açabilir. Bu durumda, duygusal sınırlamalar koymak ve kişisel bakım uygulamalarına önem vermek önemlidir.” uyarısında bulundu.</p>

<p>Gönüllülük gruplarında deneyimleri paylaşmanın ve destek almanın, duygusal yükü azaltabileceğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, zorluklarla baş edemediğini hisseden bireylerin, bir terapistten destek alarak süreci daha sağlıklı bir şekilde yönetebileceklerini hatırlattı ve sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Gönüllülük faaliyetleri bireylerin hem kendileri hem de toplum için anlamlı katkılar sunmasını sağlar. Ancak bu süreçte zorluklarla karşılaşmak da olasıdır. Duygusal dayanıklılığı artıracak adımlar atarak ve destek alarak gönüllülüğün faydalarından iyi şekilde yararlanmak mümkündür. En iyisi değil, en mükemmeli değil olduğu kadarını yapabilmek de kendi sınırlarımızı anlamak üzerine güzel bir fırsat sunacaktır.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Dec 2024 23:29:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/gonulluluk-faaliyetlerine-katilmak-mutluluk-seviyesini-artiriyor-1733430580.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlaç kullanımında kafein tüketimine dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/ilac-kullaniminda-kafein-tuketimine-dikkat-1729</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/ilac-kullaniminda-kafein-tuketimine-dikkat-1729</guid>
                <description><![CDATA[Kafeinin ilaçların etkilerini şiddetlendirerek yan etkilerin ve toksisitenin artmasına yol açabilen bir uyarıcı olduğunu belirten Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Zeynep Güneş Özünal, özellikle bazı ilaçların kafein tüketimi ile birleştirilmemesi gerektiğini vurguladı. Antidepresan, hipertansiyon ve kalp hastalıkları gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan bazı ilaçların kafein ile etkileşimleri olabileceği uyarısında bulunan Özünal, bu tür ilaçları kullanan hastaların kafein alımını sınırlaması veya kısıtlaması gerektiğini söyledi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Zeynep Güneş Özünal, 5 Aralık Türk Kahvesi Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada kafein tüketiminde dikkat edilmesi gerekenlere ilişkin değerlendirmede bulundu.</p>

<p>Doç. Dr. Zeynep Güneş Özünal, kafeinin dünyanın en popüler stimulant maddelerinden biri olduğunu belirterek “Kakao çekirdekleri ve çay yaprakları da dahil olmak üzere 60’tan fazla farklı bitki türü doğal olarak değişen derecelerde kafein içerir. Kafein, yapraklar, çekirdekler ve meyveler de dahil olmak üzere çeşitli bitki kısımlarında bulunabilir. Kafein bulunduğu yere bağlı olarak farklı isimler alabilir. Örneğin çay bitkilerindeki tein, mate bitkilerindeki matein gibi. Doğal olarak oluşan kafeinin yanı sıra laboratuvarlarda yapay olarak da üretilebilir” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kafein tüketince vücudumuzda neler olur?</strong></p>

<p>Kafein tüketiminin vücudumuzdaki etkilerini anlatan Özünal, “Kafeinin vücutta ilgili reseptör dediğimiz almaçlara bağlanması, uyuşukluğun geçici olarak giderilmesine neden olur ve bu nedenle kafein tükettiğimizde kendimizi geçici olarak daha uyanık hissederiz. Akciğerde düz kasların gevşemesiyle solunum yollarında hava yolları açılır, bağırsak hareketlerini arttırabilir, mide asidi salgılanmasını arttırır. Fazla miktarda alındığında&nbsp;uykusuzluğa, kalpte çarpıntıya ve kan basıncında yüksekliğe neden olabilir. Kalsiyum emilimini azaltır. Kronik alımda kemik yoğunluğunu azaltıcı yönde etki gösterebilir” dedi.</p>

<p><strong>Kemik yoğunluğunu olumsuz etkileyebilir!</strong></p>

<p>Kafein tüketiminin bazı kişilerde olumsuz etkilere yol açabileceğini belirten Özünal, “Ülseri olan hastalarda şikayetlerin artmasına neden olabilir.&nbsp;Osteoporoz hastalarında özellikle de kalsiyum alımı düşükse kemik yoğunluğunu olumsuz etkileyebilir. Kan basıncında artışa, kalp hızında artışa neden olabilir” uyarısında bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Çocuklar tüketmemeli, hamilelerde kafein alımı 300 mg altında olmalı!</strong></p>

<p>Genel olarak herhangi bir olumsuz sağlık etkisinden kaçınmak için sağlıklı bir yetişkinin günlük kafein alımının 400 mg ile sınırlandırmasının önerildiğini belirten Özünal, “Bir fincan Türk kahvesinde 60-65 mg kafein bulunmaktadır.&nbsp;Çocukların kafeinin etkilerine karşı yetişkinlerden daha hassas olabileceğine dair bazı çalışmalar bulunmaktadır. Güvenli bir doz belirlenmemiş olmasına rağmen, çocuklar kilogram vücut ağırlığı başına 2,5 mg’dan fazla kafein almamalıdır. Yani 20-25 kg’dan hafif bir çocuk için bir fincan Türk kahvesi fazla olabilir. Gebelerde&nbsp;Dünya Sağlık Örgütü’ne göre,&nbsp;alınan kafein miktarı günde 300 mg’ın altında olmalıdır” dedi.</p>

<p><strong>Kafein zehirlenmesine yol açabilir&nbsp;</strong></p>

<p>Aşırı tüketimin uykusuzluk, huzursuzluk ve bazen kas kasılmaları gibi bir dizi belirtiye neden olabileceği uyarısında bulunan Özünal, “Kandaki 80 mg/ml kafein konsantrasyonunun ölümcül olduğu bildirilmiştir. Kafein zehirlenmesinin nadir görülmesine rağmen, kafeinin farklı reseptör türlerini etkileme kabiliyeti göz önüne alındığında zamanında tedavi edilmez ise potansiyel olarak ölüme bile neden olabileceği bilinmektedir” diye konuştu.</p>

<p><strong>Bu ilaçlar kullanılırken kafein tüketimine dikkat!</strong></p>

<p>Potansiyel olarak tehlikeli etkileşimler nedeniyle kafein tüketimi ile birleştirilmemesi gereken ilaçlar bulunduğunu vurgulayan Özünal, “Kafein, bu ilaçların etkilerini şiddetlendirerek ilacın etkilerin ve toksisitenin artmasına yol açabilen bir uyarıcıdır. Kafein ile alkol, kalp damar hastalıklarında, nöropsikiyatrik hastalıklarda kullanılan bazı ilaçlar potansiyel olarak etkileşime girebilir. Bu ilaçları kullanan hastalar, etkinliğin azalmasını veya tehlikeli sağlık sonuçlarını önlemek için kafein alımını sınırlamalı veya kesmelidir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda (DEHB) kullanılan ilaçlar ile birlikte kullanıldığında kaygıya ve kalp hızında artışa neden olabilir.&nbsp; Bu ilaç gruplarını kullanan bireylerin hekimlerine danışarak ilaç etkisinin kafein yan etkilerinin değerlendirilmesi uygun olabilir” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Kafeinin birçok hastalıkta etkisi araştırıldı</strong></p>

<p>Kafeinin çok sayıda hastalıkta etkisine dair araştırmalar yapıldığını belirten Özünal, “Diyabet hastalarında glukoz metabolizmasına olumlu etkisini destekleyen çalışmalar vardır. Kahvenin mide bağırsak ve karaciğer kanserlerinden ve koruyucu etkisine ilişkin kanıtlar bulunmaktadır.&nbsp; Beyin ilişkili hastalıklarda da etkisi incelenmiştir.&nbsp; Parkinson hastalığının tedavisinde kafeinin mekanizmasına benzer etkisi olan bir ilaç ABD’de&nbsp;5 yıl kadar önce onaylandı. Göz içi basıncı artışı, Alzheimer, atopik dermatit, apne ve Tip II Diyabet gibi farklı hastalık risklerini hafifletebileceğine dair çalışma sonuçları bulunmaktadır” dedi.&nbsp;</p>

<p>Diğer farmakolojik etkisi olanlar gibi kafein için de dozun önemli olduğunu vurgulayan Özünal, “Günde 1-2 kahvenin bir karaciğer kanseri türü olan hepatoselüler kanserden yüzde 35’e varan oranda koruyabileceğini gösteren çalışmalar vardır” dedi.&nbsp;</p>

<p>Doç. Dr. Zeynep Güneş Özünal, kafein etkileşimlerinin farkında olmanın, hastaların kahve, çay, soda, enerji içecekleri ve çikolata dahil olmak üzere diyetle alınan kafein miktarını iyi değerlendirmeyi sağlayacağını söyledi.&nbsp;Özünal, “Hastaların mevcut ilaçlarını bırakmamaları kafein kullanımı ile ilgili hekimlerinin görüşüne başvurmaları gerekir” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Dec 2024 23:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/12/ilac-kullaniminda-kafein-tuketimine-dikkat-1733430557.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özellikle gençler maskeli depresyona karşı iyi gözlemlenmeli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/ozellikle-gencler-maskeli-depresyona-karsi-iyi-gozlemlenmeli-1714</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/ozellikle-gencler-maskeli-depresyona-karsi-iyi-gozlemlenmeli-1714</guid>
                <description><![CDATA[Kişinin depresyonda olmasına rağmen hislerini yok sayması veya gizlemesi durumuna maskeli depresyon denildiğini belirten uzmanlar, bu kişilerin çevreye karşı mutlu göründüklerini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kişinin depresyonda olmasına rağmen hislerini yok sayması veya gizlemesi durumuna maskeli depresyon denildiğini belirten uzmanlar, bu kişilerin çevreye karşı mutlu göründüklerini söyledi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, depresyonun bir alt türü olan ve kişinin belirtileri gizlemesi olarak tanımlanan maskeli depresyon hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Gizli depresyon ya da gülümseyen depresyon olarak da bilinen maskeli depresyonun, depresyon alt türlerinden olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Bilindiği üzere depresyon kişide karamsar düşünceler, çökkünlük, üzüntü hali, geleceğe dair umutsuzluk, mutsuzluk, hayattan keyif alamama hissi ve bunların yanında uyku bozukluğu ile iştahsızlığın da gözlemlendiği bir hastalıktır.” dedi.</p>

<p>Maskeli depresyonun, duygu gösteriminde açık olarak depresyona benzemediğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Daha ağır bir yakınma olduğunu söyleyebiliriz. Kişide bedensel ağrılar, sindirim sorunları, çeşitli bağımlılıklar ya da mide sorunlarının da varlığından bahsedilebilir. Maskeli depresyondaki kişiler aslında içsel olarak daha çok umutsuz, üzüntülü hissetseler bile bunu çok önemsemiyorlar. Bu durumu zayıflık ya da yetersizlik olarak algılayabiliyor ve yok sayabiliyorlar.” dedi.</p>

<p><strong>DEPRESYONDAN FARKI, DUYGULARIN BASTIRILMIŞ OLMASI…</strong></p>

<p>Maskeli depresyondaki kişinin çevresine karşı mutlu ve yaşama istekli görünebildiğine ancak içsel olarak depresif bir sürecin eşiğinde ya da içinde olabildiğine dikkat çeken Yıldırım, “Maskeli depresyon denmesinin sebebi de çevreye karşı bir maske takmış olmalarından dolayıdır. Burada duyguların bastırılması önemli bir konudur. Duygular bastırıldıkça da bazen somatik belirtiler, yani bedensel ifadelerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.” dedi.</p>

<p>Yıldırım, kişinin depresyonunu gizlemesi ihtimali olduğundan çevresindekilerin gözlem yapmasının çok önemli olduğunu dile getirdi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 Nov 2024 03:44:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/ozellikle-gencler-maskeli-depresyona-karsi-iyi-gozlemlenmeli-1732322641.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Konuşmamız Gerek’ten ’Regl Hijyeni Rehberi’</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/konusmamiz-gerekten-regl-hijyeni-rehberi-1702</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/konusmamiz-gerekten-regl-hijyeni-rehberi-1702</guid>
                <description><![CDATA[2016 yılından bu yana menstrüel adalet, regl tabusu ve regl yoksulluğuyla mücadele eden Konuşmamız Gerek Derneği, sivil toplum ve insani yardım kuruluşları, belediyeler ve afet müdahale ekipleri için Afet Sonrası Regl Hijyen Rehberi’ni yayımladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>2016 yılından bu yana menstrüel adalet, regl tabusu ve regl yoksulluğuyla mücadele eden Konuşmamız Gerek Derneği, sivil toplum ve insani yardım kuruluşları, belediyeler ve afet müdahale ekipleri için Afet Sonrası Regl Hijyen Rehberi’ni yayımladı.</p><p><strong>ADANA (İGFA) - </strong>Konuşmamız Gerek Derneği Adana Temsilcilik Ofisi, 40'ın üzerinde kamu kurumu, yerel yönetim, sivil toplum, eğitim ve sağlık sektörü temsilcisinin katılımıyla bir lansman etkinliği ve paydaş toplantısı gerçekleştirdi.</p>

<p>Regl hijyen ihtiyaçlarının göz ardı edilmesi, afet sonrası toparlanma sürecini geciktiriyor ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştiren dernek,&nbsp; Afet Sonrası Regl Hijyeni Rehberi'ni hazırladı.</p>

<p>Sivil toplum kuruluşları (STK’lar), belediyeler, insani yardım kuruluşları ve afet müdahale ekipleri için hazırlanan rehber, tüm kurumların afet müdahale planlarına dahil etmesi, eğitim ve atölye materyalleri olarak faydalanabilmesi için ücretsiz erişime açıldı.</p>

<p>6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinden sonraki süreçteki gözlemler, beklenen Marmara Bölgesi depremine ve olası afetlere nasıl hazırlanılabileceğine dair pratik bilgiler yer alan rehber, afet durumlarında regl sağlığı ve regl hijyen ihtiyaçlarına yönelik en iyi uygulamaları ve stratejileri içeriyor.</p>

<p>Dernek, rehberin İngilizce ve Arapça çevirilerini de çok yakında yayınlamayı planlandığını duyurdu.</p>

<p>Afet Sonrası Hijyen Rehberi'ne ulaşmak için <a href="https://konusmamizgerek.org/wp-content/uploads/2024/11/konusmamizgerek-reglrehberi-rehber-rev3.pdf"><strong>tıklayabilirsiniz</strong></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Nov 2024 02:42:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/konusmamiz-gerekten-regl-hijyeni-rehberi-1732232566.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tekrarlar ve uzatmalar kekemelik belirtisi olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/tekrarlar-ve-uzatmalar-kekemelik-belirtisi-olabilir-1701</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/tekrarlar-ve-uzatmalar-kekemelik-belirtisi-olabilir-1701</guid>
                <description><![CDATA[Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, kekemelik hakkında bilgi verdi ve ailelere önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, kekemelik hakkında bilgi verdi ve ailelere önerilerde bulundu.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Kekemeliğin konuşmanın akıcılığının bozulması ile karakterize olan bir konuşma bozukluğu olduğunu belirten uzmanlar, 2 ila 7 yaşları arasında görünür hale geldiğini söyledi.</p>

<p>Kekemeliğin kesin nedenlerinin tam olarak bilinmediğini aktaran Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, kekemelikte genetik, nörolojik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu düşünüldüğünü belirterek, "Cümle üretimleri başladığında çocukların konuşmalarındaki akışı bozan duraklamalar, tekrarlar ve uzatmalar kekemeliğin belirtileri olabilir.” dedi.</p>

<p><strong>KİŞİNİN KONUŞMASINA DEĞİL, KENDİSİNE ODAKLANILMALI</strong></p>

<p>Dil ve konuşma terapisinin, kekemeliğin yönetilmesinde oldukça etkili bir yöntem olduğuna dikkat çeken Dündar, kekeme bireylerin yakınlarına da iletişim sürecinde sabırlı olmalarını önerdi. Dündar, kekemeliği değil mesajı anlamaya çalışmanın önemini vurguladı.</p>

<p>Etrafında kekemelik rahatsızlığı yaşayan kişilere de önerilerde bulunan Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Her birimizin farklılıkları olduğu göz önünde bulundurularak kekemelik yaşayan bireylere de gerekli saygı ve anlayışla yaklaşılmalı. Onları yargılamadan dinlemek, konuşmaları üzerinde baskı kurmamak ve olumlu iletişim ortamları yaratmak önemli. Bu noktada pek çok özellik, kıymet ve potansiyel barındıran bir kişinin yalnızca konuşmasındaki kekemeliğe odaklanmanın doğru olmadığı, odağımızın kişinin kendisi olması gerektiği unutulmamalı” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Nov 2024 02:42:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/tekrarlar-ve-uzatmalar-kekemelik-belirtisi-olabilir-1732232556.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gözler 19 Kasım’da o bütçede!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/gozler-19-kasimda-o-butcede-1694</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/gozler-19-kasimda-o-butcede-1694</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık sistemi çalışanları, 19 Kasım'da TBMM’de görüşülecek Sağlık Bakanlığı bütçesine odaklanmış durumda. Türkiye genelindeki hastane, aile sağlığı, ağız ve diş sağlığı merkezi ile 112 istasyonlarında artan iş yükü, sistemde ciddi bir çözüm bekliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık sistemi çalışanları, 19 Kasım'da TBMM’de görüşülecek Sağlık Bakanlığı bütçesine odaklanmış durumda. Türkiye genelindeki hastane, aile sağlığı, ağız ve diş sağlığı merkezi ile 112 istasyonlarında artan iş yükü, sistemde ciddi bir çözüm bekliyor.</p><p><strong>ANKARA (İGFA) - </strong>Sağlık sistemi, Türkiye genelindeki hastaneler, aile sağlığı, ağız ve diş sağlığı merkezleri ile 112 istasyonlarında artan iş yükü ile karşı karşıya.</p>

<p>Sağlık kurum çalışanları, 19 Kasım’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülecek olan Sağlık Bakanlığı bütçesine yönelik taleplerini duyurmak için sabırsızlanıyor.</p>

<p>Sağlık sisteminde hizmet kalitesinin artırılması ve artan iş yükünün hafifletilmesi için ciddi bir adım atılması gerektiğini vurgulayan Sahim-Sen Başkanı Özlem Akarken, “Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarının hizmet kalitesini artırabilmesi için, sektöre 100 bin yeni sağlık çalışanı alımı yapılması gerektiğini belirtiyoruz. Bu adım hem mevcut çalışanların iş yükü hafifletecek hem de sağlık hizmetlerinin erişilebilirliğini ve kalitesini artacaktır” dedi.</p>

<p>Sağlık çalışanlarının bir diğer önemli talebi ise sağlık alanında eğitim alıp mezun olanların liyakat ve fırsat eşitliği temelinde görevde yer almaları olduğunu kaydeden Akarken, özellikle Sağlık Yönetimi programları mezunları başta olmak üzere, sağlık alanında eğitim alan bireyler, meslek görev tanımlarının netleşmesini ve fırsat eşitliği sağlanmasını istediklerini dile getirdi. Akarken, “Liyakat esasına dayalı bir düzenin oluşturulması hem sağlık çalışanlarının moralini yükseltecek hem de sağlık hizmetlerinin kalitesini artıracaktır. Sağlık sektörünün genç, dinamik ve eğitimli bireylerle güçlendirilmesi gerekiyor. Bizler, daha adil bir sistem ve daha kaliteli bir sağlık hizmeti için mücadelemizi sürdüreceğiz.” dedi.</p>

<p><img height="421" src="https://www.igfhaber.com/static/2024/11/17/1731743431-aile-hekimleri-3-gunlugune-is-birakti-1731829151-668-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>GÖZLER 19 KASIM’DA SAĞLIK BAKANLIĞI BÜTÇESİ GÖRÜŞMELERİNDE</strong></p>

<p>Sağlık sistemi çalışanları, 19 Kasım’da TBMM'de görüşülecek olan Sağlık Bakanlığı bütçesine büyük bir umutla bakıyor.</p>

<p>2025 yılı için belirlenecek harcama kalemleri arasında sağlık personeli istihdamına ayrılacak pay, sektörün geleceği açısından kritik bir önem taşıyor.</p>

<p>“Bu görüşmeler, sağlık sistemindeki istihdam sorununa çözüm bulmak için önemli bir fırsattır” diyen Akarken, Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinde 100 bin yeni sağlık çalışanı alımı için ayrılacak bir payın sektördeki tüm sorunlara büyük ölçüde çözüm getireceğini, her kuruma kreş tahsis edilmesi ,ek ödeme yönetmeliğinin yeniden düzenlenmesi,669 KHK ile devir edilen personelin birçok mahkeme de lehte kararlarla sonuçlanan unvanlarının toplu alındığı toplu geri verilmesi ,Aile Sağlığı Merkezlerinde&nbsp; diş hekimi ve sağlık yönetimi mezunlarının istihdam edilmesi ,görev tanımlarının güncellenmesinin önemli olduğunu ifade etti.</p>

<p>Akarken, hem çalışanların motivasyonunu artıracak, hem de sağlık hizmetlerinin kalitesine katkı sağlayacak çağrılarının duyulmasını istedi. Sağlık sistemi çalışanlarının yalnızca sayısal yetersizlik değil, aynı zamanda adil kadro dağılımı ve liyakat esaslı atamalar görevlendirmeler konusunda da beklentileri yüksek.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Nov 2024 22:12:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/gozler-19-kasimda-o-butcede-1731870755.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>E-sigaralar uzun vadede kalıcı hasar oluşturabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/e-sigaralar-uzun-vadede-kalici-hasar-olusturabilir-1693</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/e-sigaralar-uzun-vadede-kalici-hasar-olusturabilir-1693</guid>
                <description><![CDATA[E-sigaralar da geleneksel sigara gibi yanma olmadığı için daha güvenli olduğu algısının oluştuğuna dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, e-sigaraların kanserojen etkisi henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da, elde edilen verilerin tamamen risksiz olmadığına vurgu yaptı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>E-sigaralar da geleneksel sigara gibi yanma olmadığı için daha güvenli olduğu algısının oluştuğuna dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, e-sigaraların kanserojen etkisi henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da, elde edilen verilerin tamamen risksiz olmadığına vurgu yaptı.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, Kasım ayının ‘Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı’ olması dolayısıyla, gençler arasında giderek yaygınlaşan elektronik sigaraların akciğer kanseri üzerindeki etkilerini değerlendirdi.</p>

<p>E-sigaraların, sıvı halde bulunan nikotini ve çeşitli aroma verici maddeleri ısıtarak buhar formuna dönüştürüp, kullanıcının solumasına olanak tanıdığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu sıvılarda genellikle propilen glikol, gliserol ve çeşitli aromalar bulunur. Isıtma işlemi sırasında bu maddeler formaldehit, akrolein ve asetaldehit gibi kanserojen kimyasallara dönüşebilir. Bu kimyasallar, özellikle akciğer dokusunda tahrişe neden olarak inflamasyon sürecini başlatır ve bu da astım, bronşit gibi kronik rahatsızlıklara neden olabilir.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/11/17/1731697390-yrd-doc-dr-alptekin-cetin-1731829317-136-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p>Isıtma işlemi sırasında ortaya çıkan toksik bileşiklerin, uzun vadede akciğer dokusunda kalıcı hasar oluşturabileceğine ve hücre DNA’sında değişiklikler yaparak kanser riskini artırabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “E-sigaraların içerdiği bu kimyasalların uzun vadeli etkilerini anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerekse de şu ana kadar yapılan çalışmalar, solunum yollarında ciddi hasarlara yol açabileceğini ortaya koyuyor.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>PASİF İÇİCİLİK DE SOLUNUM YOLU HASTALIKLARINA ZEMİN HAZIRLAYABİLİR</strong></p>

<p>E-sigara buharında bulunan kanserojen maddelerin hem kullanıcıyı hem de çevredeki insanları etkileyerek kanser riskini artırabileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “E-sigara kullanıcıları dışında, çevredeki bireylerin de bu kimyasallara maruz kalması, özellikle kapalı ortamlarda ciddi bir halk sağlığı problemi yaratır. Pasif içicilik yoluyla maruz kalınan bu kimyasallar, akciğer kanseri riski yanında astım, bronşit ve diğer solunum yolu hastalıklarına da zemin hazırlayabilir. Bu kimyasallar ayrıca, bağışıklık sistemi üzerindeki etkileriyle vücudun kanser hücreleriyle mücadelesini zorlaştırabilir.” dedi.</p>

<p>Geleneksel sigaraların, yanma işlemi sırasında ortaya çıkardığı binlerce kimyasal ve kanserojen madde nedeniyle akciğer kanseri riskini doğrudan artırdığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, şunları kaydetti:</p>

<p>“E-sigaralarda yanma olmadığı için bazı araştırmacılar tarafından daha güvenli olarak lanse edilse de, bu cihazlar kanser riskini ortadan kaldırmaz. E-sigara buharında da akciğer dokusuna zarar verebilecek kimyasallar bulunur. E-sigaraların kanserojen etkisi henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da, elde edilen verilere göre geleneksel sigaralara kıyasla daha düşük risk taşıyor gibi görünse de tamamen risksiz olmadığına işaret ediyor. Geleneksel sigaralarda yer alan yüksek seviyedeki toksik kimyasalların yanında, e-sigaralarda da çeşitli aromalar ve kimyasallar bulunur. Bu kimyasalların bazıları kansere yol açabilecek özelliklere sahiptir ve uzun vadede sağlığa zarar verebilir.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Nov 2024 22:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/e-sigaralar-uzun-vadede-kalici-hasar-olusturabilir-1731870752.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kürdan alışkanlığı diş sağlığını bozabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kurdan-aliskanligi-dis-sagligini-bozabilir-1686</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kurdan-aliskanligi-dis-sagligini-bozabilir-1686</guid>
                <description><![CDATA[Ağız içinde var olan bir sorunun, diş kökleri vasıtasıyla vücudun başka bölgelerine de atlayabildiğinin altını çizen Ağız ve Diş Sağlığı Bölümü Klinik Koordinatörü Dt. Arzu Tekkeli, “Günlük ağız bakımı, sabah ve akşam olmak üzere en az iki kez yapılmalı. En sık yapılan hatalar; dişlerin fırçalanmasının ihmal edilmesi ya da günde 2 kereden az fırçalanması, fırçalama süresinin 2 dakikadan az olması, diş aralarında kürdan kullanılması ve diş hekimi kontrollerinin düzenli yapılmamasıdır” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ağız içinde var olan bir sorunun, diş kökleri vasıtasıyla vücudun başka bölgelerine de atlayabildiğinin altını çizen&nbsp;Ağız ve Diş Sağlığı Bölümü Klinik Koordinatörü Dt. Arzu Tekkeli, “Günlük ağız bakımı, sabah ve akşam olmak üzere en az iki kez yapılmalı. En sık yapılan hatalar; dişlerin fırçalanmasının ihmal edilmesi ya da günde 2 kereden az fırçalanması, fırçalama süresinin 2 dakikadan az olması, diş aralarında kürdan kullanılması ve diş hekimi kontrollerinin düzenli yapılmamasıdır” dedi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Ağız ve diş sağlığı bilincinin küçük yaşlarda kazanılması konusunda ailelere büyük görevler düştüğünü hatırlatan Tekkeli, “İlk eğitim evde ve ailede başlar. Diş fırçalamayı teşvik için bazı oyunlar geliştirilebilir, örneğin çocuğun önüne kum saati konarak kum bitene kadar fırçalaması istenebilir. Çocuk küçük yaşlarda ve henüz bir diş problemi yaşamamışken diş hekimi ile tanıştırılmalı, korku gelişmemesi için ilk muayene tamamen sohbet ve oyun ile ilerlemeli” diye konuştu.</p>

<p>Ağız bakımı sırasının; diş ipi kullanımı, diş fırçalama ve gargara olarak ilerlemesi gerektiğini paylaşan Dt. Arzu Tekkeli, “Dişleri beyazlatmak ya da temizlemek için Macun dışında farklı ürünler kullanılmasını önermiyoruz. Çünkü bu tarz ürünler dişlerimizin çizilmesine sebep olur ve bu da dişlerimizin daha hızlı lekelenmesi sonucunu doğurur” dedi.</p>

<p><strong>EN YAYGIN PROBLEM DİŞ ÇÜRÜĞÜ</strong></p>

<p>En yaygın görülen ağız içi problemlerinin diş çürüğü ve diş taşı varlığı, dişeti kanaması, ağız kokusu gibi diş eti hastalıkları olduğunu söyleyen Dt. Arzu Tekkeli, “Bu sorunların tümü eksik ağız bakımı sonucu oluşur. 6 ayda bir yapılacak diş hekimi kontrolleri ile bu sorunlar en aza indirilebilir” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>DİŞ ÇÜRÜKLERİ TEDAVİ EDİLMEZSE SİNÜZİT VE DİYABETE YOL AÇABİLİR</strong></p>

<p>Tedavi edilmeyen ağız içi hastalıklarının sebep olduğu bazı problemler olduğunu, bunların başında ise diş kökü enfeksiyonlarının geldiğini vurgulayan Dt. Arzu Tekkeli, “Bu enfeksiyonlar diş kökleri vasıtasıyla vücudun farklı alanlarına yayılabilir ve ciddi sorunlara yol açabilir. Yine aynı şekilde tedavi edilmemiş çürükler sinüzit, şeker hastalığı, bademcik iltihabı, romatizmal hastalıklar ve çene kemiklerinde erime gibi sonuçlar doğurabilir. Bunun yanında, kalp ve böbrek yetmezliği, şeker ve ülser gibi sistemik hastalıkların ağız sağlığı ile direkt bağlantısı vardır” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Nov 2024 22:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/kurdan-aliskanligi-dis-sagligini-bozabilir-1731870681.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsanlar ’fonksiyonel gıdalar’a yöneldi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/insanlar-fonksiyonel-gidalara-yoneldi-1682</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/insanlar-fonksiyonel-gidalara-yoneldi-1682</guid>
                <description><![CDATA[Dünyada 45 ülkede her gün 100 milyon insana dokunan Sodexo, son dönemde giderek popülerleşen ‘fonksiyonel gıdalar’ ve insan üzerindeki etkilerine dair bir araştırma yayınladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada 45 ülkede her gün 100 milyon insana dokunan Sodexo, son dönemde giderek popülerleşen ‘fonksiyonel gıdalar’ ve insan üzerindeki etkilerine dair bir araştırma yayınladı.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp;</strong>Bir yiyecek veya içeceğin 'fonksiyonel gıda' olarak tanımlanabilmesi için, o yiyeceğin zengin besin öğelerinin yanı sıra hastalık önleyici olması da gerekiyor. Günümüzde artık hangi yiyeceğin hangi faydayı sağladığını bilmek, insanların sağlıklı beslenme tercihlerini de yakından etkiliyor.</p>

<p><strong>&nbsp;ÇİÇEK AROMALI TATLARA İLGİ ARTIYOR</strong></p>

<p>Sodexo’nun araştırmasına göre son dönemde çiçek aromasına olan ilgi arttı. Araştırmalar bazı çiçek türlerin insanları rahatlatarak olumsuz duyguları da hafiflettiğini belirtiyor. Bunun bir sonucu olarak da dünya genelinde geçtiğimiz yıl her 3 tüketiciden 1’i daha fazla çiçek aromasına yöneldi. Bu yiyeceklerin başında çiçek aromalı kahveler, çikolatalar ve meyve ile tatlandırılmış içecekler geliyor.</p>

<p>&nbsp;<strong>BAĞIRSAK SAĞLIĞINA DA İYİ GELİYOR</strong></p>

<p>Fonksiyonel gıdalar genel sağlık ve ruh sağlığının yanı sıra bağırsak sağlığına da iyi geliyor. Araştırmalar da insanların 2021'den bu yana bağırsak sağlığına yüzde 247 daha fazla önem verdiğini ortaya koyuyor. Buna örnek olarak son dönemde tüketimi artan shot içecekler, Kombucha ve Kimchi gibi probiyotik ve prebiyotik gıdalar, sindirim sağlığı açısından popüler tercihler arasında yer alıyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Nov 2024 22:11:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/insanlar-fonksiyonel-gidalara-yoneldi-1731870661.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kış gelmeden bağışıklığınızı güçlendirin</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kis-gelmeden-bagisikliginizi-guclendirin-1655</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kis-gelmeden-bagisikliginizi-guclendirin-1655</guid>
                <description><![CDATA[Kış aylarında bedenimizin soğuk hava koşullarına karşı direncini korumak ve bağışıklık sistemimizi desteklemek büyük bir önem taşıyor. Soğuk havaların gelişiyle birlikte, hastalıklara yakalanma riskimizin arttığı bu dönemde doğru beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları sayesinde sağlıklı bir kış geçirmenin mümkün olduğunu ifade edenHerbalife Beslenme Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmet Tamer, kış aylarında vücudu güçlendirecek beslenme önerilerini paylaştı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kış aylarında bedenimizin soğuk hava koşullarına karşı direncini korumak ve bağışıklık sistemimizi desteklemek büyük bir önem taşıyor. Soğuk havaların gelişiyle birlikte, hastalıklara yakalanma riskimizin arttığı bu dönemde doğru beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları sayesinde sağlıklı bir kış geçirmenin mümkün olduğunu ifade edenHerbalife Beslenme Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmet Tamer, kış aylarında vücudu güçlendirecek beslenme önerilerini paylaştı.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp;</strong>Kış aylarına yaklaşırken günler kısalıyor, sıcaklıklar düşüyor. Bu değişiklikler, günlük yaşantımızı olduğu kadar bedenimizi ve zihnimizi de etkileyebiliyor. Gün ışığının azalması, biyolojik saatimizi düzenleyen sirkadiyen ritimleri bozarak uyku düzeninde dalgalanmalara, stres ve kaygı seviyelerinde artışa yol açabiliyor. Ayrıca, günlerin kısalmasıyla birlikte mevsimsel duygudurum bozukluğu da (SAD) daha yaygın hale geliyor.Herbalife Beslenme Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmet Tamer, bu soğuk ve karanlık döneme uyum sağlamamıza, zihnimizi ve bedenimizi güçlü tutmamıza yardımcı olacak altın kuralları anlattı.</p>

<p><strong>DÜZENLİ RUTİN OLUŞTURMAK BÜYÜK ÖNEM TAŞIYOR</strong></p>

<p>Kış aylarında bedeni ve zihni sağlıklı tutmanın altı önemli kuralı olduğunu söyleyen Herbalife Beslenme Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmet Tamer, şöyle konuştu: “İlk olarak, düzenli bir rutin oluşturmak büyük önem taşıyor. Uyku, yemek ve egzersiz gibi temel alışkanlıkların tutarlı bir şekilde sürdürülmesi, günlerin kısalmasıyla bozulan sirkadiyen ritmi dengelemeye yardımcı olur. Bunların yanı sıra; fiziksel aktiviteyi günlük yaşamınıza dahil etmek, sadece bedensel sağlığınızı değil, ruh halinizi ve bağışıklık sisteminizi de güçlendirir. Bu nedenle mevsime uygun egzersiz türlerini seçerek gün ışığının azalmasının yarattığı enerji düşüşlerini telafi edebilirsiniz. Örneğin kapalı alan egzersizleri veya soğuk hava sporları gibi aktivitelerle formda kalabilirsiniz.”&nbsp;</p>

<p><strong>VİTAMİN AÇISINDAN ZENGİN BESLENMEK SAĞLIKLI KALMADA BÜYÜK ROL OYNUYOR</strong></p>

<p>Beslenmede yapılan bazı değişikliklerin de kışın sağlıklı kalmada büyük bir rol oynadığını belirten Tamer, “Omega-3 yağ asitleri içeren balık, keten tohumu ve ceviz gibi gıdalar, ruh halinizi iyileştirmeye yardımcı olur ve enflamasyonu azaltarak kış hüznüyle mücadelede destek sağlar. Magnezyum açısından zengin kuruyemişler, tohumlar ve yeşil yapraklı sebzeler ise stresle başa çıkmanıza ve uyku kalitenizi artırmanıza yardımcı olur. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ise C vitamini ve çinko içeren besinler, özellikle turunçgiller, meyveler, baklagiller ve kuruyemişler, sağlığınızı korumada önemli bir rol oynar.Ayrıca, doğal ışık almak ruh halinizi güçlendirirken, güneş ışığının yetersiz olduğu kış aylarında D vitamini takviyeleri de faydalı olabilir.” diye konuştu.<br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 Nov 2024 22:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/kis-gelmeden-bagisikliginizi-guclendirin-1731526816.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akciğer kanserine yakalanmamak için bunlara dikkat edin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/akciger-kanserine-yakalanmamak-icin-bunlara-dikkat-edin-1646</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/akciger-kanserine-yakalanmamak-icin-bunlara-dikkat-edin-1646</guid>
                <description><![CDATA[Kanser, dünyada en sık görülen hastalıklardan biri. Akciğer kanseri de yaygın olarak görülen kanser türlerinin başında geliyor. Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları bölümünden Uzm. Dr. Elif Yaldız, 1-30 Kasım Akciğer Farkındalık Ayı kapsamında önemli bilgilendirmelerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser, dünyada en sık görülen hastalıklardan biri. Akciğer kanseri de yaygın olarak görülen kanser türlerinin başında geliyor. Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları bölümünden Uzm. Dr. Elif Yaldız, 1-30 Kasım Akciğer Farkındalık Ayı kapsamında önemli bilgilendirmelerde bulundu.</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) -</strong> Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları bölümünden Uzm. Dr. Elif Yaldız, 1-30 Kasım Akciğer Farkındalık Ayı kapsamında önemli bilgiler aktardı.</p>

<p>Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Türkiye’nin Akciğer Kanseri Haritası Projesi’nden alınan verilere göre akciğer kanseri erkeklerde 100 binde 75, kadınlarda 100 binde 10 olup, yıllık beklenen yeni hasta sayısı yaklaşık 30 bindir” hatırlatmasında bulundu.</p>

<p>Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Akciğer kanseri; akciğerlerde anormal hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Kontrolsüz bir şekilde bölünen hasarlı hücreler, sonunda organların düzgün çalışmasını engelleyen doku kitleleri veya tümörleri oluşturur. Akciğer kanseri bölgesel olarak akciğerlerde ilerleyebilir veya lenfatik sistem ya da kan yoluyla diğer doku ve organlara yayılabilir. Akciğer kanseri hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemli bir ölüm nedenidir. Dünya genelinde ve Amerika’da hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölümlerin en sık nedeni olup, tüm kanser ölümlerinin kabaca 1/5’inden (.4) sorumludur. Bu sayı her yıl meme, kolon ve prostat kanserinden dolayı kaybedilen hasta sayısı toplamından daha yüksektir.&nbsp; Akciğer kanserleri başlıca iki gruba ayrılır: Küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK) ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK). Bu sınıflandırma tümörün mikroskobik görüntüsüne dayanarak yapılır. Bu iki tip kanserin büyüme hızları, yayılımları ve tedavileri farklıdır” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/11/07/elif-yaldiz-1730967730-349-x750.jpeg" style="height:750px; width:750px" /></p>

<p><strong>&nbsp;“SİGARA KANSER RİSKİNİ 30 KAT ARTIRIYOR”</strong></p>

<p>Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Akciğerlerimiz dışarıya açılan bir organdır ve dış ortam havasını kullanır. Bu nedenle nefes ile alınan havadaki her türlü madde sağlığımızı etkileyebilir” dedi.</p>

<p>“Sigara kullanımı, akciğer kanserinin en sık görülen nedenidir” diyen Yaldız, “Günlük içilen sigara sayısı, sigara içme süresi, erken başlama yaşı, dumanı derin çekme ve katran miktarı ile kanser gelişme riski artar. Sigara dumanında 4000’den fazla kimyasal ve 70’den fazla kanser oluşumuna neden olan madde olduğu bilinmektedir. Sigara dumanına pasif olarak maruz kalınması da akciğer kanseri riskini arttırmaktadır.&nbsp; Kendileri sigara içmedikleri halde ev veya işyerlerinde pasif olarak dumana maruz kalan kişilerde akciğer kanseri gelişme riski %20-30 artmaktadır. Düşük tar içeren ‘light’ sigaraların kullanımının kanser riskinde azalmaya neden olduğu kanıtlanmamıştır. Puro içenlerde risk 3 kat, pipo kullananlarda 8 kat artmaktadır. Akciğer kanseri hiç sigara kullanmamış kişilerde de görülebilmektedir. Tüm akciğer kanserleri hastaların ’ini sigara içmeyenler oluşturmaktadır” ifadelerinde bulundu.</p>

<p><strong>“AKCİĞER KANSERİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR?”</strong></p>

<p>“Ne yazık ki hastalığın erken döneminde hastaların genellikle bir şikâyeti olmaz ya da mevcut şikayetler hastalar tarafından önemsenmez” diyen Yaldız, “Öksürük ve halsizlik gibi şikayetler olsa bile bu şikayetlerin başka nedenlere bağlı olduğu düşünülebilir. Özellikle sigara içen insanlar öksürüklerinin sigaraya bağlı olduğunu düşünerek dikkate almayabilir. Bu durum hastalığı tehlikeli yapan en önemli özelliğidir. Hastaların çok az bir kısmında tanı sırasında herhangi bir belirtiye rastlanmaz ve bu hastalar genellikle başka bir nedenle çekilen akciğer grafisi sonrası tanı alırlar. Tümörün kendisinin ve göğüs içi yayılımına bağlı en sık görülen belirtiler; Devamlı yoğun öksürük, göğüs, omuz ve sırt ağrısı, balgam miktar ve renginde değişme, kanlı balgam ve kan tükürme, nefes darlığı, ses kısıklığı, yutma bozukluğu, boyun ve yüzde şişlik, göz kapağında düşme, hışıltılı solunum, tekrarlayan bronşit veya zatürre atakları. Eğer akciğer kanseri göğüs kafesi dışına yayılmışsa şikayetler vücudun başka yerleri ile ilgili olabilir. Baş ağrısı, bulantı-kusma, denge bozukluğu, baygınlık, hafıza kaybı, cilt altı şişlikler, kemik veya eklem ağrısı, kemik kırıkları, genel halsizlik, kanama- pıhtılaşma bozuklukları, iştah kaybı, açıklanamayan kilo kaybı, yorgunluk…” şeklinde açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>“AKCİĞER KANSERİNİN TANISI NASIL KONULUR?”</strong></p>

<p>&nbsp;Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Göğüs hastalıkları bölümüne şikayetle başvuranlarda hekim hastanın tıbbi öyküsünü alır ve sigara kullanımı ve diğer risk faktörlerini sorgular. Yapılan fizik muayenenin ardından akciğer grafisi ile birlikte bazı laboratuvar testleri istenir. Muayene ve akciğer grafisi bulguları ile akciğer kanserinden şüphe edilen hastalarda öncelikle bilgisayarlı tomografi çekilir. Bilgisayarlı tomografi ile elde edilen üç boyutlu görüntü sayesinde hastalıklı bölgeye nasıl ulaşılabileceğine karar verilir. Hastaların çoğunda tanı için akciğerlerden doku parçası alınır. Bu işleme biyopsi adı verilir. Biyopsiler çeşitli yöntemler ile yapılabilir. Bazı durumlarda deriyi geçip akciğer içine doğru bir iğne ilerletilebilir ki bu ‘’iğne biyopsisi’’ olarak adlandırılır. Bazen de biyopsi ‘’bronkoskopi’’ adı verilen işlem ile elde edilir. Bu işlemde ince ve ucunda bir ışık bulunan bir hortum kullanılarak akciğerin havayolları incelenir ve küçük doku parçaları alınır. Akciğer etrafındaki zarda sıvı birikimi olmuşsa buradan iğne biyopsileri alınabilir (torasentez, plevra biyopsisi). Bir diğer yöntem de dokuların cerrahi yöntemlerle alınmasıdır (mediastinoskopi, video eşliğinde torakoskopik cerrahi, açık akciğer biyopsisi). Alınan bu doku parçalarının bir patolog tarafından incelenmesi oldukça önemlidir. Çünkü akciğer kanseri hücre tipinin kesin olarak bilinmesi tedaviye yön veren en önemli bilgidir. Yapılan diğer testler genellikle kanserin vücuttaki yayılımı hakkında bilgi sahibi olmak için yapılır. Bu testler ise hastanın şikayetlerine göre manyetik rezonans görüntüleme (MR), kemik sintigrafisi, ultrasonografi veya PET-BT (pozitron emisyon tomografi) olabilir” dedi.</p>

<p><strong>ÇOK ERKEN EVREDE CERRAHİ TEDAVİ ŞANSI VAR</strong></p>

<p>“KHAK (Küçük hücreli akciğer kanseri) olan hastalarda eğer hastalık çok erken evrede yakalanabilirse cerrahi tedavi şansı olabilir” diyen Yaldız, “Ancak bu hastaların çoğunda tanı konulması sırasında hastalık zaten yaygın evrede olup, cerrahi tedavi mümkün olmamaktadır. Standart tedavi sınırlı evre hastalarda kemoterapi ve radyoterapi uygulaması, yaygın evrede ise tek basına kemoterapidir. KHDAK(Küçük hücreli dışı akciğer kanseri) tedavisinde erken evrelerde (evre 1 ve 2 ile bazı evre 3) önerilen tedavi cerrahidir. İlerlemiş veya başka organlara yayılmış hastalığı olan çoğu hastada cerrahi uygun bir tedavi yöntemi değildir. Tümörün boyutuna, yerleşimine ve yaygınlığına göre ameliyatın büyüklüğüne karar verilir. Akciğer kanserli hastaların -35’inde cerrahi tedavi uygulanabilmektedir, ancak uygulanan cerrahi tedavi her zaman kesin tedavi anlamına gelmemektedir. Ameliyat öncesi hücre düzeyinde yayılmış tümör, ameliyat sonrası dönemde ortaya çıkabilmektedir” dedi.</p>

<p><strong>“KORUNMAK İÇİN NELER YAPMALI?”</strong></p>

<p>“Akciğer kanseri önlenebilir bir hastalıktır” diyen Yaldız, “Akciğer kanserlerinin en önemli nedeni tütün ve tütün ürünlerinin kullanımıdır. Bu nedenle hastalıktan korunmada en önemli faktör sigaraya başlamanın önlenmesi ve içenlerde bıraktırılmasıdır. Özellikle gençleri hedef alan koruyucu programlar çok önemlidir. Akciğer kanseri tanısı olup sigara kullanmaya devam eden hastalar da sigarayı bıraktırma yönünde cesaretlendirilmelidir. Sigara kullanmaya devam edilmesi bu hastalarda ikinci bir kanser gelişme riskini ve uygulanan tedavilere bağlı yan etki olasılığını arttırmaktadır” diyerek sözlerini noktaladı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Nov 2024 22:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/akciger-kanserine-yakalanmamak-icin-bunlara-dikkat-edin-1731007306.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş tedavileri artık travma oluşturmuyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/dis-tedavileri-artik-travma-olusturmuyor-1636</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/dis-tedavileri-artik-travma-olusturmuyor-1636</guid>
                <description><![CDATA[Diş hekimliğinde genellikle uzun süreceği öngörülen tedavilerde ve özel gereksinimli bireylerin tedavilerinde sorunlar yaşanabildiğini belirten uzmanlar, genel anestezi ve sedasyon uygulamalarıyla diş tedavilerinin rahatça yapılabildiğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diş hekimliğinde genellikle uzun süreceği öngörülen tedavilerde ve özel gereksinimli bireylerin tedavilerinde sorunlar yaşanabildiğini belirten uzmanlar, genel anestezi ve sedasyon uygulamalarıyla diş tedavilerinin rahatça yapılabildiğini söyledi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Diş Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Dr. Selcen Yüksel, diş hekimliğinde kullanılan anestezi yöntemleri ve uygulama şekilleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Diş hekimliğinde anestezi hazırlık sürecinin nasıl gerçekleştiğini anlatan Dr. Selcen Yüksel, “Hastalar, öncelikle diş hekimleri tarafından muayene edilir. Lokal anesteziyle işleminin yapılamayacağı durumlarda Anestezi ve Reanimasyon Uzmanına yönlendirilirler.” dedi.</p>

<p>Anestezi ve Reanimasyon Uzmanlarının hastaları anestezi polikliniğinde değerlendirdiğini ifade eden Dr. Selcen Yüksel, “Gerekli tetkikleri ve gerekirse diğer hekimlerle konsültasyonları düzenleyip ameliyat için hazırlık yapılır. Daha sonra hastanın hangi gün ameliyat olacağı ile ilgili bir planlama belirlenir ve hastaya o gün ne tür hazırlıklar yapması gerektiği de anlatılır. Hastanın tüm tahlillerini yaptırmış olması, belirtilen saatte ameliyathanede olması ve açlık süresine uygun olarak hazır bir şekilde gelmesi çok önemlidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>ÇOCUKLAR TRAVMA YAŞAMADAN DİŞ TEDAVİSİ OLABİLİYOR…</strong></p>

<p>Çocuklar için anestezi hazırlık sürecinden de bahseden Dr. Selcen Yüksel, “Çocuklarımız için anestezi öncesi hazırlık süreci, travmatik olabilir. Bu nedenle çok dikkatli davranılmalı.” uyarısını yaptı. Çocuklara travma yaşatmamak yaşatmamak için damar yolu bile açılmayacak şekilde hazırlık yapıldığına dikkat çeken Dr. Selcen Yüksel, “Ameliyat öncesi sakinleştirici bir ilaç az miktar meyve suyunun içine koyularak çocuğa içiriliyor. Çocuk rahatlayıp sakin bir hale geldikten sonra ameliyathaneye alınıyor. İlaç sayesinde çocuk süreci hatırlamadığı için, travma yaşamadan işlem tamamlanmış oluyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p>Diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan anestezi uygulamalarının genel anestezi ve sedasyon şeklinde olduğunu dile getiren Dr. Selcen Yüksel, “Genel anestezi uygulamalarında bilindiği gibi hasta tamamen uyutularak solunum cihazına bağlanır. Şuuru ve refleksleri tamamen kaybolmuş durumdadır. Hiç ağrı duygusu yoktur. Bu sırada cerrahi işlemler ve tüm ağır işlemler uygulanabilir.” dedi.</p>

<p>Sedasyon uygulamalarının hasta tamamen uyutulmadan, refleksleri yerindeyken hafif sakinleştirici ilaçlarla yapılan bir anestezi uygulaması olduğunu aktaran Dr. Selcen Yüksel, “Sedasyon uygulamalarında hastanın öksürük, öğürme gibi refleksleri halen aktiftir. Burada hasta diş hekimiyle diyalog kurabilir, diş hekiminin ‘ağzınızı açın, ağzınızı kapatın’ gibi talimatlarını yerine getirebilir. Ancak işlem bittiğinde bu durumu hatırlamaz ve ağrı duygusu da kesinlikle olmaz.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 Nov 2024 21:57:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/dis-tedavileri-artik-travma-olusturmuyor-1730919465.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stres ile başa çıkmanın yolları</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/stres-ile-basa-cikmanin-yollari-1624</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/stres-ile-basa-cikmanin-yollari-1624</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, 6 Kasım Dünya Stres Farkındalığı Günü kapsamında stres türlerinden ve yönetiminden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, 6 Kasım Dünya Stres Farkındalığı Günü kapsamında stres türlerinden ve yönetiminden bahsetti.</p>

<p><strong>İSTABUL (İGFA) -&nbsp;</strong>Kısa süreli stresin bireyi motive edip harekete geçirebilirken, uzun süreli ve yoğun stresin fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Herkes zaman zaman stres yaşar ve bu durumdan tamamen kaçınmak mümkün değildir.” dedi. Bazı tekniklerle stresin yönetilebileceğini de aktaran Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Bireyin stres faktörlerini nasıl algıladığına ve onlara nasıl tepki verdiğine bağlı olarak stresle baş etme yöntemleri de değişkenlik gösterir.” uyarısını yaptı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, 6 Kasım Dünya Stres Farkındalığı Günü kapsamında stres türlerinden ve yönetiminden bahsetti.</p>

<p><strong>KISA SÜRELİ STRES MOTİVE EDİCİ OLABİLİRKEN, UZUN SÜRELİ STRES SAĞLIK SORUNLARINA NEDEN OLABİLİYOR</strong></p>

<p>Stresin, vücudun tehlikelere veya zorluklara karşı kendini savunmak için gösterdiği doğal bir tepki olduğunu dile getiren Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Stres farklı fiziksel, duygusal ve davranışsal tepkilere yol açabilir.” dedi.</p>

<p>Kısa süreli stresin bireyi motive edip harekete geçirebileceğine dikkat çeken Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Ancak, uzun süreli ve yoğun stres fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Herkes zaman zaman stres yaşar ve bu durumdan tamamen kaçınmak mümkün değildir. Ancak stres yönetimi teknikleri, stresle başa çıkmanıza yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>AKUT STRES ENERJİ VE UYANIKLIK SAĞLIYOR</strong></p>

<p>Stres türlerinden bahseden&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Akut stres aniden ortaya çıkan ve kısa süren geçici bir stres türüdür. Genelde kısa süreli tehlike ve zorluklarla karşı karşıya kaldığımızda görülür.” dedi.</p>

<p>Akut stresin enerji ve uyanıklık sağladığını aktaran Doç. Dr. Serdar Nurmedov “Geçici olduğu için uzun vadede tesiri yoktur. Sunum öncesi yaşanan heyecan, trafikte aniden frene basmak zorunda kalmak gibi durumlar akut strese örnek olarak verilebilir. Akut stresin kısa süreli olması sebebi ile stresi hızlıca yatıştırmaya yönelik teknikler kullanılır. Nefes egzersizleri, kas gevşetme teknikleri, bilişsel yeniden yapılandırma ve meditasyon örnek olarak verilebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>TETİKLEYİCİLERİ AZALTIP RUTİN OLUŞTURULMALI&nbsp;</strong></p>

<p>Akut stresin sık aralıklarla tekrarlaması sonucu gelişen stres türünün ‘episodik akut stres’ olarak adlandırıldığını ifade eden&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, şöyle devam etti:</p>

<p>“İş yükü fazla, sürekli kriz durumlarını yönetmek durumunda kalan ve sürekli acele eden bireylerde görülür. Episodik stresin sinirlilik, baş ağrısı, uyku sorunları ve kan basıncında artış gibi sonuçları olabilir. Episodik akut stres yaşayan bireylerin stresi tetikleyen etmenleri azaltması ve rutin oluşturmaları önerilir. Zaman yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve pozitif düşünce alışkanlıklarının bu rutinin birer parçası olması önerilir.”</p>

<p><strong>KRONİK STRES CİDDİ SAĞLIK SORUNLARINA SEBEP OLABİLİR!</strong></p>

<p>Kronik stresin de uzun süre devam eden, yoğun ve kalıcı stres türü olduğunu aktaran&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Toksik ilişkiler, uzun süreli işsizlik, maddi sıkıntılar ya da kronik sağlık sorunları gibi durumlarda ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>Uzun süreli kronik stresin ciddi sağlık sorunlarına sebep olabileceği uyarısı yapan Doç. Dr. Serdar Nurmedov,&nbsp;“Depresyon, bağışıklık sisteminin zayıflaması, kaygı bozukluğu, hipertansiyon bunlara örnek olarak verilebilir. Kronik stres bireyin işlevselliğini olumsuz yönde etkiler ve yaşam kalitesini düşürür. Kronik stresle mücadele eden kişilere rahatlama tekniklerini uygulamanın yanında stres ile başa çıkma becerileri geliştirmeleri önerilir. Bunun için ‘bilişsel davranışçı terapi’ ve ‘farkındalık teknikleri’ oldukça faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>TRAVMATİK STRES YAŞAYANLAR PROFESYONEL DESTEK ALMALI</strong></p>

<p>Bireyin bir travma ya da ciddi hayati tehlike atlattıktan sonra ortaya çıkan stres türünün ise travmatik stres olarak tanımlandığını dile getiren&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Etraflıca ele alınmazsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak bilinen ruhsal bir rahatsızlığa sebep olabilir. Kâbus, uyku uyuyamama, kaçınma davranışı, korku ve kaygı gibi belirtileri vardır. Bu bireylerin özellikle profesyonel destek almaları gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 Nov 2024 18:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/stres-ile-basa-cikmanin-yollari-1730905815.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>35 bin kişi organ bağışı bekliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/35-bin-kisi-organ-bagisi-bekliyor-1623</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/35-bin-kisi-organ-bagisi-bekliyor-1623</guid>
                <description><![CDATA[85 milyon nüfusu olan ülkemizde bir yılda sadece 300 kadar organ bağışı yapıldığı belirten Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, ülkemizde kadavra bağışının son derece düşük olması nedeniyle organ nakillerinin çoğunun canlı vericilerden yapıldığına işaret ederek  “2024 yılı esas alındığında ülkemizde böbrek ve karaciğer nakillerinin yüzde 90’ının canlı vericilerden yapılması ve kadavra bağışının sadece yüzde  10 gibi düşük bir oranda sınırlı kalması çok üzücü bir durumdur” ifadelerinde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>85 milyon nüfusu olan ülkemizde bir yılda sadece 300 kadar organ bağışı yapıldığı belirten&nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, ülkemizde kadavra bağışının son derece düşük olması nedeniyle organ nakillerinin çoğunun canlı vericilerden yapıldığına işaret ederek &nbsp;“2024 yılı esas alındığında ülkemizde böbrek ve karaciğer nakillerinin yüzde 90’ının canlı vericilerden yapılması ve kadavra bağışının sadece yüzde &nbsp;10 gibi düşük bir oranda sınırlı kalması çok üzücü bir durumdur” ifadelerinde bulundu.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Sağlık Bakanlığı’nın Ekim 2024 verilerine göre; ülkemizde 25 bin 246 hasta böbrek nakli, 2 bin 650 hasta karaciğer nakli ve bin 477 hasta kalp nakli bekliyor. Akciğer ve ince bağırsak gibi diğer organların nakilleri için bekleyen hastalar da eklendiğinde toplam 33 bin 498 hastanın organ bağışı için umut taşıdığı görülüyor. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın son 12 yıllık verileri, beyin ölümü gerçekleşen 23 bini aşkın kişiden sadece yüzde 23’ünde organ bağışı yapıldığını gösteriyor. Ayrıca istatistikler ülkemizdeki organ bağışının 2018 yılından bu yana yarı yarıya düştüğünü gösteriyor. 85 milyon nüfusu olan ülkemizde bir yılda sadece 300 kadar organ bağışı yapıldığı belirtiliyor.&nbsp;<strong>&nbsp;</strong>Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, ülkemizde kadavra bağışının son derece düşük olması nedeniyle organ nakillerinin çoğunun canlı vericilerden yapıldığına işaret ederek &nbsp;“2024 yılı esas alındığında ülkemizde böbrek ve karaciğer nakillerinin yüzde 90’ının canlı vericilerden yapılması ve kadavra bağışının sadece yüzde &nbsp;10 gibi düşük bir oranda sınırlı kalması çok üzücü bir durumdur” diyor.</p>

<p><strong>ORGAN BAĞIŞIYLA İKİNCİ BİR YAŞAM ŞANSI!&nbsp;</strong></p>

<p>Bekleme listelerindeki ölüm oranları da göz önüne alındığında, organlara ihtiyacı olan kişilerin hayata tutunmalarının tek yolunun organ bağışı olduğuna işaret eden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>“Organ bağışı konusundaki duyarlılık, deyim yerindeyse bir ülkenin temel medeniyet göstergelerinden biridir. Hassasiyet ve kararlılıkla yaklaşarak, organ nakli ihtiyacı olan kişilere ikinci bir yaşam şansı sunma imkanına sahibiz. Bir gün kendimizin veya bir yakınımızın benzer bir sorunla karşı karşıya kalması durumunda ne yapacağımızı ve ne hissedeceğimizi düşünerek hareket etmemiz karar vermemizi daha kolay hale getirecektir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>DÜNYADAKİ ZORLU VAKALAR ÜLKEMİZDE NAKİL OLUYOR!</strong></p>

<p>Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı,&nbsp;<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>ülkemizde &nbsp;gerek erişkin gerekse çocuk hasta gruplarında yapılan nakillerde oldukça yüksek başarı oranları elde edildiğine dikkat çekerek “Hatta bu başarılar tüm dünyaca bilindiği için her yıl &nbsp;üstelik de önemli bir kısmı zorlu vaka olan çok sayıda yabancı hasta nakil olmak için ülkemize geliyorlar. Yurt dışından gelen bu hastaların önemli bir kısmının organ nakli açısından zor vakalar olması da ayrıca dikkate değerdir. Ülkemiz canlı vericili organ naklinde çok başarılı olsa da önemli olan organ bağışının kadavradan yapılmasıdır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>HEDEF KADAVRADAN ORGAN BAĞIŞINI ARTIRMAK!&nbsp;</strong></p>

<p>Organ bağışında esas hedefin “kadavradan organ bağışını artırmak” olduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı “Her canlı vericili ameliyat için sağlıklı bir birey de ameliyat ediliyor. Vericinin güvenliği hep birinci sırada tutulup hassasiyet gösterilse de bu ameliyatı yapmak zorunda kalmamak organ nakli ekiplerinin en büyük arzusudur. Kadavra bağış oranları, bir ülkenin toplum sağlığı konusunda duyarlılığının en temel göstergelerinden biridir. Her hastanın uygun canlı verici bulamadığı, kalp gibi bazı organ bekleyen hastalarda canlı verici şansı olmadığı ve bekleme listelerindeki ölüm oranları göz önüne alındığında, bu duyarlılığın yaygınlaştırılması çok önemlidir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>EN TEMEL NEDENİ YETERSİZ VE YANLIŞ BİLGİLER!</strong></p>

<p>Ülkemizde organ bağışının çok düşük düşük olmasının en&nbsp;temel nedeninin&nbsp;yetersiz ve yanlış bilgiler olduğuna işaret eden&nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı&nbsp;“Örneğin, beyin ölümünün ne anlama geldiği bilinmiyor. Beyin ölümü&nbsp;‘beyin fonksiyonlarının geri dönüşsüz bir şekilde tamamen durması’ anlamına geliyor. Beyin ölümü yaşayan kişi tıbben ölü kabul ediliyor ve diğer organları yoğun bakımdaki makine desteğiyle sadece kısa bir süre canlı tutulabiliyor.&nbsp;Organ&nbsp;nakli de&nbsp;ancak bu sürede yapılabiliyor.&nbsp;Bu süreç organ bağışı için kullanılabilecek çok önemli bir dönemdir” bilgisini veriyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı,<strong>&nbsp;</strong>ülkemizin organ bağışından nakline kadar tüm süreçte dünyaca kabul edilmiş en güvenli ülkelerden birisi olduğuna dikkat çekerek, organ nakli sisteminin sıkı denetlenen şeffaf bir sistem olduğunu belirtiyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 Nov 2024 00:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/35-bin-kisi-organ-bagisi-bekliyor-1730756400.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İşte kalp hastalıklarındaki 11 belirti...</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/iste-kalp-hastaliklarindaki-11-belirti-1601</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/iste-kalp-hastaliklarindaki-11-belirti-1601</guid>
                <description><![CDATA[Kalp hastalıklarının dünyadaki en yaygın ölüm nedenlerini oluşturduğu biliniyor. Uzmanlar, bu rahatsızlıkların belirtilerinin yakından tanınması ve zamanında müdahale refleksi sayesinde, meydana gelebilecek ciddi komplikasyonların önlenebildiğini belirterek, kalp hastalıklarındaki 11 belirtiyi paylaştı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kalp hastalıklarının dünyadaki en yaygın ölüm nedenlerini oluşturduğu biliniyor. Uzmanlar, bu rahatsızlıkların belirtilerinin yakından tanınması ve zamanında müdahale refleksi sayesinde, meydana gelebilecek ciddi komplikasyonların önlenebildiğini belirterek, kalp hastalıklarındaki 11 belirtiyi paylaştı.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Kalp hastalıklarının ne kadar iyi tanınırsa, önlenmelerinin de o kadar kolaylaşacağını paylaşan İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, kalple ilgili ihmal edilmemesi gereken 11 belirtiyi paylaştı:</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/11/01/1730444428-asm-nevrezkoylan-gorseli-1730450106-655-x750.jpeg" style="height:457px; width:750px" /></p>

<p><strong>Göğüs ağrısı: </strong>Göğüs ağrısı, kalp krizinin en bilinen belirtisi. Göğsün ortasında veya sol tarafında sıkışma, baskı veya ağrı hissi olarak tanımlanabilir. Bu ağrı, sol kola, çeneye veya sırta yayılabilir. Göğüs ağrısı genellikle kalbe giden kan akışının azalması veya tamamen kesilmesi nedeniyle ortaya çıkar. Bu durum, acil tıbbi müdahale gerektirir.</p>

<p><strong>Nefes darlığı: </strong>Nefes darlığı, özellikle efor sırasında veya dinlenme halinde ortaya çıkabilir. Bu belirti, kalbin yeterince kan pompalayamaması nedeniyle akciğerlerde sıvı birikmesi sonucu oluşur. Nefes darlığı; kalp yetmezliği veya koroner arter hastalığının bir işareti olabilir. Tedavi edilmezse, durum daha da kötüleşebilir.</p>

<p><strong>Çarpıntı: </strong>Kalp hastalıklarının belirtileri arasında yer alan çarpıntı; kalp atışlarının hızlı, düzensiz veya güçlü hissedilmesi durumudur. Çarpıntı; anksiyete, fazla kafein ve yoğun egzersiz nedeniyle oluşabilse de, düzensiz kalp ritmi gibi ciddi kalp problemlerinin de belirtisi olabilir. Bu semptom, felç riskini artırabileceği için bir hekim tarafından takibi kritiktir.</p>

<p><strong>Baş dönmesi ve bayılma: </strong>Ani baş dönmesi veya bayılma, kalbin yeterince kan pompalayamaması nedeniyle beyne yeterli oksijen ulaşmamasından kaynaklanır. Bu belirtiler, kalp kapak hastalıkları, aritmiler veya kalp yetmezliği gibi ciddi kalp sorunlarının işareti olabilir.</p>

<p><strong>Soğuk terleme: </strong>Aniden başlayan soğuk terleme, kalp krizinin yaygın bir belirtisidir. Bu belirti, vücudun strese veya ağrıya yanıt olarak salgıladığı adrenalin nedeniyle oluşur. Soğuk terleme, acil tıbbi müdahale gerektiren bir kalp krizinin belirtisi olabilir.</p>

<p><strong>Ödem: </strong>Bu belirti; ayak bilekleri, bacaklar veya karın bölgesinde vücudun sıvı tutması nedeniyle ortaya çıkar. Kalp yetmezliği, böbrek fonksiyon bozuklukları veya damar tıkanıklıkları nedeniyle oluşabilir. Tedavi edilmezse, durum ciddi komplikasyonlara yol açabilir.</p>

<p><strong>Yorgunluk: </strong>Kalp hastalıklarının belirtilerinden biri olan sürekli yorgunluk ve halsizlik hissi, kalbin yeterince kan pompalayamaması nedeniyle dokulara yeterli oksijenin ulaşamamasından kaynaklanabilir. Yorgunluk; kalp yetmezliği veya koroner arter hastalığının bir işareti olabilir. Bu belirti günlük basit aktiviteleri bile zorlaştırabilir.</p>

<p><strong>Mide bulantısı ve kusma: </strong>Mide bulantısı ve kusma, özellikle kadınlarda kalp krizinin yaygın belirtilerinden biridir. Sindirim sistemi problemleriyle karıştırılabilse de, bu belirtiler kalp krizinin genellikle erken evrelerinde ortaya çıktığı için kaynağının detaylıca araştırılması çok önemlidir.</p>

<p><strong>Çene veya sırt ağrısı: </strong>Çene veya sırt ağrısı, kalp krizinin atipik belirtilerindendir. Bu ağrılar, göğüs ağrısı olmadan da ortaya çıkabilir ve özellikle kadınlarda yaygındır. Çene veya sırt ağrısı, özellikle diğer kalp krizi belirtileriyle birlikte görülüyorsa, acil tıbbi müdahale gerektirir.</p>

<p><strong>Egzersiz toleransında azalma: </strong>Daha önce rahatça yapabildiğiniz egzersizleri yapmakta zorlanıyorsanız veya egzersiz sırasında aşırı yorgunluk hissediyorsanız, bu durum kalbin yeterince kan pompalayamaması anlamına geldiği için altta yatan bir kalp rahatsızlığına işaret edebilir.</p>

<p><strong>Hızlı veya düzensiz nabız: </strong>Hızlı veya düzensiz nabız, kalp ritim bozukluklarının bir işareti olabilir. Bu durum, kalp atışlarının hızlanması veya yavaşlaması şeklinde ortaya çıkar. Aritmiler, felç veya kalp yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Hızlı teşhis ve tedavi, komplikasyonları önlemek açısından hayatidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 Nov 2024 11:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/11/iste-kalp-hastaliklarindaki-11-belirti-1730451127.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş çürüğü tarihe karışabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/dis-curugu-tarihe-karisabilir-1598</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/dis-curugu-tarihe-karisabilir-1598</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Uzman Dt. Funda Özsarı, “Diş çürüğüne karşı aşı çalışmaları  umut vaat ediyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Uzman Dt. Funda Özsarı, “Diş çürüğüne karşı aşı çalışmaları &nbsp;umut vaat ediyor” dedi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp;</strong>Dünya çapında her yaştan insanı etkileyen diş çürükleri, ağız sağlığı alanında en yaygın sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Yeni geliştirilen diş çürüğü aşısı çalışmaları sayesinde, bu rahatsızlığın gelecekte tarih olabileceği düşünülüyor.</p>

<p>Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Dt. Funda Özsarı, bu yeni aşı gelişimini “diş sağlığına dair devrim niteliğinde bir adım” olarak nitelendirerek, çürüğe karşı geliştirilen aşı çalışmalarının, diş yüzeyinde plak oluşturan ve diş minesine zarar veren Streptococcus mutans bakterisini hedef aldığını söyledi. &nbsp;Özsarı, özellikle burundan sprey veya dil altı uygulamalar yoluyla geliştirilen bu yeni aşı çalışmalarının , ağız mukozasında bağışıklık tepkisini artırarak dişlerin çürüklerden korunmasına katkı sağladığını belirtti.</p>

<p>Bilimsel araştırma yayınları sunan, bağımsız hakemli bir akademik yayıncılık platformu Frontiers’da çalışmalar hakkında detaylı bilgi verildiğini vurgulayan Özsarı, araştırmalarda, bu aşının kemirgen ve maymunlar üzerinde yapılan deneylerde yüksek başarı gösterdiğini ve bu başarıyı insan deneylerinde de kanıtlaması durumunda çürük sorununa köklü bir çözüm sunabileceği öngörüsünün son derece önemli olduğunu söyledi.&nbsp;</p>

<p><strong>ÇÜRÜK AŞISININ ETKİSİ VE GÜVENİLİRLİĞİ</strong></p>

<p>&nbsp;“Aşılar yalnızca çürük oluşumunu engellemekle kalmıyor, aynı zamanda kalp hastalıkları ve diyabet gibi sistemik sağlık sorunlarına yol açabilecek bakterilerin vücuda yayılmasını önleme potansiyeline sahip” bilgisini paylaşan Özsarı, &nbsp;Oxford Academic ve Frontiers tarafından yayımlanan araştırmalara göre, nanoparçacık bazlı DNA aşıları sayesinde çürük oluşumu yüzde 60-70 oranında azalabildiğini belirtti. Özsarı, bilimsel araştırmalarda yan etki profili düşük olan bu aşıların, özellikle ağız sağlığını tehlikeye atan bakteriler üzerinde doğrudan etkili olup ağız mukozasında bağışıklık oluşturarak sistemik enfeksiyon riskini azaltma kapasitesine sahip olduğuna dikkat çekti.&nbsp;</p>

<p><strong>UYGULAMAYA GEÇİŞ SÜRECİ 5 İLE 10 YIL ARASINDA OLABİLİR</strong></p>

<p>Diş çürüğü aşısının başarılı olması durumunda , diş sağlığında devrim yaratabileceğini ifade eden Özsarı, .”Araştırmalara göre aşının küresel olarak uygulanabilir hale gelmesi için birkaç yıl daha insan testlerinin sonuçlanması bekleniyor. Eğer başarılı olursa, önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde çürüklerin büyük oranda önlenebileceği bir diş sağlığı dönemi görebiliriz” Dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Oct 2024 03:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/dis-curugu-tarihe-karisabilir-1730249310.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz rengi nasıl oluşuyor? İşte renklerin bilimsel ve genetik şifreleri...</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/goz-rengi-nasil-olusuyor-iste-renklerin-bilimsel-ve-genetik-sifreleri-1587</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/goz-rengi-nasil-olusuyor-iste-renklerin-bilimsel-ve-genetik-sifreleri-1587</guid>
                <description><![CDATA[Göz rengi sadece estetik bir özellik değil, aynı zamanda genetik mirasımızın da bir yansımasıdır. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tural Babashlı, göz renginin nasıl oluştuğuna ve genetik mirasın bu süreçteki rolüne dair bilimsel ve genetik temelleri üzerine bigilendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Göz rengi sadece estetik bir özellik değil, aynı zamanda genetik mirasımızın da bir yansımasıdır. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tural Babashlı, göz renginin nasıl oluştuğuna ve genetik mirasın bu süreçteki rolüne dair bilimsel ve genetik temelleri üzerine bigilendirdi.</p>

<p>İSTANBUL (İGFA) - Göz rengi, kişinin iris adı verilen renkli kısmında bulunan pigmentlerin varlığı ve miktarına bağlı olarak oluşur. İris, korneanın arkasında, göz merceğinin önünde, diyafram vazifesi gören zar tabakadır.</p>

<p>Gözün rengini belirleyen pigmentlere ‘’melanin’’ denir. Melanin, göz rengi üzerinde doğrudan etkili olan faktördür. Melanin miktarı azaldıkça gözler daha açık renkli olurken, arttıkça daha koyulaşır.</p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tural Babashlı, göz renginin oluşumuna yönelik bilimsel ve genetik temellerine ilişkin merakları giderdi.</p>

<p>Göz rengi, bir kişi doğduğunda mavi veya gri olma eğiliminde olduğuna dikkati çeken Op. Dr. Babashlı, "Göz renginin oluşum süreci, bebeklik dönemindeki birkaç ay boyunca devam eder. Sonradan, melanin üretimi çevredeki ışık miktarı, beslenme durumu ve genetik faktörlere bağlı olarak artmaya başlar. Melanin üretimi arttıkça, iris pigmentlenir ve göz tonu daha belirgin hale gelir. İris içindeki melanin üretimi arttıkça, göz rengi daha belirgin olur; bu da rengin kahverengi, yeşil, gri veya maviliğine yol açar" dedi.</p>

<p><strong>GÖZ RENGİ ÇEŞİTLERİ</strong></p>

<p>Göz rengi, kahverengi, mavi, yeşil ve gri gibi çeşitli renk tonlarında olabildiğine vurgu yapan Op. Dr. Babashlı, "Bu renklerin yanı sıra nadir olarak amber (bal rengi) ve heterokromi gibi özel durumlar da görülebilir. Heterokromi, bir kişinin iki gözünün farklı renkte olması durumudur. Örneğin, bir gözü kahverengi diğer gözü mavi olan insanlar heterokromiye sahiptir" dedi.</p>

<p><strong>İşte Op. Dr. Babashlı'nın renklere ilişkin tespitleri...</strong></p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/10/27/i5a4051-1730011775-592-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>Kahverengi Gözler: </strong>Dünya nüfusunun büyük bir kısmı, kahverengi gözlere sahiptir. Kahverengi göz rengi, yüksek miktarda melanin içeren irislere sahip olmanın sonucudur.</p>

<p><strong>Mavi Gözler: </strong>Mavi gözler, irislerdeki melanin miktarının düşük olduğu durumlarda ortaya çıkar. Işık, gözün irisindeki kollajen tabakasından yansırken, mavi renk belirir. Bu nedenle, mavi gözlülerin irisi aslında mavi değil, renksizdir.</p>

<p><strong>Yeşil Gözler: </strong>Yeşil gözler, kahverengi gözlerde olduğu gibi yüksek miktarda melanine sahip değildir. Ancak, mavi gözlere kıyasla melanin miktarı daha fazladır. Işık yansımaları ve az miktarda melanin, gözlere yeşil bir renk verir.</p>

<p><strong>Gri Gözler: </strong>Gri gözler, kahverengi ve mavi gözler arasındaki bir geçiş tonudur. Göz renginin gri olarak algılanmasının nedeni, az miktarda melanine ve ışığın etkisiyle oluşan renk yansımalarının karışımıdır.</p>

<p><strong>Amber (Bal Rengi) Gözler: </strong>Amber göz rengi oldukça nadir görülen bir durumdur. Kahverengi ve yeşil arasında değişen altın rengi tonlara sahiptir. Bu renk, yüksek miktarda lipokrom pigmentinin iris içinde birikmesiyle oluşur.</p>

<p><strong>GÖZ RENGİ VE GENETİK</strong></p>

<p>Göz rengi, karmaşık bir genetik mirasın sonucudur. Genler, göz rengini belirleyen melanin üretimini kontrol eder. Genellikle, kahverengi gözlü ebeveynlerin çocukları da kahverengi gözlü olur. Ancak, anne ve babanın farklı göz renklerine sahip olduğu durumlarda, çocukların göz rengi çeşitlilik gösterebilir.</p>

<p>Göz rengini belirleyen birçok karmaşık gen vardır. Bu genler, baskın (dominant) ve çekinik (resesif) olarak farklı şekillerde etki eder. Kahverengi göz rengi, genellikle diğer renklere göre daha baskındır. Ancak, anne veya babadan biri mavi veya yeşil göz genine sahipse, çocukta bu renklerin ortaya çıkma olasılığı artar.</p>

<p>Göz rengi, insanların genetik mirasından kaynaklanan ilginç ve karmaşık bir özelliktir. Gözlerimiz, bize benzersiz bir kimlik kazandıran bu güzel ve çeşitli renklerle dünyayı görmemizi sağlar.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/10/27/pexelslinkenvanzyl26345437821939864-1730011760-305-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>GÖZ RENGİ DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNENLERE ÖNERİLER</strong></p>

<p>Eğer göz renginizi değiştirmeyi düşünüyorsanız, mutlaka bir uzman görüşü almalı ve bu işlemlerin sizin için uygun olup olmadığını öğrenmelisiniz. Her bireyin göz yapısı farklıdır ve her yöntem herkes için uygun olmayabilir. Estetik amaçlı bu tür müdahalelerin ciddi sağlık sonuçları doğurabileceğini unutmayın.<br />
Kendinize Sorun:</p>

<p>●&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Göz rengimi neden değiştirmek istiyorum?</p>

<p>●&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kalıcı bir değişiklik yapmak konusunda kararlı mıyım?</p>

<p>●&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Göz sağlığımı riske atmadan bu işlemi gerçekleştirebilir miyim?&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Göz rengi değiştirme kararı, estetik bir tercih olmanın ötesinde, ciddi bir sağlık kararıdır. Sonuç olarak, göz rengi değiştirme işlemi modern tıbbın sunduğu bir seçenek haline gelmiş olsa da, bu işlemin riskleri göz ardı edilmemelidir. Göz sağlığı her şeyden önce gelir ve estetik müdahaleler yaparken sağlığınızı korumak her zaman en önemli önceliğiniz olmalıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Oct 2024 20:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/goz-rengi-nasil-olusuyor-iste-renklerin-bilimsel-ve-genetik-sifreleri-1730051473.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güneş kremi sadece yazın mı kullanılır?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/gunes-kremi-sadece-yazin-mi-kullanilir-1574</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/gunes-kremi-sadece-yazin-mi-kullanilir-1574</guid>
                <description><![CDATA[Güneş kremleri, cildin sağlığı için vazgeçilmez ürünlerden biri. Vatandaşlar güneş kremlerini yaz aylarında kullanmayı tercih ederken, kışın gerek olmadığını düşünüyor. Eczacılar ise güneş kremlerinin yılın her mevsiminde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Güneş kremleri, cildin sağlığı için vazgeçilmez ürünlerden biri. Vatandaşlar güneş kremlerini yaz aylarında kullanmayı tercih ederken, kışın gerek olmadığını düşünüyor. Eczacılar ise güneş kremlerinin yılın her mevsiminde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.</p><p><strong>Reyhan ÖZBAKIR / HERKES DUYSUN</strong></p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Güneş kremi, çoğu kişi tarafından yazın kullanılan, kışın ihtiyaç duyulmayan bir ürün olarak bilinse de konunun uzmanları bu konuda vatandaşlara sık sık uyarılarda bulunuyor. Daha çok yaz aylarında cildi güneşten korumak için tercih edilen güneş kremleri hakkında bilinenlerin yanılgıdan ibaret olduğu belirten uzmanlar,&nbsp; güneş kreminin her mevsimde sürülmesi gerektiğini söylüyor.&nbsp;</p>

<p>Bursa'da Ecza teknisyeni olarak görev yapan Kazım Koçer, güneş kremleri hakkında doğru bilinen yanlışlara değindi. Koçer, "Güneş kremleri, sadece yaz aylarında değil, yılın her mevsiminde cildinizi korumanın en etkili yolu." dedi.&nbsp;</p>

<p><img height="500" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/49356-1729944437-832-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>NEDEN HER MEVSİM KULLANILMALI?</strong></p>

<p>Yılın her mevsiminde güneş kremi kullanılması gerektiğini söyleyen Koçer, "Bizim kronik hastalığımız aslında bu. Yani süregelen bir yanlış bilgi. Çünkü güneş ve rüzgar, yazın da var kışın da var. Bu yüzden sert havalarda da güneş kremi kullanmak oldukça önemli. Çünkü cildin elastikiyetinde ciddi eksilmeler ve nem kaybı süratle gerçekleşiyor. Dolayısıyla kuruyan ve nem kaybına uğrayan cilt, kırışmaya ve erken yaşlanmaya mahkum oluyor. Dolayısıyla güneş kremi yazın ve kışın dört mevsim insanların bir yerden bir yere giderken valizine ve çantasına koyacağı bence en önemli kişisel bakım ürünü diye düşünüyorum." şeklinde konuştu.</p>

<p><img height="562" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/whatsapp-image-2024-10-24-at-18-05-02-1729944191-996-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>GÜNEŞ KREMİ SEÇİMİ NASIL OLMALI?</strong></p>

<p>Güneş kremi seçerken hangi faktörlerin göz önünde bulundurulması gerektiğine de dikkat çeken Koçer, “Güneş kremlerinin cilt tipine göre uygun olanın seçilmesi gerektiği noktasında uzmanlar hemfikir. Kuru, yağlı veya karma ciltler için farklı formüllere sahip güneş kremleri bulunmaktadır. Ayrıca, güneş kreminin koruma faktörü (SPF) de önemlidir. SPF değeri ne kadar yüksekse, cilt o kadar uzun süre güneşin zararlı etkilerinden korunur. Yani bunların hepsini detaylandırıp kişilerin doğru ürünü seçmeleri çok önemli.” dedi.</p>

<p><img height="562" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/whatsapp-image-2024-10-24-at-18-05-01-1-1729944198-76-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>KIŞIN GÜNEŞ KREMİ KULLANMANIN FAYDALARI</strong></p>

<p><strong>Kış aylarında güneş kremi kullanma bilincinin yavaş yavaş oluşmaya başladığını söyleyen Ecza teknisyeni Koçer şöyle konuştu:</strong></p>

<p>“Bu bilinç yavaş yavaş oluşmaya başladı. Çünkü bizim en ağır ve en büyük organımız cildimiz. Yani en çok bakıma ihtiyacımız olan organımız, cildimiz yani yüzölçümü ve ağırlığına baktığımız zaman daha doğal, daha büyük, daha dokunuşun olması gereken bir organ. Yani bakıma sürekli ihtiyacı var. Otuzlu, otuz beşli yaşlardan sonra vücuttaki elastikiyet yıkımı, nem kaybı, doğum lekesi veya yanlış kullanmaktan dolayı oluşan yıpranmaların tamamına yakını bu tarz sıkıntılar. Bunun önüne ise iyi ve kaliteli olan ideal bir ürünle orayı absorbe edebiliriz.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p><img height="504" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/16347-1729944290-664-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>“GÜNEŞ KREMİ ŞİMDİ DAHA ÖNEMLİ”</strong></p>

<p>Koçer ayrıca, “Nasıl hepimizin bir TC kimlik numarası var. Cildimizin de bir TC kimliği var. Dolayısıyla cildimizin kodları konulduktan sonra uygun ürünü kullanmak daha doğrudur ve dört mevsim sürekli kullanılması uygun. Çünkü spotlar, ekran ışıkları, rüzgar, evdeki ışıklar; artık fark etmiyor. Çağımızda her dakika tehdit edecek birçok unsur var. Dolayısıyla her zaman önemli. Hatta şimdi daha önemli.” ifadelerini kullandı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Oct 2024 02:20:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/gunes-kremi-sadece-yazin-mi-kullanilir-1729984845.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dijital bağımlılık öğrenme güçlüğüne neden oluyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/dijital-bagimlilik-ogrenme-guclugune-neden-oluyor-1572</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/dijital-bagimlilik-ogrenme-guclugune-neden-oluyor-1572</guid>
                <description><![CDATA[Klinik Psikolog Ayşegül Nezor, ekran kullanımı ve ilerisinde bekleyen tehlike‘bağımlılıkla’ ilgili, ebeveynlerin çocukları ‘oyalama’ ihtiyacının önemli bir etken olduğunu vurguladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Klinik Psikolog Ayşegül Nezor, ekran kullanımı ve ilerisinde bekleyen tehlike‘bağımlılıkla’ ilgili, ebeveynlerin çocukları ‘oyalama’ ihtiyacının önemli bir etken olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Günümüz düzeni ve sistemin aldığı yol, çocukları ve ergenleriekran başından almanın pek de mümkün olamayacağı hale ulaştı. Bu noktada iseyapılacakların başında; erken dönem, yani 0-6 yaş ekran kısıtlaması, okul çağıdönemi ve ergenlikte ise yakın takip ve bilinçli ekran – internet kullanımıiçin aile desteği büyük önem taşıyor.</p>

<p>Klinik Psikolog Ayşegül Nezor, ekran kullanımı ve ilerisinde bekleyen tehlike‘bağımlılıkla’ ilgili, ebeveynlerin çocukları ‘oyalama’ ihtiyacının önemli biretken olduğuna dikkati çekti.</p>

<p>Ekran bağımlılığının çeşitli nedenlerle aile yanında başladığına değinen Nezor, ailelerin önce kendileri için ekrana mesafe koyarakrol model olması gerektiğini, ardından ise sosyal alan açarak bağımlılıksonrası yaşanacak olası sorunları bertaraf edeceklerinin altını çizdi. Nezor, özellikle son 5 yılda çocuklar daha küçük yaşlarda teknolojiyle tanıştığını belrterek, "Ekran kullanımının bu kadar küçük yaşa inmesinde, ebeveynlerin çocuklarını oyalama ihtiyacı hissettiğinde telefon ve tablet gibi dijital cihazlara başvurması oldukça önemli bir etken. Aileler bir şekilde çocukların ekrana alışmasına vesile oluyor. Diğer taraftan ise doğurduğu sorunlara çare arıyor. Bu noktada geleneksel oyuncaklardan çok robotlar ve dijital oyunlarla ilgilenmelerinin ve dış mekan oyunlarından uzak kalan kuşak olarak büyümelerinipayı da oldukça büyük. Yaşamlarının pek çok alanında ekranların yer aldığı ve teknoloji ile büyüyen yeni nesil için, diğerkuşaklardan farklı bir beyin yapısına sahip olarak dünyaya geldiklerini söylemek de mümkün. Bu durum çocukların hem fiziksel hem de zihinselgelişiminde ciddi etkiler yaratabiliyor." diye konuştu.</p>

<p>Dijital bağımlılıkla ilgili yapılan araştırmalaragöre ‘10-13 yaş aralığındaki çocukların dijital bağımlılığa daha açık’ olduğunu ifade eden Ayşegül Nezor; “Bu durum,onların okulda odaklanmalarını zorlaştırıp öğrenme süreçlerini olumsuzetkiliyor. Amerikan Pediatri Akademisi’nin raporları da, günde iki saattenfazla ekran kullanımının çocuklarda dikkat dağınıklığı, uyku bozuklukları veakademik başarısızlık riskini artırdığını gösteriyor. Türkiye’de de çocuklarınsosyal medya ve oyun bağımlılığı üzerine yapılan çeşitli çalışmalar budoğrultuda benzer sonuçlar vermiştir" dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Oct 2024 02:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/dijital-bagimlilik-ogrenme-guclugune-neden-oluyor-1729810843.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emzirme sürecinde spor yapmak sakıncalı mı?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/emzirme-surecinde-spor-yapmak-sakincali-mi-1565</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/emzirme-surecinde-spor-yapmak-sakincali-mi-1565</guid>
                <description><![CDATA[Doğum sonrası kilolarını vermek bazen aylar alabiliyor. Bu süreçte annelerin ilk başvurduğu ise hızlı kilo vermeye yardımcı olan egzersizler oluyor. Uzman emzirme danışmanı Sena Türkkan, egzersiz sonrası sütteki laktik asit oranının arttığını söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Doğum sonrası kilolarını vermek bazen aylar alabiliyor. Bu süreçte annelerin ilk başvurduğu ise hızlı kilo vermeye yardımcı olan egzersizler oluyor. Uzman emzirme danışmanı Sena Türkkan, egzersiz sonrası sütteki laktik asit oranının arttığını söyledi.</p><p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Uzman Emzirme Danışmanı Sena Türkkan, emzirme sürecinde hızlı kilo vermek ve forma girmek isteyen annelerin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini Herkes Duysun mikrofonuna açıkladı.<br />
<br />
<strong>“ANNENİN YAPACAĞI AĞIR BİR EGZERSİZ, BEBEĞİN BESLENME ALIŞKANLIĞINI ETKİLEYEBİLİR”</strong><br />
<br />
Egzersizin hayatın önemli bir parçası olduğunun altını çizen Uzman Türkkan, “Egzersiz yapmak sağlık açısından oldukça önemli fakat emzirme sürecinde yapılan ağır egzersizler sütteki laktik asit seviyesinin artmasına sebep olabiliyor. Bu durum ise sütün tadında ve kokusunda değişikliğe sebep olabileceği için bebeğin beslenme alışkanlığını bozabiliyor. Bebek, anne sütünü reddebiliyor.” dedi.</p>

<p><img height="467" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/24/emzirirken-spor-yapilir-mi-34-1729770270-943-x750.jpeg" width="750" /><br />
<br />
Emzirme dönemde egzersizden uzak durma gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirten Uzman Emzirme Danışmanı Türkkan, yalnızca egzersiz sonrasında yaklaşık 1 saat kadar dinlenilmesini ve bu süreçte bol su tüketilmesini önerdi.<br />
<br />
Türkkan, egzersiz sonrası 1 saat dinlenme ve bol su tüketimi sonrası sütteki laktik asit seviyesi 60 ila 90 dakika arasında normale döndüğünü ifade etti ve emzirme döneminde olan annelerin ağır egzersizler yerine yoga, yürüyüş, hafif egzersiz ve pilates yapmalarını önerdi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Oct 2024 01:57:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/emzirme-surecinde-spor-yapmak-sakincali-mi-1729810672.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ağız sağlığı, osteoporoz riski için ipuçları veriyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/agiz-sagligi-osteoporoz-riski-icin-ipuclari-veriyor-1556</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/agiz-sagligi-osteoporoz-riski-icin-ipuclari-veriyor-1556</guid>
                <description><![CDATA[Bedenimizin önemli kemik gruplarından biri çene ve yüz bölgesinde bulunuyor ve bu kemiklerin sağlığı genel diş sağlığını etkiliyor.  Uzmanlar osteoporozun sadece genel iskelet sistemini değil, ağız ve diş sağlığını da doğrudan etkileyebileceğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bedenimizin önemli kemik gruplarından biri çene ve yüz bölgesinde bulunuyor ve bu kemiklerin sağlığı genel diş sağlığını etkiliyor. Uzmanlar osteoporozun sadece genel iskelet sistemini değil, ağız ve diş sağlığını da doğrudan etkileyebileceğini söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi H. Fulya Üçem,&nbsp; osteoporozun dünya çapında 50 yaş ve üzeri tahminen 20 milyondan fazla kişiyi etkilediğini söyleyerek, bu rahatsızlığı olan birçok kişinin bir kemiği kırılana kadar bu hastalığa sahip olduğunu bilmediğini, osteoporozun kemiklerin zayıflayıp kırılgan hale gelmesine neden olan sistemik bir rahatsızlık olduğunu söyledi.</p>

<p>Osteoporoz, çenenin dişleri destekleyen kısmı olan çene kemiğini etkiliyor</p>

<p>Düzenli kontrollerin hem kemik hem de diş sağlığını korumada hayati önem taşıdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi H. Fulya Üçem, şöyle devam etti:</p>

<p>“Osteoporoz, çenenin dişleri destekleyen kısmı olan çene kemiğini etkilemektedir. Çene kemiği yoğunluğu azaldığında diş kayıpları görülmektedir. Osteoporozu tedavi etmek için kullanılan ilaçlar olan bifosfonatlar da ağız sağlığı sorunlarına yol açabilmektedir, bunlar osteonekroz adı verilen bir duruma neden olabilmekte olup belirtileri arasında ağrılı ve şişmiş diş etleri ve çene yer almaktadır. Düzenli kontroller, diş hekimlerinin sorunları daha başlangıçta tespit etmelerini sağlayarak, bunların daha ciddi sorunlara dönüşmesini önlemektedir.”</p>

<p><strong>AĞIZ SAĞLIĞINA DİKKAT ETMEK ÖNLEYİCİ BAKIM SAĞLAMASINA YARDIMCI OLUYOR</strong></p>

<p>Osteoporozun genellikle bir kişinin kemiği kırıldıktan sonra teşhis edildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi H. Fulya Üçem, “Ancak ağız sağlığına dikkat etmek, sağlık uzmanlarının durumu teşhis etmesine ve böylece bir yaralanma meydana gelmeden önce önleyici bakım sağlamasına yardımcı olabilir. Osteoporoz en yaygın kemik hastalığıdır ve kemik dokusunun, kemik yapısının ve direncinin zayıflamasıyla karakterize olup kırık riskinin artmasına neden olabilir. Düşük kemik kütlesi, osteoporoz gelişme riskini artırır. Osteoporoz, en kronik metabolik kemik hastalığıdır ve lupus, diyabet, irritabl bağırsak sendromu, çölyak hastalığı ve romatoid artrit gibi diğer kronik inflamatuar hastalıklarla ilişkilidir.” diye konuştu.</p>

<p>Osteoporozun aynı zamanda genetik, yaşam tarzı seçimleri ve çevresel etkenlerle de bağlantısı olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi H. Fulya Üçem, “Bu da kişiyi hastalığa yakalanma riskiyle karşı karşıya bırakabilir. Hastalığın kadınlarda görülme olasılığı erkeklere göre dört kat daha fazladır. Kadınlarda daha hızlı kemik kaybı yaşanır ve daha genç yaşta osteoporoz gelişebilir. Bazı çalışmalar bunu menopoz sonrası ve hatta bazı perimenopozal kadınlarda yaygın olan östrojen seviyelerindeki azalmaya bağlamıştır. Hormonlar kemik sağlığında kritik bir rol oynar. Hormonlarının azalması (hem erkeklerde hem de kadınlarda) kemik dejenerasyonuna ve sonunda kemik kaybına neden olabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>OSTEOPOROZ YAŞA BAĞLI DEĞİL</strong></p>

<p>Osteoporozun yaşlanan nüfusun bir hastalığı olarak nitelendirildiğini de kaydeden Dr. Öğr. Üyesi H. Fulya Üçem, “Bununla birlikte, çok daha fazla sayıda insan bu sessiz hastalığın erken belirtilerine sahip olmakta ancak bunun farkında değildir. Osteoporoz açısından yeterince erken tarama yapılmamaktadır. Yıllar boyunca, osteoporoz taramasına ilişkin kılavuzlar 65 yaş ve üzeri menopoz sonrası kadınları hedef almıştır; hastalığa yakalanma risklerinin daha düşük olması nedeniyle erkeklere yönelik herhangi bir öneri bulunmamaktadır. Osteoporozun taranması ve tanısına yönelik yeni öneriler ile osteoporoz açısından risk altında olan genç ve erkek hastalarında taranmasını önerilmektedir.” dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Oct 2024 23:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/agiz-sagligi-osteoporoz-riski-icin-ipuclari-veriyor-1729284784.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kış aylarında saç dökülmesine dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kis-aylarinda-sac-dokulmesine-dikkat-1550</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kis-aylarinda-sac-dokulmesine-dikkat-1550</guid>
                <description><![CDATA[Kış aylarının gelmesiyle birlikte birçok kişi soğuk havadan korunmak için bere ve şapka kullanmaya başlıyor. Bu durumun uzun süre havasız kalan saçları yıprattığını belirten uzmanlar, kış aylarında saç dökülmesine karşı uyarıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kış aylarının gelmesiyle birlikte birçok kişi soğuk havadan korunmak için bere ve şapka kullanmaya başlıyor. Bu durumun uzun süre havasız kalan saçları yıprattığını belirten uzmanlar, kış aylarında saç dökülmesine karşı uyarıyor.</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Kış aylarında saç dökülmesinin başlıca nedenlerinden birinin soğuk hava ve düşük nem olduğunu belirten uzmanlar, soğuk havanın saç köklerini zayıflatırken, ciltteki kan dolaşımını da olumsuz etkileyebileceğini dile getiriyor. Ayrıca, kış mevsiminde beslenme alışkanlıklarının değişmesinin de vitamin ve mineral eksikliklerine yol açabileceği, bunun da saç sağlığını olumsuz etkileyerek dökülmelere sebep olabileceği belirtiliyor.</p>

<p>Bere ve şapka kullanımının uzun süreli olmasının da saç dökülmesine neden olabileceğine dikkat çeken uzmanlar, saçların sürekli kapalı kalmasının, hava almasının engellenmesinin ve baş derisinde terleme gibi durumların, saç köklerinin zayıflamasına yol açabileceğini ifade ediyor.</p>

<p>Kış aylarında saç sağlığını korumak için bazı önlemler alınması gerektiğini dile getiren uzmanlar, öncelikle şapka ve bere gibi aksesuarların düzenli olarak çıkarılması ve baş derisinin hava almasına izin verilmesinin önemli olduğunu kaydediyor. Ayrıca, dengeli beslenmenin ve yeterli su tüketiminin saç dökülmesine karşı faydalı olacağı belirtiliyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Oct 2024 23:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/kis-aylarinda-sac-dokulmesine-dikkat-1729284751.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gribe karşı önlem:  Grip aşısı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/gribe-karsi-onlem-grip-asisi-1546</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/gribe-karsi-onlem-grip-asisi-1546</guid>
                <description><![CDATA[Mevsimsel grip, influenza virüslerinin neden olduğu oldukça bulaşıcı bir akut solunum yolu enfeksiyonu ateş, burun akıntısı, boğaz ağrısı, kas ağrısı, baş ağrısı, öksürük ve yorgunluk gibi grip belirtileri hafiften şiddetliye kadar değişkenlik gösterdiğini belirten Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Acar, “Grip virüsü doğrudan zatürreye yol açabildiği gibi zatürreye neden olabilecek diğer mikroorganizmalar için de kolaylaştırıcı bir zemin oluşturur.” uyarısında bulunarak grip ve zatürreden korunmanın en etkili yolunun aşı olduğunu vurguladı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mevsimsel grip, influenza virüslerinin neden olduğu oldukça bulaşıcı bir akut solunum yolu enfeksiyonu&nbsp;ateş, burun akıntısı, boğaz ağrısı, kas ağrısı, baş ağrısı, öksürük ve yorgunluk gibi grip belirtileri hafiften şiddetliye kadar değişkenlik gösterdiğini belirten&nbsp;Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Acar, “Grip virüsü doğrudan zatürreye yol açabildiği gibi zatürreye neden olabilecek diğer mikroorganizmalar için de kolaylaştırıcı bir zemin oluşturur.” uyarısında bulunarak grip ve zatürreden korunmanın en etkili yolunun aşı olduğunu vurguladı.&nbsp;</p>

<p><strong>BURSA(İGFA) - </strong>Dünya çapında her yıl yaklaşık 1 milyar insan mevsimsel gripten etkileniyor. Bu vakalardan yaklaşık 5&nbsp;milyonu ağır seyrederken, gribe bağlı komplikasyonlar nedeniyle her yıl yaklaşık 500 bin kişi hayatını&nbsp;kaybediyor. Grip virüsünün yol açtığı en önemli komplikasyonlardan biri olan zatürre, özellikle risk&nbsp;grupları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Grip ve zatürre aşıları, bu hastalıklardan korunmanın en etkili&nbsp;yolu olarak gösteriliyor.</p>

<p><strong>GRİP BU KİŞİLERDE CİDDİ SORUNLARA NEDEN OLABİLİYOR!&nbsp;</strong><br />
Grip salgınının her yıl Eylül - Ekim aylarında başlayarak kış aylarında zirveye ulaştığını belirten Prof. Dr. Ali Acar, “ Grip, her yaştan bireyi etkileyebilir; ancak 50 yaş üstündeki kişiler, 5 yaş altındaki&nbsp;çocuklar, akciğer, kalp hastalığı, diyabet, böbrek ve karaciğer yetmezliği olan kişiler, hamileler, aşırı&nbsp;kilolular, AIDS, kanser gibi hastalıklar ve çeşitli ilaçlar nedeniyle bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler grip&nbsp;ve komplikasyonlarından daha fazla etkileniyor. Bu risk grubundaki kişiler grip aşısı olmalı. Ayrıca&nbsp;sağlık personellerinin ve risk grubundaki bireylerle teması olanların da aşı olması oldukça önemli. 6&nbsp;aydan büyük herkes grip aşısı olabilir.” dedi.</p>

<p><strong>NEDEN HER YIL GRİP AŞISI OLMAK GEREKİR?</strong><br />
Prof. Dr. Ali Acar, “Grip virüsünün yapısınının her yıl değişmesi nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü, küresel izleme verilerine dayanarak aşı içerikleri için yıllık önerilerde bulunuyor ve her yıl aşı içeriği Dünya<br />
Sağlık Örgütü'nün tavsiyeleri dikkate alınarak hazırlanıyor.” diyerek sözlerine şöyle devam etti:&nbsp;“Aşı, yapıldığı grip sezonu için etkili oluyor. Bu nedenle; daha önce geçirilmiş grip hastalığı ya da<br />
uygulanmış grip aşısına bakılmaksızın mevsimsel gribe karşı etkin bir korunma sağlanması için her yıl&nbsp;grip aşısı yaptırılmalıdır. Risk grubundaki kişilerin Eylül - Ekim aylarından itibaren mevsimsel grip&nbsp;salgınlarına neden olabilecek virüslere karşı hazırlanan güncel aşılarla aşılanması gerekiyor. Grip&nbsp;aşısının koruyuculuğu yaklaşık 6-8 ay sürüyor. Özellikle risk grupları, Eylül ve Ekim aylarından itibaren&nbsp;aşılanmalı; aşı olamayanlar ise Mart ayının sonuna kadar aşılanabilir.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 17 Oct 2024 17:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/gribe-karsi-onlem-grip-asisi-1729176308.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Süt tüketimi öğrencilerin becerilerini etkiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sut-tuketimi-ogrencilerin-becerilerini-etkiliyor-1513</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sut-tuketimi-ogrencilerin-becerilerini-etkiliyor-1513</guid>
                <description><![CDATA[Anne sütünden sonra süt ve süt ürünleri temel besin gruplarından biri olarak kabul ediliyor. Çocuk beslenmesinde önemi tartışılmaz olan ürünler arasında süt ilk sıralarda yer alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Anne sütünden sonra süt ve süt ürünleri temel besin gruplarından biri olarak kabul ediliyor. Çocuk beslenmesinde önemi tartışılmaz olan ürünler arasında süt ilk sıralarda yer alıyor.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Okullarda öğrencilerin gelişimine destek olan en önemli gıda ürünü süt ve süt ürünleri olmaya devam ediyor.</p>

<p>Uzmanlar sütün yağ protein, karbonhidrat, su, vitamin, mineraller gibi zengin bir içeriğe sahip olmasından dolayı besleyiciliğinin yüksek olduğunu önemle vurguluyorlar.&nbsp;</p>

<p>Çocukların hem fiziksel hem de zihinsel gelişimlerine yardımcı olan süt ve süt ürünlerinin tüketimi büyük önem taşıyor.</p>

<p>Sabah kahvaltısında yenilen peynirin, yemeklere eşlik eden yoğurdun büyüme çağındaki çocukların gelişimine olumlu etkisi oluyor. Kaliteli protein-aminoasit çocukların kaslarının güçlenmesine, öğrenme becerilerinin gelişmesine katkıda bulunuyor. Teksüt, özellikle çocukların beslenme çantalarına konulan 200 ml.’lik minik kutu sütlere büyük talep olduğunu ve anne babaların tercihini farklı günlerde alternatif olabilecek &nbsp;sade ve meyveli sütlerden yana kullandığını açıkladı.</p>

<p>Teksüt Satış Direktörü Murat Keleş, sütün sadece çocukluk ve gelişme dönemlerinde değil, her yaşta içilmesi gereken bir besin olduğuna dikkat çekerek, “Sütün, çocukların hem fiziksel büyümesini, kemik gelişimini hem de zihinsel gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlanmasında önemli rolü var. Çocukların hem severek tüketecekleri hem de kolayca ulaşabilecekleri süt aynı zamanda onların okuldaki beslenmesinin önemli bir parçası. Bu nedenle anne babaların çocukları için güvenli ve sağlıklı ambalajlarda sunduğumuz sütleri tercih etmesi bizi sevindiriyor.” dedi. &nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 04 Oct 2024 12:41:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/10/sut-tuketimi-ogrencilerin-becerilerini-etkiliyor-1728034873.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şok diyetlere dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sok-diyetlere-dikkat-1493</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sok-diyetlere-dikkat-1493</guid>
                <description><![CDATA[Hızlı zayıflama ve şok diyetleri hakkında açıklamalarda bulunan Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, “Saat 18.00'den sonra yemek yememek gibi diyet önerileri herkes için uygun değil” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Hızlı zayıflama ve şok diyetleri hakkında açıklamalarda bulunan Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, “Saat 18.00'den sonra yemek yememek gibi diyet önerileri herkes için uygun değil” dedi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, hızlı zayıflama ve şok diyetleri hakkında önemli açıklamalarda bulundu.</p>

<p>Doç. Dr. Müge Arslan, 21 gün süren diyetlerle kalıcı bir değişimin sağlanabileceği yönünde yaygın inanışın gerçeğini yansıtmadığını dile getirerek, "Şeker türü çok önemli. Şeker sadece çayda veya ekmekte bulunmaz; meyvelerde de şeker, yani fruktoz vardır. Bu nedenle tamamen şekersiz bir diyetin sürdürülmesi mümkün değildir, çünkü besinlerin içerisinde görünmeyen alınan şeker türleri de mevcuttur" dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/09/22/1726908469-m-ge-arslan-1-1727005485-620-x750.jpeg" style="height:505px; width:750px" /></p>

<p><strong>SALAMURA GIDALARA DİKKAT!</strong></p>

<p>Özellikle işlenmiş besinler ve salamura gıdaların tüketilmesinden kaçınılması gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Müge Arslan, içerisinde bulundurdukları tuz ve sodyum miktarı nedeniyle; hipertansiyon, mide ve ağız kanserleri gibi pek çok&nbsp; rahatsızlıkları neden olabilmektedir . Yağsız bir beslenmenin de mümkün olmadığını, zeytin yağı, tereyağ gibi görünür yağlar haricinde , besinlerin kendi içerisinde doğal olarak bulunan yağların mevcut olduğunu, önemli olan; tüketim miktarının ve alınan yağ türünün olduğuna dikkat çekti. &nbsp;</p>

<p><strong>BEYAZ EKMEĞİ ÖNERMİYORUZ!</strong></p>

<p>Doç. Dr. Müge Arslan, glisemik indeks konusunun da tek başına yeterli olmadığını kaydederek, “Glisemik yük de önemli. Örneğin, salatanın üzerine konulan yarım bir havucun kan şekerini ciddi anlamda etkilemesi beklenmez. Salataya havuç koymayanlar var; “şekerli ve kilo alırım diye, fakat burda önemli olan havuçun tüketiminden ziyade miktarıdır” dedi. Muz da tüketebilirsiniz, insanlar muzu hayatından çıkartıyorlar. Patatesi hayatından çıkartıyor, daha önce de belirttiğim gibi miktar; yani glisemik yük burada önem arz ediyor. Ekmek de tüketebilirsiniz ama hangi ekmek çeşidi olduğu önemli. Beyaz ekmeği çok önermiyoruz. Patates tüketebilirsiniz. Pişirme şekli çok önemli. Kızartma mı, haşlama mı? Haşlamaysa, yani sıcak ise mesela soğutularak yenilmesi glisemik endeksi birazcık daha düşürür, bu çok önemli.” dedi.</p>

<p><strong>18.00’DEN SONRA YEMEK YEMEMEK HERKES İÇİN UYGUN DEĞİL!</strong></p>

<p>“Saat 18.00'den sonra yemek yememek gibi diyet önerileri herkes için uygun değil” diyen Doç. Dr. Müge Arslan, bireyin yaşam tarzına göre beslenme planlarının kişiselleştirilmesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Gece geç saatlere kadar ayakta kalmaları gerekenlerin bu tür diyetlere uymalarının mümkün olmadığını belirten Arslan, "Kan şekerinin düzenlenmesinde sorun yaşayan kişiler için altıdan sonra bir şey yememek doğru değildir. Bireyin yaşam tarzı, çalışma süreçleri ve şekilleri, uyku/uyanıklık süreçlerine ve medikal geçmişine göre değişir. Ciddi bir hipoglisemisi varsa kan şekeri regülasyonun da ciddi bir&nbsp; sorun varsa öğün saatlerinin ona göre düzenlenmesi lazım.” şeklinde konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Sep 2024 18:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/sok-diyetlere-dikkat-1727017935.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sonbaharda bağışıklığınızı güçlendiren 10 beslenme önerisi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sonbaharda-bagisikliginizi-guclendiren-10-beslenme-onerisi-1490</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sonbaharda-bagisikliginizi-guclendiren-10-beslenme-onerisi-1490</guid>
                <description><![CDATA[Soğuk algınlığı, grip, sinüzit, larenjit, farenjit… Sonbaharın gelmesiyle birlikte hastalıklar kapımızı çalmaya başladı bile! Sıcaklıkların azaldığı sonbahar aylarında vücut metabolizmasının ana görevi vücut ısısını stabil tutmak oluyor. Vücut soğuğa karşı kendini korumak için aldığı enerjiyi daha kontrollü kullanıyor ve bu durum  metabolizma hızını düşürürken, vücudun direncini de azaltıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, hastalıklara karşı direnç kazanmamız için bağışıklık sistemimizi mutlaka güçlendirmemiz gerektiğine dikkat çekerek, “Bunun en etkili yollarından biri ise yeterli ve dengeli beslenmeye özen göstermektir. Ayrıca bol su içmek de güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmamız için çok önemli. Bunların yanı sıra stresten, sigara ve alkolden uzak durmaya, düzenli spor yapmaya ve düzenli uyumaya da dikkat etmemiz gerekiyor” diyor.    ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Soğuk algınlığı, grip, sinüzit, larenjit, farenjit… Sonbaharın gelmesiyle birlikte hastalıklar kapımızı çalmaya başladı bile! Sıcaklıkların azaldığı sonbahar aylarında vücut metabolizmasının ana görevi vücut ısısını stabil tutmak oluyor. Vücut soğuğa karşı kendini korumak için aldığı enerjiyi daha kontrollü kullanıyor ve bu durum &nbsp;metabolizma hızını düşürürken, vücudun direncini de azaltıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur,</strong>&nbsp;hastalıklara karşı direnç kazanmamız için bağışıklık sistemimizi mutlaka güçlendirmemiz gerektiğine dikkat çekerek, “Bunun en etkili yollarından biri ise yeterli ve dengeli beslenmeye özen göstermektir. Ayrıca bol su içmek de güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmamız için çok önemli. Bunların yanı sıra stresten, sigara ve alkolden uzak durmaya, düzenli spor yapmaya ve düzenli uyumaya da dikkat etmemiz gerekiyor” diyor. &nbsp; &nbsp;</p>

<p><strong>Yeterli protein aldığınızdan emin olun</strong></p>

<p>Yeterli miktarda protein tüketimi vücudumuzun hastalıklardan korunmasını sağlıyor. Bu yüzden günde ortalama 4-5 köfte büyüklüğünde et/tavuk/balık veya bitkisel protein kaynağı olan kuru baklagilleri, 1-2 kibrit kutusu kadar peynir ve &nbsp; kaliteli protein kaynağı olan yumurtayı günlük beslenmenize mutlaka ekleyin.</p>

<p><strong>Tabağınızı renklendirin</strong></p>

<p>Vitaminlerin hemen hemen hepsi (A, D, E, C, B grubu, folat ve biotin) bağışıklık sisteminde ayrı ayrı görevler üstleniyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, tüm bu vitaminlerin vücudumuza &nbsp;pek çok fayda sağladıklarına işaret ederek “Bu vitaminlerin vücudumuza olan etkileri nedeniyle beslenmenizde çeşitlilik çok önemli. Dolayısıyla sofranızda her öğün farklı renklerde sebze ve meyvelere yer verin. Günde 7 porsiyon sebze ve meyve tüketmeniz vücudunuzun ihtiyacını karşılayacaktır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yeşil çay için</strong></p>

<p>Yeşil çay; içeriğinde bulunan polifenolik bileşikler sayesinde vücudumuzun enfeksiyonlara karşı korunmasını sağlıyor. Yapılan çalışmalar, yeşil çayın antioksidan özelliğinin siyah çaya göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yeşil çaydan maksimum faydayı sağlayabilmek için 90 derece sıcaklıktaki suda yeşil çay yapraklarını 2 dakika bekleterek demleyin. Ancak kafein oranı yüksek olması nedeniyle günde 2-3 fincandan fazla tüketmeyin. Yeşil çay ve bazı ilaçlar aynı yoldan emildikleri için besin ve ilaç etkileşimine de dikkat etmeniz gerekiyor. Zira, özellikle antikoagülanlar (kan sulandırıcı) ile birlikte tüketimi sakıncalı olabiliyor. Dolayısıyla böbrek rahatsızlığınız, tiroit bozukluğunuz veya hipertansiyonunuz varsa ya da kan sulandırıcı kullanıyorsanız, yeşil çayı içmeden önce mutlaka doktorunuza danışın.&nbsp;</p>

<p><strong>Çinko içeren besinleri unutmayın</strong></p>

<p>Çinko güçlü bir antioksidan olması nedeniyle bağışıklık sistemimizde hayati önem taşıyan bir mineral. Bu yüzden çinko eksikliği vücut direncinin azalmasına yol açabiliyor. Kırmızı et, kümes hayvanları ve kabuklu deniz ürünleri, kurubaklagiller, &nbsp;kabuklu yemişler, kabak çekirdeği, kepekli tahıllar ve süt ürünleri çinko açısından zengin besinlerden.</p>

<p><strong>Yemeklerinize zerdeçal ve zencefil ekleyin</strong></p>

<p>Zencefil, hücrelerimizin virüslere karşı oluşturdukları özel savunma maddelerinin üretimini uyarıyor ve anti-inflamatuar (iltihap azaltıcı) özellik gösteriyor. &nbsp;Böylece vücudumuzun &nbsp;direncini artırarak bizi hastalıklardan koruyabiliyor. Ayrıca bal ile karıştırılıp tüketildiğinde öksürüğe de iyi geliyor. Günde 1-2 bardak zencefilli çay içebilir, zencefil kökünü yemek pişirmede kullanabilir veya baharat olarak da kullanabilirsiniz. ‘Kurkumin’ adlı bileşiğin ana kaynağını oluşturan zerdeçal da inflamasyonu, bir başka deyişle iltihaplanmayı hafifleten bir antioksidan. Aynı zamanda bağırsak zarını koruyor ve zararlı mikropların büyümesini önlüyor. Zerdeçalı yemeklerde ve &nbsp;çorbalarda baharat olarak kullanabilirsiniz.</p>

<p><strong>C ile E vitaminini birlikte tüketin!&nbsp;</strong></p>

<p>C vitamini E vitamininin antioksidan özelliğine destek oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, bu nedenle her iki vitaminin birlikte tüketilmesinin daha fazla yarar sağladığını belirterek, “C vitamininden zengin kuşburnu, limon, çilek, kivi, yeşilbiber ve &nbsp;kırmızıbiber, brokoli, yeşil yapraklı sebzeler ile mandalina, portakal, greyfurt gibi turunçgiller ile E vitamininden zengin zeytinyağı, avokado, fındık, ceviz, fıstık, ay çekirdeği ve badem gibi yağlı tohumların birlikte tüketilmeleri bağışıklık sisteminin güçlenmesine önemli katkılar sağlayacaktır” &nbsp;diyor.</p>

<p><strong>Beta karotenleri ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Beta karotenler; karetonoidler arasında organizmada en fazla A vitaminine çevrilen mucizevi bir madde. Bağışıklık sistemi üzerinde çok etkili olup, vücut direncini arttıran özelliğe sahipler. Tatlı patates, sığır karaciğeri, maydanoz, balkabağı, yumurta, mango, ıspanak, kabak, kavun ve havuç gibi besinleri beslenme listenize ekleyerek günlük ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.</p>

<p><strong>Bağırsak mikrobiyotanızı koruyun</strong></p>

<p>Vücudun bağışıklık hücrelerinin yüzde 70-80’i bağırsakta bulunuyor. Sağlıksız beslenme, bağırsaktaki sağlıklı bakteri türlerine kıyasla zararlı bakteri türlerinin aşırı şekilde çoğalmasına neden olabiliyor. Bu dengesizlik de bağırsağımızın bağışıklık hücreleri oluşturma yeteneğine zarar veriyor. &nbsp; Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur,<strong>&nbsp;</strong>sağlıklı bağırsak mikrobiyotasına (mikroorganizma topluluğuna) sahip olabilmek için tek tip beslenmeden kaçınıp yeterli ve dengeli beslenmeye özen göstermemiz gerektiğini belirterek, “Ayrıca probiyotik besinler bağırsak florasını düzenleyerek bağışıklık sistemini destekliyorlar. Bu nedenle boza, yoğurt, kefir, tarhana, turşu, ekşi mayalı ekmek ve peynirler gibi probiyotik besinler ile kök sebzeler (karahindiba, soğan, sarımsak, pırasa, patates, yer elması ve enginar gibi) ve tahıllar (yulaf, çavdar ve buğday) gibi prebiyotik besinleri düzenli olarak mutlaka tüketin. Ayrıca işlenmiş gıdalardan ve fast foodlardan uzak durmanız da çok önemli” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Omega-3 yağ asidi olmadan olmaz</strong></p>

<p>Omega-3 yağ asitleri &nbsp;bağışıklık sistemimizi destekleyerek vücudumuzu hastalıklara karşı koruyor. &nbsp;Ceviz, ketentohumu, chia tohumu, somon ve deniz ürünleri omega-3 kaynakları arasında yer alıyor. Güçlü bir bağışıklık sistemi için haftada 1-2 kez balık tüketmeyi ihmal etmeyin.</p>

<p><strong>D vitamini şart!&nbsp;</strong></p>

<p>D vitamini vücudumuzun enfeksiyonlarla savaşmasında görevli önemli bir vitamin. Vücudumuzda yeterli düzeyde D &nbsp;vitamini bulunmuyorsa vücut direncimiz hastalıklara karşı düşüyor. Yağlı balıklar (somon, tonbalığı, uskumru, sardalye), yumurta sarısı, karaciğer (dana eti), peynir ve mantarlar (shiitake, portobello) D vitamininden zengin besinler arasında yer alıyor. D vitamininin vücudumuzda aktif hale gelebilmesi için cildimizin güneş ışınlarıyla da temas etmesi gerekiyor. Bu nedenle her gün 11.00-15.00 saatleri arasında mutlaka 15 dakika güneşe çıkıp D vitamininin sentezlenmesini sağlamanız bağışıklık sisteminiz için çok önemli.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Sep 2024 16:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/sonbaharda-bagisikliginizi-guclendiren-10-beslenme-onerisi-1726837527.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş boyun kanserlerinde +40 yaşta risk daha fazla</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/bas-boyun-kanserlerinde-40-yasta-risk-daha-fazla-1479</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/bas-boyun-kanserlerinde-40-yasta-risk-daha-fazla-1479</guid>
                <description><![CDATA[Baş boyun kanserlerinin karmaşık ve zor bir konu olduğunu belirten uzmanlar, teşhis için farklı adımlar atılması gerektiğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Baş boyun kanserlerinin karmaşık ve zor bir konu olduğunu belirten uzmanlar, teşhis için farklı adımlar atılması gerektiğini söylüyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, baş boyun kanserleri farkındalık haftası kapsamında, baş boyun kanserlerinin tanısı hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Baş, boyun tümörlerinin, beyinden çıkan tüm sinirler baş boyun bölgesinden geçtiği için biraz uzun ve zor bir konu olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Üst solunum yolu, beslenme sistemi gastrointestinal sistemin üst kısmı, bütün nörolojik bağlantılar, en büyük şahdamarlarımız ve lenf bezlerimiz buradan geçer. Bu bölgede hormon salgılamakla görevli tiroid dokuları ve yüzbinlerce lenf bezesi bulunuyor.” dedi.</p>

<p>En çok görülen enfeksiyon türünün üst solunum yolu enfeksiyonları olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu enfeksiyonlar şişliklere ve hastalıklara neden olabilir. Bu nedenle baş boyun kanserleri çok karmaşık bir konudur. Önce yaşa göre tümörleri ayırırız. Tümör dediğimiz her zaman kanser değildir, şişliktir. 0-15 yaşına kadar en çok gördüğümüz şey enfeksiyonlardır. Daha ileri yaşta yani 15-40 yaş arasında gördüğümüz tümörler de çoğunlukla kanser değildir. Ancak 40 yaşın üzerinde baş boyun bölgesinde görülen şişliklerin nedeni çoğunlukla kanser hastalıklarıdır.” Şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>ÇOK AYRINTILI TÜM VÜCUT MUAYENESİ YAPILMASI ÖNEMLİ&nbsp;</strong></p>

<p>Tümörlerin yaşa göre sınıflandırılmasının ardından bölgesel olarak da sınıflandırıldığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Hangi tümörlerin veya hangi hastalıkların hangi bölgede şişliğe neden olduğunu biliyoruz. Boynun ön kısmında bir şişlik varsa ve kişi 40 yaşın üzerindeyse daha çok tiroidi düşünürüz. Eğer kulak arkasındaysa veya çene altındaysa enfeksiyon hastalıklarını düşünebiliriz. Böylece sınıflandırdıktan sonra bu hastalıkların hangisinin kötü huylu hangisinin iyi huylu olduğunu, hangisinin çocukluktan, anne karnından kalan konjenital hastalıklar olduğunu ayırabiliyoruz.” dedi.</p>

<p>Bu ayrım yapıldıktan sonra çok ayrıntılı bir tüm vücut muayenesi yapılması gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Çünkü lenf bezleri ve kan dolaşımı nedeniyle birçok diğer bölgelerin tümörleri de bu bölgeye metastaz yapabiliyor. Bunları ayırmak için çok ayrıntılı bir muayene yaptıktan sonra bütün sistemi muayene ederiz. Ardından bu bölgede bize destek olacak bazı röntgen, tomografi, MR, Pet CT gibi tanı yöntemlerini kullanırız.” şeklinde konuştu.</p>

<p>Gerekli taramaların yapılmasının ardından bazen bu tümörün ne olduğu sonucuna ulaşılamadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Tümörün bulunduğu bölgeden ince iğne biyopsisinden açık biyopsiye kadar çeşitli yöntemlerle örnek alınır. Bunların hepsi kesin tanı koyulması için son derece önemlidir.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Sep 2024 15:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/bas-boyun-kanserlerinde-40-yasta-risk-daha-fazla-1726836722.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tavuğu pişirmeden önce bunu sakın yapmayın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/tavugu-pisirmeden-once-bunu-sakin-yapmayin-1477</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/tavugu-pisirmeden-once-bunu-sakin-yapmayin-1477</guid>
                <description><![CDATA[Mutfakta sık yapılan hatalardan biri de tavuğu pişirmeden önce yıkamak. Bu alışkanlık, sağlıklı olduğunu düşünen pek çok kişi tarafından benimsenmiş olsa da uzmanlar, ciddi sağlık risklerine dikkat çekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mutfakta sık yapılan hatalardan biri de tavuğu pişirmeden önce yıkamak. Bu alışkanlık, sağlıklı olduğunu düşünen pek çok kişi tarafından benimsenmiş olsa da uzmanlar, ciddi sağlık risklerine dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Uzmanlara göre, tavuğun yıkanması esnasında mutfakta çapraz bulaşma riski artıyor. Zararlı bakteriler, su sıçramasıyla mutfak yüzeylerine, lavaboya veya diğer gıdalara bulaşabiliyor. Yıkanan tavuk, etrafında görünmez bir tehlike alanı oluşturuyor ve bu da ciddi gıda zehirlenmelerine yol açabiliyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Çoğu kişinin tavuğu yıkadığını belirten uzmanlar tavuğun üzerinde bulunan zararlı bakterilerin, doğru ısıl işlem uygulanmadığı sürece canlı kalabileceğini, bu yüzden tavuğu yıkamak yerine iç sıcaklığının en az 75°C'ye ulaştığından emin olunmasının daha güvenli bir yöntem olduğunu söylüyor.&nbsp;</p>

<p>Çapraz bulaşmayı önlemek için mutfak hijyenine büyük özen gösterilmesi gerektiğini hatırlatan uzmanlar ellerin, mutfak tezgâhı, kesme tahtaları ve bıçaklar gibi malzemelerin her işlem sonrası iyice temizlenmesi gerektiği vurguluyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Sep 2024 15:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/tavugu-pisirmeden-once-bunu-sakin-yapmayin-1726836672.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Plastik içeren ürünler çocuk ve bebek sağlığını tehdit ediyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/plastik-iceren-urunler-cocuk-ve-bebek-sagligini-tehdit-ediyor-1474</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/plastik-iceren-urunler-cocuk-ve-bebek-sagligini-tehdit-ediyor-1474</guid>
                <description><![CDATA[Uzmanlar, oyuncaklar ve bazı bebek ürünlerinde kullanılan plastik türevi PVC maddesinin çocuk ve bebek sağlığı için ciddi riskler taşıdığını açıkladı. Bu zararlı maddeler, özellikle bebeklerin gelişim sürecinde tehlike saçıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzmanlar, oyuncaklar ve bazı bebek ürünlerinde kullanılan plastik türevi PVC maddesinin çocuk ve bebek sağlığı için ciddi riskler taşıdığını açıkladı. Bu zararlı maddeler, özellikle bebeklerin gelişim sürecinde tehlike saçıyor.</p><p><strong>BURSA (İGFA) -</strong>PVC, insan sağlığına ve çevreye zararlı kimyasallar içeriyor.</p>

<p><img height="500" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/12/img-3312-1726150367-346-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p>Özellikle diş kaşıyıcı, oyuncak ve emzik gibi bebeklerin ağızlarına alabileceği ürünlerde bulunan plastik bileşenler, kimyasal maddelerin vücuda geçmesine neden olabiliyor. Uzmanlar, bu maddelerin uzun vadede birçok sağlık sorununa yol açabileceğini vurguluyor.</p>

<p><img height="421" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/12/img-3313-1726150365-315-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p>Çocukların ve bebeklerin sağlığı için anne ve babaların daha bilinçli olması gerektiğinin altını çizen uzmanlar, doğal ve zararsız maddelerden yapılmış ürünlerin tercih edilmesini öneriyor. Ayrıca, ürün satın alırken güvenilir markaların ve sertifikalı ürünlerin seçilmesi gerektiğini de ekliyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Sep 2024 15:46:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/plastik-iceren-urunler-cocuk-ve-bebek-sagligini-tehdit-ediyor-1726231568.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağışıklık sisteminin gizli düşmanı ’lenf kanseri’</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/bagisiklik-sisteminin-gizli-dusmani-lenf-kanseri-1473</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/bagisiklik-sisteminin-gizli-dusmani-lenf-kanseri-1473</guid>
                <description><![CDATA[Lenf kanseri olarak bilinen lenfoma, bağışıklık sisteminin bir parçası olan lenfatik sisteme ait lenf dokusunun habis tümörüne verilen genel isimdir.  Dr. Öğr. Üyesi Serkan Ocakçı lenfoma hastalığına dikkat çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Lenf kanseri olarak bilinen lenfoma, bağışıklık sisteminin bir parçası olan lenfatik sisteme ait lenf dokusunun habis tümörüne verilen genel isimdir.  Dr. Öğr. Üyesi Serkan Ocakçı lenfoma hastalığına dikkat çekti.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Lenfoma lenf bezi kanseridir. Lenf bezleri tüm vücudumuzda yaygın olarak bulunur. Bağışıklık sistemimizin bir parçası olarak vücudumuzu korur. İltihap, mikrobik hastalık, kanser gibi birçok hastalıkta büyüme gösterir. Maalesef bazen bu büyüme reaksiyonel nedenle olmaz, normal düşü hücrelerin (kanser hücrelerinin) istilası sonucu olur.</p>

<p>enfoma hematoloji uzmanlarının tetkik, tedavi ve takip ettiği bir hastalıktır. Ancak, örnek hastada olduğu gibi şikâyetleri olan hasta dâhiliye veya cerrahi hekimine başvurabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>UZUN SÜRE GEÇMEYEN KAŞINTILAR EN BÜYÜK BELİRTİSİ &nbsp;</strong></p>

<p>Lenfoma hastalığına dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Serkan Ocakçı, hastanın şikâyetleri arasında ‘B semptomları’ dediğimiz ateş, zayıflama, gece terlemesi de bulunabildiğini, lenf bezleri vücut dışından fark edilebileceği gibi, vücut boşluklarında da gözle görülmeden büyüyebildiğini belirterek, "Göğüs boşluğunda lenfoma nefes darlığı, öksürük, göğüs ağrısı yapabilir. Karın boşluğunda kabızlık, karın ağrısı hatta böbreklerden idrar atılımını engelleyerek böbrek bozukluğu dahi ortaya çıkarabilir. Baş ağrısı, bilinç bulanıklıkları, sara nöbetleri, felçler lenfoma nedeniyle gelişebilir. Deride geçmeyen bir döküntü bile lenfoma tutulumu olabilir. Bazı hastalarda uzun süre geçmeyen kaşıntı şikâyeti aslında lenfoma hastalığının bir sonucudur" dedi.</p>

<p>"Muayenede yapılan kan testleri yayılmış bir lenfomada bile tamamen normal olabilir" diyen Dr. Ocakçı, "Maalesef normal kan testleri lenfoma olması olasılığını dışlamaz. Lenfoma tanısı için şüpheli lenf bezinin cerrahi olarak çıkarılması amaçlanır. Bazı hastalarda bu mümkün olmayabilir. O zaman radyoloji uzmanları tarafınca kalın biyopsi iğneleri ile örnekler alınır. Kemik iliği biyopisi de lenfoma tanısını koydurabilir. Sadece muayene, kan tetkiki veya görüntüleme yöntemi ile lenfoma kesin tanısı konulamaz. Çıkarılan lenf bezinin patoloji uzmanınca incelenerek kesin lenfoma tanısı konulur, lenfomanın tipi belirlenir. Tipin tam olarak belirlenebilmesi için tedavi için çok önemlidir. Günümüzün modern kanser tedavisi hedefe yönelik yolda ilerlediği için tam ve kesin tanı çok önemlidir.&nbsp;Tanı konulunca PET-BT, MRG,BT, kemik iliği biyopsisi ile evreleme yapılır. Lenfomanın tipine, özelliklerine, yaygınlığına göre kemoterapi içeriği ve süresi belirlenir. En önemli bir başka belirteç hastanın durumudur. Hastanın yaşı, mevcut hastalıkları, kalp, böbrek, karaciğer ve akciğer fonksiyonları tedavi seçiminde çok önemlidir" diye konuştu.</p>

<p><strong>‘TÜM HASTALARIN İYİLEŞME ŞANSI VARDIR’</strong></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Serkan Ocakçı, tüm hastaların iyileşme şansı olduğunu belirterek, şunları kaydetti:</p>

<p>"Yaşlı, düşkün, organ yetmezliği olması; ilerlemiş, geç tanı almış olması, bu hasta tedavi alamaz dedirtmez. Tüm hastaların iyileşme şansı vardır. Bu şans ek sorunu olmayan, genç, erken tanı almış hastalarda daha yüksektir. İlk tanı tetkikleri, tanı sonrası tedavi planlaması zaman alıp sıkıntı yaratabilse de çoğu hasta daha ilk tedaviden sonra kendilerini daha iyi hissetmeye başlar. Büyümüş lenf bezleri küçülür. Eşlik eden halsizlik, iştahsızlık, ağrı, terleme gibi şikâyetler geçer. İlaçların bazıları saç döker ama dökülen saçlar daha sonra tekrar çıkar. Diğer kanserlerde olduğu gibi şiddetli bulantı, kusma, yemek yememe lenfoma tedavilerinde nadirdir. Tedaviler 2-4 haftada bir ayaktan kemoterapi ünitelerinde yapılır. Bazı lenfoma tipleri yatırılarak daha uzun günlerde, daha yoğun tedavi edilir. O tiplerde de iyileşme beklentisi yüksektir."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Sep 2024 15:46:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/bagisiklik-sisteminin-gizli-dusmani-lenf-kanseri-1726231566.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp damarlarına X-ışını hızında görüntüleme</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kalp-damarlarina-x-isini-hizinda-goruntuleme-1471</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kalp-damarlarina-x-isini-hizinda-goruntuleme-1471</guid>
                <description><![CDATA[Kalp damar hastalıklarının tanısında Kuantum dedektörlü BT ile yapılan anjiyografi incelemeleri geleneksel anjiyografi gereksinimini büyük oranda azaltıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kalp damar hastalıklarının tanısında Kuantum dedektörlü BT ile yapılan anjiyografi incelemeleri geleneksel anjiyografi gereksinimini büyük oranda azaltıyor.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Dünyada ve ülkemizde hastalığa bağlı ölüm nedenleri arasında kalp ve damar hastalıkları ilk sırada yer alıyor. Sevindirici olansa; tıpta ve teknolojide hızlı gelişmeler sayesinde kalp &nbsp;damar hastalıklarının tanı ve tedavisinde çok önemli ilerlemeler sağlanması! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak &nbsp;ve Ataşehir Hastaneleri Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ercan Karaarslan “Günümüzde artık kalp damar hastalıklarının teşhisi çok daha erken evrelerde mümkün hale gelmiştir. Örneğin; kalbinizin geleceğinde oluşabilecek sorunlar hazırlıklar dahil sadece 15 dakikada saptanabiliyor, böylece hayati riske yol açabilecek herhangi bir kalp damar sorunu saptanırsa &nbsp;erkenden müdahale edilebiliyor” diyor. Prof. Dr. Ercan Karaarslan, kalp &nbsp;damar hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaşanan en yeni gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Son yıllarda sağlıksız beslenme, aşırı tuz tüketimi, hareketsiz yaşam tarzı, sigara, alkol kullanımı ve yoğun stres gibi faktörlerin de etkisiyle kalp ve damar sağlığımız adeta alarm veriyor. Kalp hastalıkları artık sadece ileri yaşta değil, genç hatta çocuk yaşta da kapıyı çalıyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak ve Ataşehir Hastaneleri Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ercan Karaarslan “Kalp ve damar hastalıkları, dünya genelinde ve ülkemizde en sık ölüm nedenleri arasında yer alıyor. Çoğu zaman belirti vermeden sinsice ilerleyerek hayati tehdit oluşturabiliyor. Her yıl milyonlarca insanın yaşamını kaybetmesine neden olan bu hastalıkların erken teşhis edilmesi çok önemli hale geliyor. Bu denli önemli ve ciddi sonuçlarına karşı tıpta yaşanan hızlı gelişmeler ve ileri teknolojiler sayesinde, artık kalp damar hastalıklarının teşhisi çok daha erken evrelerde mümkün hale geldi. Erken teşhis, tedavi başarısını artırdığı gibi, kişinin riskleri bertaraf etmesi ve yaşam şeklini düzenlemesi için zaman da sağlıyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>KALP DAMARLARI &nbsp;VE İNCE DEVAMLILIKLARI DAHA NET GÖRÜNTÜLENEBİLİR</strong></p>

<p>Kalp damar hastalıklarının erken teşhisinde çok yeni, ilk tanıtımı &nbsp; 2022 yılında Amerika’da düzenlenen dünyanın en büyük radyoloji kongresinde yapılan şimdi de ülkemizde kullanılmaya başlanan Kuantum Teknolojili Foton Sayıcı BT ile yapılan kalp damar anjiografisi (Sanal Kalp &nbsp;Anjiyografisi) hakkında bilgi veren Prof. Dr. Karaarslan şunları söylüyor: “Yaklaşık 20 yılı aşkın bir süredir, çok kesitli dedektörlü tomografi cihazlarıyla belirli bir performasta sanal anjiyografi yapılıyor. Klasik bilgisayarlı tomografilerde en iyileri bile 512 matriksli 0.5 mm ya da 0.6 mm kalınlıkta kesitler ile inceleme yapabiliyordu. Yeni, foton dedektör teknolojili BT ile yapılan incelemelerde ise görüntüleme kalınlığı 0.2 mm’ye düşebiliyor. Ayrıca çözünürlüğü 1024 matrikse çıktığı için görüntü kalitesi çok daha net ve detaylı oluyor. Böylece kalp damarlarının lümen içi ve duvarlarının görüntüsü daha önce göremediğimiz kadar ayrıntılı bir şekilde elde edilebiliyor. Bu da damarların analizinin çok daha iyi yapılmasını, olası sorunların daha net bir şekilde saptanabilmesini sağlıyor. Üstelik tüm bunları, klasik sanal anjiyolara göre daha düşük doz radyasyon vererek görüntüleyebiliyor.”</p>

<p><strong>DAKİKALAR İÇİNDE DAMAR TIKANIKLIĞI TESPİT EDİLİYOR!</strong></p>

<p>Geleneksel yöntemlerden farklı olarak yüksek çözünürlüklü ve düşük radyasyonlu çok daha detaylı görüntüler elde edilerek, bu sayede kesin ve hızlı tanı imkanı sağlandığını belirten Prof. Dr. Karaarslan sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu yöntem kalbi besleyen damarlardaki hastalıkları ayrıntılı bir şekilde görüntüleyerek geleneksel BT taramalarına göre detaylı ve kesin bilgiler sağlıyor. Koroner arterlerdeki tıkanıklıkları maksimum 10-15 dakikalık inceleme süresinde tespit edebiliyor. Bu sayede, koroner arterlerdeki plak oluşumları, damar tıkanıklıkları ve stentlerin durumu gibi kritik kalp rahatsızlıkları çok büyük oranda tespit edilerek, taramalar gerektiren kronik hastalarda bile radyasyon dozu ciddi oranda azaltılarak büyük bir fayda sağlanıyor.” Prof. Dr. Ercan Karaarslan “Özellikle böbrek fonksiyonları riskli hastalarda klasik anjiyografilere göre daha az kontrast madde kullanılarak yapılan incelemelerde bile damar yapılarını ve arterlerdeki hastalık bulgularını daha net bir şekilde ortaya koyuyor. Bununla birlikte, cihazın hızlı çekim özelliği ile tarama süresi dakikalar içinde tamamlanıyor; bu da hastaların rahatlığı ve sürecin etkinliği açısından büyük önem taşıyor” diyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Sep 2024 15:45:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/kalp-damarlarina-x-isini-hizinda-goruntuleme-1726231539.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Elektronik sigaralardaki 7 bin kimyasal maddenin çoğu kansorejen!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/elektronik-sigaralardaki-7-bin-kimyasal-maddenin-cogu-kansorejen-1469</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/elektronik-sigaralardaki-7-bin-kimyasal-maddenin-cogu-kansorejen-1469</guid>
                <description><![CDATA[Elektronik sigaranın ‘yerine koyma tedavisi’ olarak ortaya çıktığını belirten uzmanlar, elektronik sigaradan da sigara ile aynı şekilde nikotin alındığını ve bağımlılığın devam ettiğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Elektronik sigaranın ‘yerine koyma tedavisi’ olarak ortaya çıktığını belirten uzmanlar, elektronik sigaradan da sigara ile aynı şekilde nikotin alındığını ve bağımlılığın devam ettiğini söylüyor.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Bahruz Shukurov, sigara ve elektronik sigara bağımlılığı hakkında bilgi vererek tedavi yöntemlerinden bahsetti.</p>

<p>Nikotinin sigaradan dumanla alındığını, hızlı bir şekilde akciğerde absorbe edildiğini ve sonrasında kana karışıp beyne ulaştığını hatırlatan Dr. Bahruz Shukurov, “Nikotinin beyne ulaşması 10 saniye gibi kısa bir sürede gerçekleşir. Beyinde dikkat ve hafıza ile ilgili bölümleri etkiler. Noradrenalin ve dopamin salınımına neden olur. Dopamin hem kas üretimine neden olur hem de enerjiyi ve konsantreyi artırır. &nbsp;Bu şekilde bağımlılık oluşabilir. Kişi her defasında giderek daha fazla nikotine ihtiyaç duyar ve talep eder. Bu duruma ‘tolerans’ denir. Bir noktadan sonra bağımlılık gelişir.” dedi.</p>

<p><strong>ELEKTRONİK SİGARALARIN İÇERDİĞİ 7 BİNE YAKIN KİMYASAL MADDENİN BİRÇOĞU KANSOREJEN!</strong></p>

<p>Elektronik sigaranın 2000’li yılların başında ‘yerine koyma tedavisi’ olarak ortaya çıktığına değinen Dr. Bahruz Shukurov, “Sigaranın içindeki katran, karbonmonoksit gibi maddelerin akciğer kanserine neden olmasından dolayı nikotinin daha sağlıklı bir şekilde yerine konulmasını sağlamak için kullanılmaya başlandı. Elektronik sigara kapsülünün içerisinde nikotin ve nikotinin buhar halinde kalmasını sağlayan maddeler vardır. Bu siteme vaporizasyon denir.” dedi.</p>

<p><img height="422" src="https://www.igfhaber.com/static/2024/09/13/1726210625-bahruz-shukurov-1726223801-73-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p>Elektronik sigaradan da sigara ile aynı şekilde nikotin alındığını ve birçok sakıncası olduğunu vurgulayan Dr. Bahruz Shukurov, şöyle devam etti:</p>

<p>“Elektronik sigarada da bağımlılık devam eder. Nikotin yerine koyma tedavisine nikotin replasman tedavisi denir. Tüm dünyada onaylanmış, nikotin replasman tedavisinde nikotin bantları ve nikotin sakızları kullanılır. Bu tedavide nikotin ağız yoluyla veya ciltten alınır. Elektronik sigaralarda vaporizasyon sigaradaki gibi işlemektedir ve nikotin hızlı bir şekilde beyine ulaşmakta ve etki etmektedir. Bir şey ne kadar hızlı ve güçlü bir şekilde etki ortaya çıkartırsa, bağımlılık yapma ihtimali de o kadar yüksektir. Elektronik sigarada bundan dolayı en az sigara kadar bağımlılık yapabilmektedir. Elektronik sigaraların içinde de bir sürü katkı maddeleri ile birlikte onun buhar halinde tutulmasını sağlayan zararlı maddeler vardır. Propilen, nitrozaminler gibi zararlı maddelerin yanında kahve, çikolata gibi aromaları içermektedir. Elektronik sigaralar 7 bine yakın kimyasal madde içermekle beraber bunların birçoğu da kansorejen maddedir.”&nbsp;</p>

<p><strong>ELEKTRONİK SİGARALAR YARALANMALARA DA NEDEN OLABİLİYOR</strong></p>

<p>Nikotinin kilo başına 0.5 -1 miligramda ölümcül bir madde olduğunun altını çizen Dr. Bahruz Shukurov, “Bazı elektronik sigara kartuşları 100 mg kadar nikotin içerebiliyor. Elektronik sigaraların mutlaka çocuklardan uzak tutulması gerekir. Arızalı ürünlerde patlama meydana gelebiliyor. Elektronik sigaralarda genellikle lityum iyon piller kullanılır. Lityum hızlı bir şekilde etkileşime girerek patlamalara, yangınlara kullanıcıların yararlanmasına neden olabiliyor. Patlama riskinin azaltılması için cihaza uygun parçalar alınılması önerilir ama elbette en sağlıklısı, tamamen uzak durmak ve hiç kullanmamaktır.” uyarısını yaptı.</p>

<p>Hem elektronik sigara hem de normal sigara kullananlara ‘çifte kullanıcı’ dendiğini dile getiren Dr. Bahruz Shukurov, “Toplumda ‘elektronik sigaranın zararı yok, sıkıntısı yok, sorun oluşturmuyor, pasif içiciliği yok, herhangi bir probleme neden olmaz’ gibi bir algı mevcut olduğundan sigaraya göre daha rahat kullanılabiliyor, kapalı ve kalabalık ortamlarda da rahatça tüketilebiliyor. Çifte kullanıcı toplu ortamlarda elektronik sigara, tek kaldığın da normal sigara kullanır. Sigara ritüellerine elektronik sigara içerken de devam eder.” dedi.</p>

<p>Bağımlılıklarda balık ile alkol tüketmek, kahve ile sigara içmek gibi ritüeller olduğunu belirten Dr. Bahruz Shukurov, “Bağımlılık tedavisinde önce bu tarz refleksif davranışları söndürmeye, kırmaya çalışırız. Elektronik sigara kullanımında da refleksif davranışlara rastlanmakta. Bunun nedeni sigara ile benzer mekanizması olmasıdır. Nikotin tedavisi, nikotin bandı ya da nikotin sakızı ile yapıldığında kişide ritüelleri için çağrışım yapmaz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>ELEKTRONİK SİGARA BAĞIMLILIĞI DA SİGARA BAĞIMLILIĞI GİBİ TEDAVİ EDİLEBİLİR</strong></p>

<p>Nikotin Replasman Tedavisi’nin (NRT) nikotin bağımlılığında etkinliği kanıtlanmış ve diğer ülkelerde de önerilen bir tedavi yöntemi olduğunu hatırlatan Dr. Bahruz Shukurov, “Bu tedavide nikotin sakızı ya da bandına karşı bir bağımlılık geliştiğine dair bir veri bulunmuyor. Nikotin Replasman Tedavisi doktor ve terapist eşliğinde nikotin bandı veya sakızının ne kadar süre kullanılması gerektiği planlanır. Bu tedavide sinirlilik, uyuyamama, huzursuzluk, aşırı sigara isteği, baş ağrısı gibi akut yoksunluk belirtilerinin oluşmaması için nikotin bandı veya sakızı ile belirli bir süre nikotin alımına devam edilir. Bu şekildeki nikotin alımı sigara ile alınandan farklıdır. Sigarada nikotin emilimi hızlı bir şekilde olur bu tedavide nikotin cilt ya da sindirim aracılığıyla alındığından emilimi yavaş olur.” açıklamasını yaptı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Sep 2024 15:45:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/elektronik-sigaralardaki-7-bin-kimyasal-maddenin-cogu-kansorejen-1726231511.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çiftler birbirine narsist tanısı koyuyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/ciftler-birbirine-narsist-tanisi-koyuyor-1468</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/ciftler-birbirine-narsist-tanisi-koyuyor-1468</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde çiftler arasında psikolojik tanı koyma eğilimi artış gösterdi. Özellikle "narsist kişilik bozukluğu" teşhisi, partnerlerin birbirine en sık koyduğu teşhis haline geldi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde çiftler arasında psikolojik tanı koyma eğilimi artış gösterdi. Özellikle "narsist kişilik bozukluğu" teşhisi, partnerlerin birbirine en sık koyduğu teşhis haline geldi.</p><p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Uzman Psikolog Uğur Kartum, bu durumun ilişkilerde güven sorunlarına yol açabileceği konusunda uyarıyor.</p>

<p><img height="494" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/13/img-3325-1726219455-339-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p>Psikolog Uğur Kartum, çiftlerin Google üzerinden narsistlik belirtilerine bakıp partnerlerini bu doğrultuda yargılamaya başladığını belirtti. "Her insanda narsist özellikler olabilir, ancak bu kişilik bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Çiftlerin bu tanıyı kullanması, ilişkide iletişim bozukluğuna neden oluyor." şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><img height="500" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/13/img-3327-1726219452-991-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>PARTNERİN SOSYAL ÇEVRESİYLE OLAN İLETİŞİMİ OLDUKÇA ÖNEMLİ</strong></p>

<p>Kartum, partnerin narsist olup olmadığını anlamak için yalnızca çiftin birbiriyle olan ilişkisine değil, kişinin sosyal çevresiyle olan ilişkilerine de bakılması gerektiğini söyledi. Uzman Psikolog Kartum, bu tür sorunların çözümü için en sağlıklı yaklaşımın çift terapisi almak olacağını vurguladı.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Sep 2024 15:44:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/ciftler-birbirine-narsist-tanisi-koyuyor-1726231494.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dişiniz için karbonat kullanıyorsanız bu habere dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/disiniz-icin-karbonat-kullaniyorsaniz-bu-habere-dikkat-1467</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/disiniz-icin-karbonat-kullaniyorsaniz-bu-habere-dikkat-1467</guid>
                <description><![CDATA[Diş beyazlatma yöntemleri arasında uzun yıllardır bilinen ve sıkça başvurulan karbonat kullanımı, hızlı sonuçlar vermesiyle biliniyor fakat karbonat ile diş fırçalamak uzun vadede diş sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diş beyazlatma yöntemleri arasında uzun yıllardır bilinen ve sıkça başvurulan karbonat kullanımı, hızlı sonuçlar vermesiyle biliniyor fakat karbonat ile diş fırçalamak uzun vadede diş sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.</p><p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Karbonatla diş fırçalamak, tüketilen yiyeceklerin neden olduğu diş lekelenmelerini gidermek için popüler bir yöntem olsa da diş hekimleri bu yöntemin dikkatli kullanılmadığında dişlere zarar verebileceği konusunda uyarıyor.</p>

<p><img height="535" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/13/img-3332-1726219602-130-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>UZUN SÜRE KARBONAT KULLANIMI DİŞLERİ DAHA HIZLI RENKLENDİREBİLİR</strong></p>

<p>Dişlerde oluşan sararmaların, dişe yerleşen renk parçacıkları ve yetersiz ağız bakımından kaynaklandığına dikkat çeken uzmanlar, “Karbonat kısa vadede dişleri beyazlatabilirken, uzun vadede diş minesine zarar verebilir. Aşındırıcı etkisi nedeniyle dişlerin yüzeyini zedeleyen karbonat, dişleri daha hızlı renklenmeye yatkın hale getirebilir.” şeklinde ifade ediyorlar.&nbsp;</p>

<p><img height="456" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/13/img-3331-1726219599-133-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>KARBONAT PROFESYONEL AĞIZ BAKIMI YERİNE GEÇMİYOR</strong></p>

<p>Uzman diş hekimleri, karbonat kullanımının diş hekimi kontrolleri ve profesyonel ağız bakım uygulamalarının yerine geçemeyeceğini ifade ediyor.</p>

<p><img height="515" src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/09/13/img-3330-1726219596-265-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p>Diş hekimleri, diş beyazlatmada doğal yöntemlere başvuran bireylerin, diş aşınmalarına karşı dikkatli olması ve karbonat ya da limon gibi maddeleri uzun süreli kullanmaktan kaçınmasını öneriyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Sep 2024 15:44:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/disiniz-icin-karbonat-kullaniyorsaniz-bu-habere-dikkat-1726231488.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzmanından kemoterapi tedavisi gören çocuklara hayati uyarılar</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/uzmanindan-kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklara-hayati-uyarilar-1464</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/uzmanindan-kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklara-hayati-uyarilar-1464</guid>
                <description><![CDATA[Kemoterapi alan çocuklar, tedavi sürecinde daha hassas bir bağışıklık sistemine sahip olduklarından özel bir bakım ve dikkat gerektirir.  Prof. Dr. Zekai Avcı Kemoterapi alan çocuklarda dikkat edilmesi gereken temel noktalara dikkati çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kemoterapi alan çocuklar, tedavi sürecinde daha hassas bir bağışıklık sistemine sahip olduklarından özel bir bakım ve dikkat gerektirir.  Prof. Dr. Zekai Avcı Kemoterapi alan çocuklarda dikkat edilmesi gereken temel noktalara dikkati çekti.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi bölümünden Prof. Dr. Zekai Avcı Kemoterapi, kanser tedavisi gören çocukların kan üretimi olumsuz etkilendiğine dikkati çekerek, kemoterapi sonrasında kanda alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve pıhtılaşma pulcuklarının (trombositler) sayısının azaldığını kaydetti.&nbsp;</p>

<p>Vücudun&nbsp;mikroplara karşı koruyan akyuvar hücreleri azalınca bakteri, virüs, mantar ve parazit gibi mikroplar önemli enfeksiyonlara sebep olabildiğini belirten Prof. Dr. Avcı, "Trombositler sayıca azaldığında ise kendiliğinden oluşan kanamalar (burun, dişeti kanaması, cilt kanaması ve morluklar, mide, bağırsak ve iç organ kanaması vb) açığa çıkacaktır. Çocuğumuzu bu durumlardan korumak için ebeveynlere önemli görevler düşmektedir." diyerek başlıcalarını şu şekilde sıraladı.</p>

<ul>
 <li>El ve vücut temizliğine çok dikkat edilmelidir. Eller her yemek öncesi, yemek sonrası, tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra mutlaka sıvı sabunla en az 20 saniye süreyle yıkanmalı ve ardından kâğıt havlu ile kurulanmalıdır.&nbsp;</li>
 <li>Yumuşak bir sabun kullanarak günlük banyo veya duş yapılmalı, özellikle koltukaltları ve kasıklar dikkatle temizlenmeli ve ardından nemli bölge kalmayacak şekilde vücut iyice kurulanmalıdır. Banyo yaptırılması mümkün değil ise günlük ılık sabunlu bezle silinerek vücut temizlenmelidir.&nbsp;</li>
 <li>Dişler, akyuvar ve trombosit sayısı uygunsa yumuşak bir diş fırçasıyla günde en az iki kez fırçalanmalı, hücre sayıları uygun değilse veya dişetlerinde kanama varsa her yemekten sonra temiz su ve antiseptik gargara solüsyonu veya bikarbonatlı su ile ağız iyice çalkalanmalıdır.</li>
 <li>Tırnaklar, lökosit ve trombositler çok düşük olduğu dönemde kesilmeyebilir. Ancak mutlaka kesilecekse kesme işlemi düz olarak, çok derin olmadan, deriyi kesmeden yapılmalıdır.&nbsp;</li>
 <li>Taze çiçek ve her türlü saksı çiçeği mantar oluşum riskini arttırdığı için ortamda bulundurulmamalıdır. Yine temizlememe/dezenfekte edilme şansı olmayan tüylü, peluş veya kumaş oyuncaklar hasta odasında bulundurulmamalıdır.</li>
 <li>Ev temizliği günlük yapılmalı, ortamda küf oluşturacak ıslak veya nemli yerler olmamalı, varsa klima bakımı ve temizliği aksatılmamalıdır.&nbsp;</li>
 <li>Akyuvar sayısı düşük dönemlerde hasta ziyaretleri kesinlikle kısıtlanmalı, kalabalık ortamlardan toplu taşımadan uzak durulmalı, zorunlu hallerde maske kullanılmalıdır. Yoğun kemoterapi dönemlerinde okula ara verilmeli, eğitime doktorunuzun izin verdiği dönemlerde evde veya hastanede devam edilmelidir.&nbsp;</li>
 <li>Hayvanlar bağışıklık sistemi bozuk kişileri riske sokabilecek hastalıklar taşıyabilirler. Mümkünse hayvanla fiziksel temasın olmaması en iyisidir. Özellikle hayvanın salyası veya dışkısıyla temastan kaçınılmalı, ısırıklardan veya tırmalamalardan korunmalıdır. Kuş, kertenkele, yılan, kaplumbağa, hamster veya başka bir kemirgen beslenmemelidir.&nbsp;</li>
 <li>Eğer yeni bir hayvan alınacaksa, bir yıldan büyük ve kısırlaştırılmış bir hayvan seçilmelidir. Evin dışında, bir çiftlik veya hayvanat bahçesinde hayvanlarla yakın temas edilmemelidir.</li>
 <li>Trombositlerin düşük olduğu dönemlerde hareketli oyunlardan ve sportif faaliyetlerden, vücudu sıkan lastikli giyeceklerden kaçınılmalıdır.&nbsp;</li>
 <li>Nötropenik dönemde musluk suyu en az bir dakika süreyle kaynatılmadan veya filtreden geçirilmeden içilmemelidir. Şişe veya kutu içinde satılan meyve suları, soda, sıcak çay veya kahve ve pastörize edilmiş her türlü ürünün içilmesinde sakınca yoktur.</li>
 <li>Yemek hazırlarken kullanılan yüzeyler, raflar, tezgâh üzerleri, buzdolabı, dondurucular, kesme tahtası, bıçak ve diğer tüm mutfak aletleri uygun şekilde temizlenmelidir. Yemekler mümkünse öğünlük pişirilmeli, artan kısım eğer sonraki öğüne saklanacak ise yemeğin soğuması beklenmeden, hızlı soğutulması mümkün olan küçük kaplarda buzdolabına kaldırılmalıdır. İki saatten fazla oda ısısında beklemiş yemekler atılmalıdır. Buzdolabından çıkarılan pişmiş yiyecekler ısıtılarak/kaynatılarak sunulmalıdır. Donmuş yiyecekler oda ısısında bekletilerek çözülmemeli, mikrodalga kullanılmalıdır.&nbsp;</li>
 <li>Çiğ veya az pişmiş beyaz/kırmızı et ve yumurta kesinlikle tüketilmemeli, konserve besinlerden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Pişirilmemiş kümes hayvanları, kırmızı et, balık ve diğer deniz ürünleri diğer yiyeceklerle temas ettirilmemeli, aynı yüzey üzerine konulmamalı, aynı kesme tahtası kullanılmamalıdır.&nbsp;</li>
 <li>Pişirilmeden yenen salatalık marul roka gibi yeşillikler ya da kabuğu soyulamayan (çilek vb) meyveler nötropenik dönemde tüketilmemelidir. Muz karpuz kavun gibi kabuğu soyulabilen meyve sebzeler ile sirkeli ya da limonlu su ile yıkanmış ve kabuğu hijyenik şartlarda kalın soyulmuş elma armut gibi meyvelerin tüketilmesinde sakınca yoktur.<br />
 &nbsp;</li>
 <li>Bu önlemler hastaya, hastalığa ve uygulanan tedavi rejimine göre kişisel farklılıklar gösterebileceğinden takip ve tedavi yapan hekiminizin/sağlık merkezinin önerilerine harfiyen uymanız sağlığınız açısından çok önemlidir.&nbsp;</li>
</ul>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Sep 2024 10:58:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/uzmanindan-kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklara-hayati-uyarilar-1726127936.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz enfeksiyonundan korunmanın 6 yolu</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/goz-enfeksiyonundan-korunmanin-6-yolu-1462</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/goz-enfeksiyonundan-korunmanin-6-yolu-1462</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında kırmızı göz hastalığı olarak bilinen konjonktivit hem çocuklarda hem de yetişkinlerde en sık karşılaşılan göz rahatsızlıklarından biri. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, “Konjonktivitler zamanında ve doğru bir şekilde tedavi edilmezse şiddetlenerek kalıcı göz hasarlarına yol açabilir" dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Halk arasında kırmızı göz hastalığı olarak bilinen konjonktivit hem çocuklarda hem de yetişkinlerde en sık karşılaşılan göz rahatsızlıklarından biri. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, “Konjonktivitler zamanında ve doğru bir şekilde tedavi edilmezse şiddetlenerek kalıcı göz hasarlarına yol açabilir" dedi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Konjonktivitin en yaygın nedenleri arasında bakteriyel veya viral kökenli enfeksiyonlar ve alerjik reaksiyonlar yer aldığını ifade eden Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, “Göz kızarıklığı pek çok sebepten meydana gelebilir ancak enfeksiyon kaynaklı bir kızarma söz konusu ise bulaşıcılığı ve tedavisi konusunda çok dikkatli olunmalı dolayısıyla semptomlar sıkı takip edilmeli” uyarısında bulundu.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/09/11/1726039963-asm-opdrburcuustauslu-gorseli-1726065527-934-x750.jpeg" style="height:207px; width:750px" /></p>

<p>Op. Dr. Burcu Usta Uslu, kişiden kişiye veya bir gözden diğerine kolaylıkla bulaşabilen bir hastalık olan konjonktivitten korunabilmek için alınabilecek önlemleri sıraladı:</p>

<ul>
	<li>Özellikle güneşli günlerde, güneş gözlüğünüz olmadan dışarıya çıkmayın.</li>
	<li>Dışardan gelir gelmez ellerinizi ve yüzünüzü en az 20 saniye tahriş etmeden, ovalayarak yıkayın, hatta mümkünse banyo yapın.</li>
	<li>Gözlerinize zaman zaman soğuk kompres uygulayın.</li>
	<li>Prezervan içermeyen, soğutulmuş suni göz yaşı kullanarak gözlerdeki kuruluğun önüne geçin.</li>
	<li>Doktorunuza danışarak antihistaminik, steroid yani kortizon içeren veya siklosporin gibi immunmodülatör göz damlalarını kullanın.</li>
	<li>Hem korneaya zarar vererek keratokonus riskini hem de sekonder kontaminasyon ile enfeksiyon riskini artıracağı için gözlerinizi kesinlikle hararetli bir şekilde kaşımayın ve ovuşturmayın.</li>
</ul>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Sep 2024 10:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/goz-enfeksiyonundan-korunmanin-6-yolu-1726127921.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otizmli çocuklarda spor eğitimi sosyal uyumu destekliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/otizmli-cocuklarda-spor-egitimi-sosyal-uyumu-destekliyor-1452</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/otizmli-cocuklarda-spor-egitimi-sosyal-uyumu-destekliyor-1452</guid>
                <description><![CDATA[Uzmanlar, otizmli çocukların okul öncesi dönemde spor becerileri kazanmasının akranları ile olan iletişimde önemli olduğunu söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzmanlar, otizmli çocukların okul öncesi dönemde spor becerileri kazanmasının akranları ile olan iletişimde önemli olduğunu söylüyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Fiziksel Aktivite ve Hareket Eğitmeni Mustafa Kurt, otizmli çocukların sosyal uyum becerileri kazanmalarında spor eğitimlerinin önemi hakkında bilgiler paylaştı.</p>

<p>Otizm spektrum bozukluğu olan okul öncesi 3-6 yaş grubunda bulunun bireylerin spor becerisi kazanımlarının kendi akran etkileşiminde oldukça önemli bir rol oynadığını belirten Mustafa Kurt, “Al-ver, At-tut, Otur-kalk, ileri-geri-sağ-sol gibi komutların kazanımları, otizmli çocukların okul öncesinde akranlarıyla olan iletişimlerini kuvvetlendirir. Top sürükleme, yuvarlanan topu hedefe atma, emekleme, çember içerinde bekleme, eğilerek nesne alma, topu yerden sektirerek atıp tutma, çift ve tek ayak sıçrama, en az kendi boyu kadar mesafeden tek-çift el hedefe çember atma gibi temel spor becerilerinin kazanımları oldukça önemlidir.” dedi.</p>

<p><strong>SOSYAL UYUM BECERİSİ KAZANAN OTİZMLİ ÇOCUKLARIN ÖZGÜVENLERİ ARTIYOR</strong></p>

<p>Otizmli bireylerin davranış bozukluklarının belirlenip eksik yönlerinin geliştirilmesinin önemine vurgu yapan Mustafa Kurt, “Otizmli bireyin yer değiştirme hareketleri yapabilmesi, denge hareketleri yapabilmesi, küçük kas kullanımı gerektiren hareketleri yapabilmesi, nesne kontrolü gerektiren hareketleri yapabilmesi gibi ilk beceri kazanımlarına bakılıp eğitim planlamasının buna göre yapılması gerekir.” dedi.</p>

<p>Hedefler doğrultusunda otizmli bireyin gelişiminin yardımlı ve yardımsız olarak desteklenmesi gerektiğini ifade eden Mustafa Kurt, sosyal uyum ve iletişim kurma becerileri kazanan otizmli bireylerin dikkatini daha iyi topladığı, özgüven kazanımlarının olumlu yönde geliştiği ve akran iletişimi ile sosyal uyumda sorun yaşamayıp etkileşim sağlayabildiğinin gözlemlendiğini söyledi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Sep 2024 03:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/otizmli-cocuklarda-spor-egitimi-sosyal-uyumu-destekliyor-1725495259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siz siz olun doktora danışmadan lens kullanmayın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/siz-siz-olun-doktora-danismadan-lens-kullanmayin-1451</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/siz-siz-olun-doktora-danismadan-lens-kullanmayin-1451</guid>
                <description><![CDATA[Kontakt lens kullanımı her geçen gün artıyor. Yeni teknoloji lenslerin gözlük kullanımına göre konforlu olduğunu ancak hijyen kurallarına dikkat edilmediğinde ciddi komplikasyonlara yol açabildiği belirtildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kontakt lens kullanımı her geçen gün artıyor. Yeni teknoloji lenslerin gözlük kullanımına göre konforlu olduğunu ancak hijyen kurallarına dikkat edilmediğinde ciddi komplikasyonlara yol açabildiği belirtildi.</p><p><strong>&nbsp;İSTANBUL (İGFA) - </strong>Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, “Göz doktoruna danışılmadan kontakt lens kullanımına başlanmamalı. Doğru lens ölçülerinin yanı sıra gözde lens kullanımına engel bir durum ya da lensten önce tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlığın olup olmadığının belirlenmesi önemli” dedi.</p>

<p><strong>LENS KULLANIMINA MUTLAKA GÖZ DOKTORU KONTROLÜNDE BAŞLANMALI</strong></p>

<p>Göz yapısının uygunluğunun yanı sıra, gözlük ihtiyacına eşlik eden veya potansiyel göz hastalıkları riskleri kontrol edilmeli gerektiğini ifade eden Op. Dr. Uslu, "Lens kullanma eğitiminin alınması kıymetli. Lensler dikkatli ve özenli kullanıldığında yaşam kalitesini önemli ölçüde artırır.&nbsp; Lensleri, el hijyenine ve genel hijyen kurallarına uyarak kullanmak çok önemli. Lensi takıp çıkarırken lensin formuna ve yönüne dikkat edilmeli" dedi.&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Lensin tanımlanmış kullanım süresine mutlaka uyulması gerektiğini belirten Op. dr. Uslu, "Lens için önerilen total kullanım süresi aşılmamalı.&nbsp;Lens kullananlar yılda 2 kez yani 6 ayda bir göz doktoruna muayene olmalı. Kontakt lensin yaratabileceği oküler yüzey değişiklikleri takibi için muayene hayati önem taşıyor" diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Sep 2024 03:14:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/siz-siz-olun-doktora-danismadan-lens-kullanmayin-1725495256.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mevsimsel geçişlerde bağışıklık sisteminizi güçlendirin</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/mevsimsel-gecislerde-bagisiklik-sisteminizi-guclendirin-1449</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/mevsimsel-gecislerde-bagisiklik-sisteminizi-guclendirin-1449</guid>
                <description><![CDATA[Eylül ayı sonbahara gelindiğinin habercisi oldu. Havaların bir sıcak bir soğuk seyretmesi bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor. Uzmanlar mevsim geçişlerinde dikkatli olunması konusunda vatandaşları uyarıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Eylül ayı sonbahara gelindiğinin habercisi oldu. Havaların bir sıcak bir soğuk seyretmesi bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor. Uzmanlar mevsim geçişlerinde dikkatli olunması konusunda vatandaşları uyarıyor.</p><p><strong>BURSA (İGFA) -&nbsp;</strong>Eylül ayının başında görülen ani hava değişimlerinin sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini belirten uzmanlar, gün içinde hava sıcaklıkları arasında ciddi farklılıklar olabileceğini hatırlatarak, sabah ve akşam serinliklerinin vücudun ısı dengesini bozarak bağışıklık sistemini zayıflatabileceğini kaydediyor. Bu nedenle uzmanlar ince giysilerin yanı sıra hafif bir ceket veya hırka taşımanın faydalı olabileceği tavsiyesinde bulunuyor.</p>

<p></p>

<p>Mevsim geçişlerinde vücut direncini korumak için dengeli beslenmenin ve yeterli sıvı alımının da önemine dikkat çeken uzmanlar , sonbaharda bağışıklık sistemini güçlendirmek için bol bol sebze ve meyve tüketmek gerektiğini vurguluyor.&nbsp;</p>

<p>Mevsimsel geçişlerin sadece fiziksel sağlığı değil, ruh halini de etkileyebileceğini dile getiren uzmanlar, Eylül ayının sonlarına doğru hissedilen günlerin kısalmasından dolayı gün ışığından mümkün olduğunca faydalanmanın, açık havada yürüyüşler yapmanın ve sosyal aktivitelere katılmanın, ruh sağlığını olumlu etkileyeceğini söylüyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Sep 2024 03:13:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/09/mevsimsel-gecislerde-bagisiklik-sisteminizi-guclendirin-1725495236.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dr. Karaca elektronik sigara pandemisine karşı uyardı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/dr-karaca-elektronik-sigara-pandemisine-karsi-uyardi-1436</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/dr-karaca-elektronik-sigara-pandemisine-karsi-uyardi-1436</guid>
                <description><![CDATA[Tütün salgını tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sağlığa, çevreye ve ekonomiye çok büyük zararlar vermektedir.  Dr. Orkan Karaca, sigara kullanımının kalp hastalıkları, hipertansiyon, inme, akciğer hastalıkları, düşük doğum ağırlığı ve kanser gibi önlenebilir birçok hastalığın başlıca nedeni olduğunu vurguladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tütün salgını tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sağlığa, çevreye ve ekonomiye çok büyük zararlar vermektedir.  Dr. Orkan Karaca, sigara kullanımının kalp hastalıkları, hipertansiyon, inme, akciğer hastalıkları, düşük doğum ağırlığı ve kanser gibi önlenebilir birçok hastalığın başlıca nedeni olduğunu vurguladı.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> Dünyada elektronik sigaralar genellikle sigaraya göre daha az zararlı bir alternatif olarak pazarlanmaktadır.</p>

<p>İlk elektronik sigara 1930 yılında bireysel kullanım için geliştirilmiş ardından 1963 yılında Herbert A. Gilbert tarafından ABD’de üretilmiştir. Gilbert bu yeni ürünü için, “sigara içmenin güvenli, zararsız bir yolu ve yöntemi” şeklinde reklam yapmış ve patentini almıştır.</p>

<p>Genus Pharma Medikal Direktörü Uzman Dr. Orkan Karaca, “Yetişkin elektronik sigara kullanıcıları, bu sigarayı nikotin isteğini azaltabilecek daha sağlıklı bir seçim, yakın çevrelerinde kullanmayanlara daha az zararlı olduğu düşüncesi ve sigarayı bırakmak için tercih ettiklerini söyledi.</p>

<p>Karaca, “Elektronik sigara kullanımının hem küçük hem de büyük tansiyonda akut bir artışla beraber ana damarlarda sertleşmeye neden olduğu ve elektronik sigaraların sigara bırakma yöntemi olarak kullanılamayacağı yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. Elektronik sigaralar, kalp atım dengesinde bozukluk oluşturarak, kalp ve damarların iş yükünü ve stresini arttırarak, damarların içini döşeyen dokuda fonksiyon bozukluğuna yol açarak ve kalbi besleyen damarlarda spazmlara neden olarak ölüm riskini arttırmaktadır. Elektronik sigara kullananlarda ve iki sigarayı birlikte kullananlarda kalp krizi riski kullanmayanlara göre daha yüksek olarak bulunmuştur. Elektronik sigara kullanımının damar içinde pıhtılaşmaya eğilimi artırarak kalp krizi ve beyin damarlarında tıkanıklığına bağlı olarak felçlere yol açabileceği gösterilmiştir” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p>Elektronik sigara sonuç olarak bir tütün ürünüdür ve sağlığa zararlıdır. Daha az zararlı olduğu ileri sürülen elektronik sigaraların kısa süreli kullanımları sonrasında bile ölümle sonuçlanabilecek ciddi akciğer bozukluklarına ve solunum yetmezliğine neden olabileceği gösterilmiştir. Orkan Karaca konuşmasında, “Tütün kullanımının neden olduğu hastalıkları azaltmak için sigaraya başlama oranlarının azaltılması ve sigara bırakma girişimlerinin mutlaka arttırılması gerektiğini vurguladı.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Aug 2024 00:13:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/08/dr-karaca-elektronik-sigara-pandemisine-karsi-uyardi-1724793222.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz sağlığı okul başarısını etkiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/goz-sagligi-okul-basarisini-etkiliyor-1431</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/goz-sagligi-okul-basarisini-etkiliyor-1431</guid>
                <description><![CDATA[Okulların açılmasına kısa bir süre kala Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Huban Atilla, çocukların göz sağlığının eğitim başarıları üzerindeki kritik rolüne dikkat çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Okulların açılmasına kısa bir süre kala Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Huban Atilla, çocukların göz sağlığının eğitim başarıları üzerindeki kritik rolüne dikkat çekti.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Göz sağlığının ihmal edilmesi durumunda, öğrencilerin akademik performansında düşüşler yaşanabileceğini belirten &nbsp;Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Huban&nbsp;Atilla, hem ebeveynlere hem de öğretmenlere önerilerde bulundu.</p>

<p>Prof. Dr. Huban Atilla, görme sorunlarının çocukların dersleri takip etme, okuma ve yazma becerilerini doğrudan etkilediğini ifade etti. “Göz sağlığı, çocukların öğrenme sürecinde temel bir rol oynar. Net bir görüşe sahip olmayan çocuklar, tahtadaki yazıları göremeyebilir, kitapları okumakta zorlanabilir ve derslere odaklanmakta güçlük çekebilirler” diyen Atilla, özellikle miyop, hipermetrop ve astigmat gibi kırma kusurlarının erken teşhis edilip tedavi edilmesinin önemine vurgu yaptı. Çocukların göz sağlığı ile ilgili olarak hem anne babaların hem de öğretmenlerin dikkatinin önemli olduğunu paylaştı.&nbsp;</p>

<p><strong>TÜRK OFTALMOLOJİ DERNEĞİ’NDEN ÖNERİLER</strong></p>

<p>Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Huban Atilla çocukların göz sağlığını korumak ve okul başarısını desteklemek için ebeveynlere ve öğretmenlere şu önemli tavsiyelerde bulundu;</p>

<p><strong>Düzenli göz muayenesi: </strong>Çocukların okul öncesi dönemde ilk göz muayenesini yaptırmaları büyük önem taşır. Ayrıca, okul çağında olan çocukların her yıl düzenli olarak göz kontrollerine götürülmesi, olası görme problemlerinin erken teşhis edilmesi ve tedavi edilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Özellikle miyopi okul çağı çocuklarında ortaya çıkar ve gözlerini kısma, baş ağrısı gibi şikayetlere sebep olur.</p>

<p><strong>Ekran süresine dikkat: </strong>Günümüzde çocuklar, ders çalışırken veya oyun oynarken uzun süre ekran başında vakit geçiriyor. Bu durum göz yorgunluğuna ve uzun vadede göz problemlerine yol açabilir. Ebeveynler, çocuklarının ekran karşısında geçirdiği süreyi sınırlamalı ve 20-20-20 kuralını uygulamalıdır. Çocuklar her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunca 20 metre uzaklıktaki bir nesneye bakarak gözlerini dinlendirmelidirler. Ayrıca miyopi varlığında açık havada geçirilen sürenin arttırılması ve yakın mesafeden bakmanın engellenmesi miyopinin ilerlemesini azaltabilir.</p>

<p><strong>Aydınlatma ve çalışma ortamı: </strong>Çalışma masalarının iyi aydınlatılmış olması, gözlerin zorlanmasını önlemek açısından önemlidir. Çocukların ders çalıştığı ortamda doğal ışık tercih edilmeli, yapay ışık kullanılıyorsa da göz yormayan, yeterli düzeyde aydınlatma sağlanmalıdır. Loş ışıkta veya karanlıkta yakın çalışma, telefon veya tablete bakmak miyopinin artması için risk teşkil etmektedir.</p>

<p><strong>Dengeli beslenme: </strong>Göz sağlığı için gerekli vitamin ve minerallerin düzenli olarak alınması gerekmektedir. A, C ve E vitaminleri ile omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinler tüketilmelidir. Düzgün ve sağlıklı beslenen çocuklarda ek vitamin A desteğine ihtiyaç yoktur. &nbsp;</p>

<p><strong>Görme şikayetlerine duyarlılık: </strong>Çocuklar genellikle görme problemlerini fark edemez veya bunu ifade edemezler. Ancak sık sık baş ağrısı, gözlerini kısarak bakma, tahtadaki yazıları görememe, kitap okurken zorlanma gibi belirtiler göz problemlerinin işareti olabilir. Bu tür belirtiler gözlemlendiğinde vakit kaybetmeden bir göz hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>Okul ve aile iş birliği</strong>: Öğretmenlerin, öğrencilerin göz sağlığı konusundaki olası şikayetlerine karşı dikkatli olmaları ve ebeveynlerle işbirliği içinde olmaları gerekmektedir. Okulda tahtayı görememe, yakın okuma veya gözlerini kısma kırma kusurlarının habercisi olarak değerlendirilmelidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Aug 2024 00:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/08/goz-sagligi-okul-basarisini-etkiliyor-1724793157.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıcak havalarda bu yemeklerden uzak durun</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sicak-havalarda-bu-yemeklerden-uzak-durun-1428</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sicak-havalarda-bu-yemeklerden-uzak-durun-1428</guid>
                <description><![CDATA[Haziran ayı ile birlikte yaz sıcakları kendini iyice gösterdi. Sıcaklık rekorlarının kırıldığı bu günlerde sağlığımızı korumak adına beslenmemize dikkat etmeliyiz. Peki, sıcak havalarda neler tüketilmeli? Nelerden uzak durulmalı? İşte cevabı…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Haziran ayı ile birlikte yaz sıcakları kendini iyice gösterdi. Sıcaklık rekorlarının kırıldığı bu günlerde sağlığımızı korumak adına beslenmemize dikkat etmeliyiz. Peki, sıcak havalarda neler tüketilmeli? Nelerden uzak durulmalı? İşte cevabı…</p>

<p><strong>ZÜBEYDE ÖZLÜ/HERKES DUYSUN</strong></p>

<p><strong>BURSA (İGFA) -&nbsp;Sıcak hava</strong>larda doğru beslenmenin oldukça önemli olduğunu vurgulayan<strong>&nbsp;Diyetisyen Miray Yağmur,</strong>&nbsp;yaz aylarında nasıl beslenilmesi gerektiği hakkından&nbsp;<strong>Herkes Duysun</strong>’a açıklamalarda bulundu.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/07/05/1659341114-1720165413-570-x750.jpeg" style="height:748px; width:750px" /></p>

<p><strong>Sıcak hava</strong>larda doğru beslenmek, vücudun sıvı dengesini korumak ve serin kalmak için büyük önem taşıdığını söyleyen&nbsp;<strong>Diyetisyen Miray Yağmur,</strong>&nbsp;“İlk olarak, yeterli miktarda su içmek hayati önem taşır; günde en az 8-10 bardak su içmek, terleme yoluyla kaybedilen sıvıyı geri kazanmanıza yardımcı olur. Hafif ve serinletici yiyecekler tercih edilmelidir. Salatalar, soğuk çorbalar, yoğurt, taze meyve ve sebzeler hem serinletici hem de besleyicidir. Dengeli öğünler tüketmek, özellikle hafif protein kaynaklarına yönelmek de önemlidir.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/07/05/biber-kizartmasi-bu-yontemle-bir-gram-yag-cekmeyecek-lokantalarda-meger-boyle-yapiliyormus-872872173-1720165419-258-x750.jpeg" style="height:387px; width:750px" /></p>

<p><strong>YAĞLI YİYECEKLER VE KIZARTMALARDAN UZAK DURUN!</strong></p>

<p>Yağlı ve kızartmalardan uzak durulması gerektiğinin altını çizen<strong>&nbsp;Dyt. Yağmur,</strong>&nbsp;“Yağlı ve kızartılmış yiyeceklerden kaçınarak, ızgara veya buğulama yöntemleriyle pişirilmiş hafif yiyecekler tercih edilmelidir. Gün boyunca sık sık ve küçük porsiyonlar halinde yemek yemek, sindirimi kolaylaştırır ve enerji seviyesini dengede tutar. Taze meyve ve sebzeler, vitamin, mineral ve antioksidan açısından zengindir ve yaz aylarında sağlıklı kalmanıza yardımcı olur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/07/05/dunyada-gazli-icecek-kategorisi-1720165433-96-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>“ŞEKERLİ İÇECEKLER VE ALKOL TÜKETMEYİN”</strong></p>

<p><strong>Dyt. Yağmur</strong>, yazın en çok ihtiyaç duyulanların ise sıvı içecekler olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:</p>

<p>“Şekerli ve gazlı içecekler yerine, taze meyve suları, bitki çayları ve ayran gibi doğal içecekler tercih edilmelidir. Alkol tüketimi dehidrasyona neden olabileceğinden, sıcak havalarda alkol alımını sınırlamak veya tamamen kaçınmak gereklidir. Yoğurt ve ayran gibi probiyotik içeriği yüksek süt ürünleri, hem sindirimi destekler hem de serinletici etkisi vardır. Bu beslenme önerileri, sıcak havalarda vücudunuzu serin tutmanıza ve genel sağlığınızı korumanıza yardımcı olacaktır.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 19:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/07/sicak-havalarda-bu-yemeklerden-uzak-durun-1720196236.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘Hayır diyememek’ özsaygıyı zedeliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/hayir-diyememek-ozsaygiyi-zedeliyor-1427</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/hayir-diyememek-ozsaygiyi-zedeliyor-1427</guid>
                <description><![CDATA[Birçok kişi çoğu zaman yapmak istemediği şeylere evet demek zorundaymış gibi hissediyor. Hayır denilemeyen şeyler, kişiyi mutlu etmediği gibi özgüvenini ve özsaygısını da zedeliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Birçok kişi çoğu zaman yapmak istemediği şeylere evet demek zorundaymış gibi hissediyor. Hayır denilemeyen şeyler, kişiyi mutlu etmediği gibi özgüvenini ve özsaygısını da zedeliyor.</p>

<p><strong>Esmanur GÜLBAHAR/ HERKES DUYSUN</strong></p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Herkese evet demek ve hayır diyememek, birçok insanın karşılaştığı yaygın bir sorun. Ancak, bu durumun farkına varmak ve çözüm yollarını uygulamak, kişinin kendine ve başkalarına karşı daha sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürdürmesine yardımcı olabilir. Kendinizi ve sınırlarınızı tanımak, hem kişisel hem de sosyal hayatınızda daha tatmin edici ve dengeli ilişkiler kurmanıza olanak sağlar.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/07/05/b3bcae45ae02619652e0953c2f250cbf-1720164605-875-x750.png" style="height:464px; width:404px" /><br />
<br />
Uzman Psikolog Uğur Kartum, ‘hayır diyememe’ psikolojisini Herkes Duysun’a anlattı. Kartum, hayır diyememenin bir kaygı üzerinden gerçekleştiğini dile getirdi.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/07/05/hayir-1720164569-507-x750.jpeg" style="height:439px; width:750px" /><br />
<br />
<strong>‘HAYIR DİYEMEMEK’ UZUN VADEDE SIKINTI YARATIYOR</strong><br />
<br />
Bazı insanların aşırı derece iyi olma hali içerisinde olduklarını belirten Psikolog Kartum, “Bazı kişiler, ailesine, arkadaşlarına, çevresine karşı istemedikleri bir şey olsa da hep evet diyorlar. Bu kişiler hayır demeyi bilmiyorlar. Bu genellikle bir kaygı üzerinden oluyor. İnsanların bir kendini takdir etme, onaylama duygusu var. Bu tarz insanlar aşırı verici oldukları için kendi isteklerini hep göz ardı ederler, kendi duygularını hep geri planda bırakırlar. Bu ona uzun vadede çok büyük sıkıntılar yaratabilir.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/07/05/hayir3-1720164578-665-x750.jpeg" style="height:436px; width:750px" /><br />
<br />
<strong>“İNSANLARIN İSTEKLERİNİ SÜREKLİ YAPMAK MÜMKÜN DEĞİL”</strong><br />
<br />
“Hep iyi olmak zorunda değilsiniz, bazen hayır demeyi bilmelisiniz.” diyen Uzman Psikolog Uğur Kartum şu ifadeleri kullandı:<br />
<br />
“İnsanların isteklerini sürekli yapmak mümkün değildir. O yüzden bazen kendi duygularınıza dönüp kendi isteklerinizi diğer insanlara karşı açık bir şekilde ifade etmeniz gerekiyor.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 19:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/07/hayir-diyememek-ozsaygiyi-zedeliyor-1720196232.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzmanından KKKA hastalığı uyarısı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/uzmanindan-kkka-hastaligi-uyarisi-1412</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/uzmanindan-kkka-hastaligi-uyarisi-1412</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji bölümünden Doç. Dr. Servet Öztürk, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığıyla ilgili önemli noktalara değindi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji bölümünden Doç. Dr. Servet Öztürk, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığıyla ilgili önemli noktalara değindi.</p>

<p>İSTANBUL (İGFA) - Kırım Kongo Kanamalı Ateşi nairovirüs cinsine ait bir virüs tarafından yayılan bir hastalıktır. Genellikle yaz aylarında görülen bu hastalık sıcaklıkların artmasıyla birlikte kendisini göstermeye başlıyor. İDoç. Dr. Servet Öztürk, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığıyla ilgili açıklamalar yaptı.</p>

<p><strong>Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Nedir?</strong></p>

<p>Keneler doğada özellikle kırsal kesimde çok yaygın canlılardır ve bazı hastalıklar için risk oluşturabilmektedirler. Özellikle son yıllarda Kırım Kongo Kanamalı ateşi, Tularemi, Lyme hastalığı en sık görülen kene kaynaklı hastalıklardır. İlkbahar ve yaz aylarında kırsal kesimde insanların daha sıklıkla bulunmasından dolayı bu hastalıklar bu mevsim dönemlerinde daha sık görülmektedir.</p>

<p><strong>Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Bulaşır?</strong></p>

<p>Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, kene tutunması ile bulaşan başlangıçta gribal semptomlarla başlayıp ağır kanamalı hastalığa ilerleyebilen ve ölümcül olabilen bir hastalıktır. İnkübasyon dönemi olarak tanımladığımız virüsün bulaşması ile semptomların başlaması arasındaki süre 1 ile 14 gün arasında olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Belirtileri Nelerdir?</strong></p>

<p>Başlangıç semptomları ateş yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, boğaz ağrısı, gözlerde kızarıklık, karın ağrısı, bulantı- kusma ile başlar. İlerleyen ağır vakalarda vücudun değişik bölgelerinde kanama ile seyredebilir. Özellikle ilkbahar/yaz aylarında meydana gelen gribal semptomlara kırsal bölge seyahati öyküsü varsa Kırım Kongo kanamalı ateşi hastalığı akılda tutulmalıdır. Spesifik bir tedavisi yoktur ancak tedavi semptomlara yönelik ve destek tedavisidir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kırsal Kesimlerde Sık Karşılaşılıyor!</strong></p>

<p>Ülkemizde vakaların büyük çoğunluğu (%95) İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nin kuzey bölgesinden, özellikle de Tokat, Sivas, Çorum ve Erzurum'dan gelmektedir. Spesifik bir tedavisi olmaması nedeniyle en önemli tedbir riskli bireylerin kendini kenelerden korumasıdır.&nbsp; Kırsal bölgede çalışan veya ziyarete giden kişilerin açık renkli kıyafetler giymesi, uzun kollu giyecekler tercih etmesi, çoraplarını pantolonun üzerine çekmesi ve kırsal bölge ziyaretinden sonra vücudunu&nbsp;kapsamlı kene&nbsp;tutunması açısından kontrolü önerilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kene Tutunması Sonrası Tedavi ve Süreç Nasıldır?&nbsp;</strong></p>

<p>Kene teması saptanması durumunda sağlık tesisine başvurarak kenenin uzaklaştırılması, gerekirse tetkik edilmesi ve 10 günlük semptom takibine alınması önemlidir. Akdeniz diyeti ile beslenin, sigara ve alkolden uzak durun, fiziksel olarak aktif olun, dostluklar kurun, erişkin yaş aşılamaları için doktorunuza başvurmayı unutmayın.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Jun 2024 00:26:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/06/uzmanindan-kkka-hastaligi-uyarisi-1719005211.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şapta 3. doz aşısı vaka sayısında düşüş getirdi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sapta-3-doz-asisi-vaka-sayisinda-dusus-getirdi-1408</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sapta-3-doz-asisi-vaka-sayisinda-dusus-getirdi-1408</guid>
                <description><![CDATA[Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Şap hastalığıyla mücadelede bu yılın başında uygulamaya koyduğumuz ve baskın dönem adı verilen dönemde uyguladığımız 3. doz aşı sayesinde vaka sayısında yüzde 53 oranında azalma görüldü" dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Şap hastalığıyla mücadelede bu yılın başında uygulamaya koyduğumuz ve baskın dönem adı verilen dönemde uyguladığımız 3. doz aşı sayesinde vaka sayısında yüzde 53 oranında azalma görüldü" dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>ANKARA (İGFA) - </strong>Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, hayvan hastalıklarıyla mücadele kapsamında şap hastalığına karşı her yıl rutin olarak uygulanan 2 doz aşının 2024 başında 3 doza çıkarılmasıyla vaka sayısında yüzde 53 oranında azalma olduğunu bildirdi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Yumaklı, yaptığı yazılı açıklamada sığır, manda, koyun, keçi ve geyik gibi çift tırnaklı hayvanlarda rastlanan bulaşıcı bir hastalık olan şap hastalığının, ülkeler arası canlı hayvan ve hayvansal ürün ticaretini olumsuz yönde etkilerken büyük ekonomik kayıplara da neden olduğunu belirtti.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Şap hastalığına karşı yoğun bir biçimde mücadele ettiklerinin altını çizen Yumaklı, aşılama çalışmalarının hız kesmeden devam ettiğini dile getirdi. Aşılama çalışmalarını bu yılın başında 3'e çıkardıklarını anımsatan Yumaklı, “İlkbahar ve sonbahar döneminde yapılan aşılara yılın başında bir dönem daha ekledik. İlk dozu baskın aşılama programımız kapsamında 29 Ocak-31 Mart 2024 tarihlerinde uyguladık." İfadelerini kullandı.</p>

<h3>&nbsp;</h3>

<h3>“KURBAN BAYRAMI ÖNCESİNDE HAYVAN SAĞLIĞI YÖNÜNDEN TEDBİRLERİ ALDIK"</h3>

<p>Bakan Yumaklı, şap aşılamasında baskın dönem adı verilen dönemde büyükbaş hayvan varlığının yüzde 87'sine tekabül eden 14 milyon 714 bin 274 adet büyükbaş hayvanın aşılandığı bilgisini verdi.&nbsp; 2023 yılı sonbaharı ile 2024 yılı ilkbahar dönemi arasında yapılan ve baskın dönem olarak adlandırılan üçüncü şap aşılaması sayesinde geçen yılın ilk 6 ayına oranla mihrak sayısında yüzde 53 oranında azalma görüldüğünü bildiren Yumaklı, şu değerlendirmede bulundu:</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>“Baskın dönemin bitimini müteakip 1 Mayıs'ta ilkbahar dönemi kampanyasına başlanmış ve 6 milyon büyükbaş ve 1,2 milyon küçükbaş hayvan aşılanmıştır. Bu yılın sonuna kadar ilkbahar dönemi için 9 milyon, sonbahar dönemi için de 15 milyon büyükbaş hayvanın daha aşılanmasını planlıyoruz. Bakanlığımız bünyesinde Şap Enstitümüzde 25-30 milyon doz şap aşısı üretimi yapmayı öngörüyoruz. Kurban Bayramı öncesinde hayvan sağlığı yönünden tedbirleri aldık."&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Jun 2024 23:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/06/sapta-3-doz-asisi-vaka-sayisinda-dusus-getirdi-1718225568.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamilelere yazı sağlıklı geçirme tavsiyeleri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/hamilelere-yazi-saglikli-gecirme-tavsiyeleri-1403</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/hamilelere-yazi-saglikli-gecirme-tavsiyeleri-1403</guid>
                <description><![CDATA[Yaz dönemine denk gelen hamilelik süreci bazı zorlukları da beraberinde getiriyor. Hamilelerin sıcak ve nemli havalara karşı önlem alması ve bilinçli olması gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz dönemine denk gelen hamilelik süreci bazı zorlukları da beraberinde getiriyor. Hamilelerin sıcak ve nemli havalara karşı önlem alması ve bilinçli olması gerekiyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meltem Çam, “Özellikle su ve mineral kaybının yüksek olduğu sıcak günlerde sıvı alımı, hafif beslenme tarzı ve uygun saatlerde egzersiz önemli” uyarısında bulundu.</p>

<p>Hamilelikte kilo artışıyla birlikte gelen hareketsizlik, bebeği aç bırakmama düşüncesiyle yapılan beslenme hataları ve yeterli miktarda su içmeyi ihmal etme gibi faktörlerin sıcak havalarda daha ciddi sorunlar yaratabildiğine dikkat çeken Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meltem Çam, “Eğer hamile kadının vücut ısısı 38.5-39 derece olursa dehidratasyon yani susuz kalma ve sıcak çarpması gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Sıvı kaybı, ‘Braxton Hicks’ denilen kasılmaların da nedeni. Bu nedenle özenli ve bilinçli bir yaz hamileliğiyle sıcağın olumsuz etkilerinden hem hamilelerin hem de doğacak bebeklerin korunması mümkün” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1717658308-asm-meltemcam-gorseli-1717924986-987.jpeg" style="height:208px; width:750px" /></p>

<p>Dr. Meltem Çam, yaz sıcaklarında hamilelerin bu süreci daha sağlıklı ve konforlu atlatmaları için şu önerilerde bulundu:</p>

<p><strong>KIYAFET</strong><br />
Pamuklu, hafif, ince ve özellikle açık renkli kıyafetler seçilmeli. Dışarı çıkarken güneş gözlüğü kullanılmalı. Rahat ve terletmeyen ayakkabılar tercih edilmeli. Uzun süre ayakta durulmamalı ve otururken ayaklar hafif yükseltilmeli.</p>

<p><strong>BESLENME</strong><br />
Hafif, yağsız ve sebze ağırlıklı beslenilmeli. Aşırı tuzlu yiyeceklerden kaçınılmalı ve bol su tüketilmeli. Kişinin alması gereken günlük su miktarı kayba göre ayarlanmalı. Özellikle dış mekanlarda sıvı kaybı artacağı için böyle durumlarda saatte en az 1 bardak su içmeye özen gösterilmeli.</p>

<p><strong>SERİNLEME</strong><br />
Soğuk suda vücut dinlendirilmeli. Bu önlem gün içinde fazla terlemenin önüne geçer. Ayrıca aşırı terlemenin sıcak havalarda mantar enfeksiyonlarına yol açabildiği de unutulmamalı.</p>

<p><strong>TATİL</strong><br />
Tatile çıkmadan önce anne adayının tüm rutin sağlık kontrolleri tamamlanmalı. Tatilde dikkat edilecekler konusunda da mutlaka doktora danışılmalı.</p>

<p><strong>EGZERSİZ</strong><br />
Egzersiz için sabahın erken saatleri veya akşam saatleri tercih edilmeli. Yüzme, hamileler için en iyi aktivitelerden biri bu yüzden fırsat buldukça yüzmeye çalışılmalı.</p>

<p><strong>GÜNEŞ</strong><br />
Direkt güneş ışınlarından kaçınmak önemli. Öğle saatlerinde uzun süreler dışarıda vakit geçirilmemeli ve dışarı çıkarken en az 30 faktörlü güneş koruyucusu kullanılmalı.</p>

<p>Tüm bu önlemler çoğul gebeliklerde de geçerli. Annenin yükü çoğul gebeliklerde daha fazla olacağı için tüm bu önerilere daha dikkatli ve özenle uyulmalı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Jun 2024 02:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/06/hamilelere-yazi-saglikli-gecirme-tavsiyeleri-1717974974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aşılar ölüm riskini azaltıyor...</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/asilar-olum-riskini-azaltiyor-1392</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/asilar-olum-riskini-azaltiyor-1392</guid>
                <description><![CDATA[Dünya Sağlık Örgütü, halen Dünya’da, bulaşıcı hastalıklardan korunmak için kullanımda olan 25 aşı olduğunun altını çiziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya Sağlık Örgütü, halen Dünya’da, bulaşıcı hastalıklardan korunmak için kullanımda olan 25 aşı olduğunun altını çiziyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> Türkiye'de çocukluk çağı aşı takvimi kapsamında 13 hastalık etkenine karşı aşı uygulandığını dile getiren Pediatri Uzmanı Prof. Dr. Cihan Meral, “Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, pnömokol hastalıklar, suçiceği, tetanoz, tüberküloz, boğmaca, çocuk felci, difteri, hemofiluz influenza tip B, hepatit A, hepatit B bu hastalıklardandır. &nbsp;Ulusal aşı takvimine ek olarak, rotavirüs, dörtlü karma aşı, human papilloma virüsü, influenza ve menengokok aşıları &nbsp;yapılıyor. İlkokul 1. sınıf öğrencilerine; kızamık, kızamıkçık ve kabakulak ve dörtlü karma aşısı; &nbsp;ortaokul 4. sınıf öğrencilerine, erişkin tipi difteri - tetanoz aşısı yapılıyor.” dedi.</p>

<p><strong>ÇOCUKLARDA MENENJİT AŞI İLE ÖNLENEBİLİR!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Cihan Meral, aşılar ve önledikleri hastalıklar hakkında şunları kaydetti:</p>

<p>&nbsp;“Polio aşısı ile sakatlık ve ölüme neden olan çocuk felci hastalığından, &nbsp;Hepatit B aşısı ile öldürücü karaciğer yetmezliği, siroz ve karaciğer kanserinden, &nbsp;hib aşısı ile menenjit (beyin zarı iltihabı), menenjite bağlı sakatlık ve ölüm, orta kulak iltihabından, KPA ile pnömokok bakterisine bağlı gelişen zatürre, &nbsp;menenjit, orta kulak iltihabı ve sepsisten (kan zehirlenmesi) korunulabiliyor. Suçiçeği aşısı ile anne karnındaki bebeklerde gelişebilecek sakatlıklar, menenjit, ileri yaşta gelişebilecek zona hastalığı önlenebiliyor. Hepatit A aşısı ölümcül seyredebilen akut hepatitten, karaciğer yetmezliğinden; BCG aşısı ise tüberküloz menenjit ve yaygın tüberkülozdan (veremden) koruyor.”</p>

<p><strong>KKK AŞISI KIZAMIĞA BAĞLI GELİŞEN BEYİN İLTİHABINDAN KORUYOR!</strong></p>

<p>DaBT-İPA-Hib aşısının tek bir enjeksiyonu ile difteri (kuşpalazı), boğmaca, tetanoz, polio ve menenjitten korunabileceğini aktaran Prof. Dr. Cihan Meral, KKK aşısı hakkında şunları söyledi: “KKK aşısı (Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak Aşısı) ile kızamığa bağlı ishal, zatürre, ensefalit (beyin iltihabı) ve SSPE (Subakut Sklerozan Panensefalit) hastalığından, kızamıkçığa bağlı gelişen doğumsal kızamıkçık sendromundan (anne karnındaki bebeklerin sakatlığından), kabakulağa bağlı gelişen ensefalit-menenjit &nbsp;(beyin ve beyin zarı iltihabı), orşite (testis iltihabı) bağlı kısırlıktan korunuluyor.”</p>

<p>Aşılama sonucunda bazı kazanımlar olduğunu söyleyen Prof. Dr. Cihan Meral, aşıların faydalarını şu şekilde sıraladı:</p>

<ul>
	<li>Hastalanmalar azalıyor</li>
	<li>Enfeksiyonlar azalıyor</li>
	<li>Enfeksiyonların yayılımı azalıyor</li>
	<li>Enfeksiyonlar nedeniyle hastanede yatışlar azalıyor</li>
	<li>Antibiyotik direnci gelişimini azalıyor</li>
	<li>Ölümler azalıyor</li>
	<li>Sakatlıklar azalıyor</li>
	<li>Kanserler önleniyor</li>
</ul>

<p>Aşının sadece çocuğun kendi sağlığı açısından değil, toplum sağlığı açısından da büyük önemi olduğunu belirten Prof. Dr. Cihan Meral, “Aşı, vücuda verildiğinde herhangi bir hastalık ya da bir zarar oluşturmadan organizmayı birtakım enfeksiyon hastalıklarına karşı koruyor. Ne kadar çok insan aşılanmışsa, toplumda vahşi virüsün ya da mikrobun dolanması o kadar azalıyor. Toplumda bu hastalıkların görülme sıklığı azaldıkça, bu hastalıkların getireceği sakatlıklar, iş gücü kaybı gibi &nbsp;birtakım problemlerde azalıyor. Aşı sadece çocuğun kendi sağlığı için değil yaşadığı toplum, hatta dünya için son derece önem taşıyor” diyerek sözlerini noktaladı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 May 2024 18:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/asilar-olum-riskini-azaltiyor-1716823098.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sınav stresi beslenmeyi de etkiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/sinav-stresi-beslenmeyi-de-etkiliyor-1389</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/sinav-stresi-beslenmeyi-de-etkiliyor-1389</guid>
                <description><![CDATA[Sınav stresinin fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal yönden öğrencileri etkilediğini ifade eden uzmanlar, bu dönemin kimi öğrencilerde iştah azalmasına sebep olurken, kimi öğrencilerde de aşırı yeme davranışına neden olabildiğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sınav stresinin fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal yönden öğrencileri etkilediğini ifade eden uzmanlar, bu dönemin kimi öğrencilerde iştah azalmasına sebep olurken, kimi öğrencilerde de aşırı yeme davranışına neden olabildiğini söylüyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sınav dönemi beslenme hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Sınav stresinin fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal yönden öğrencileri etkilediğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Birçok öğrencinin sınav dönemlerinde strese bağlı beslenme düzenleri de etkileniyor. Kimi öğrencilerde bu dönem iştah azalmasına sebep olurken, kimi öğrencilerde aşırı bir yeme davranışına sebep olabilir.” dedi.</p>

<p>Sınav stresinin yeme davranışlarındaki bozulmayı etkilerden, yeme düzeninin bozulmasının da vücutta stres düzeyini arttırabildiğini kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Öğrenciler üzerinde yapılan klinik çalışmalarda, öğrencilerin sınav dönemlerinde çikolata, baklava gibi şekerli besinleri, çayı ve kahveyi normale göre daha çok tükettikleri görülmüştür.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>‘ŞEKER ZİHNİ AÇAR SÖZÜ’ YANLIŞ MI?&nbsp;</strong></p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sınav dönemlerinde öğrencilerin daha rahat odaklanabilmeleri için vücudun ihtiyacı olan temel besin maddelerini almalarının oldukça önemli olduğunu ifade ederek,&nbsp;“Birçok çalışmada, şeker tüketimi arttıkça stres düzeyinin da arttığı gösterilmiştir. &nbsp;Peki yıllardır bizlere söylenen ‘Şeker zihni açar sözü’ yanlış mı? Beynin birinci enerji kaynağı glikozdur yani bir çeşit şekerdir. Ancak bu şekeri direkt rafine olarak almak yerine kuru meyvelerden, bulgur, tam buğday ekmeği, yulaf gibi tam tahıllardan almak daha doğrudur. Örneğin; bir adet kesme şeker yerine kuru üzümden alınan şeker, vücuda hem glikoz, hem de potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi mineralleri sağlayarak bilişsel aktiviteleri arttıracaktır.</p>

<p>Özellikle sınav dönemlerinde öğrencilerin çay, kahve gibi kafeinli besinleri de yüksek miktarda tüketildiği görülmektedir. Bu sıvıların yüksek miktarda tüketilmesi sık idrara çıkmaya, vücuttan sıvı kaybına, konsantrasyonun kolay dağılmasına sebep olabilmektedir. Özellikle sınav dönemlerinde günde 2 fincandan fazla kahve tüketimi uygun değildir.”</p>

<p><strong>YETERLİ MİKTARDA SU TÜKETİMİ OLDUKÇA ÖNEMLİ</strong></p>

<p>Bu dönemde öğrencilerin özellikle beslenme rutininde olmayan farklı bir besini tüketmemelerinin daha uygun olduğunu da ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,&nbsp;“Öğrencilerin rutinlerini bozmayacak şekilde ancak daha sağlıklı bir şekilde beslenmeleri, stres düzeylerini azaltacaktır. Son günler motivasyon arttırmak için gidilen fast food restoranları çok uygun olmayabilir. Yüksek şekerli, yüksek yağlı hazır besinler stres düzeyini arttıracaktır. Bunların yerine az yağlı etler, organik tavuk veya hindi etleri, Omega 3 zengini balıklar, kuru baklagil yemekleri, sebze yemekleri gibi daha çok ev yapımı yemekler, çiğ kuruyemişler, çiğ kuru meyveler tercih edilmelidir. Sınav öncesi birkaç gün kuru baklagiller ve brokoli, karnabahar gibi gaz yapan yiyeceklerden uzak durulabilir. Yeterli miktarda su tüketimi oldukça önemlidir ancak; su tüketilirken gün içine yayılmalıdır. Yavaş yavaş tüketilmelidir.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 May 2024 18:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/sinav-stresi-beslenmeyi-de-etkiliyor-1716823062.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Evcil hayvanlarla evi doldurmak hastalık!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/evcil-hayvanlarla-evi-doldurmak-hastalik-1378</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/evcil-hayvanlarla-evi-doldurmak-hastalik-1378</guid>
                <description><![CDATA[Kişilerin kedi, köpek gibi evcil veya çiftlik hayvanlarını bakamayacağı, ilgilenemeyeceği şekilde biriktirmesine ‘Nuh Sendromu’ denildiğini dile getiren uzmanlar, ‘Nuh Sendromu’nun genellikle kişinin kendine özgü bir kimlik geliştirmekte zorlanması ve toplumda kabul görmek için çaba sarf etmesiyle ilişkilendirildiğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kişilerin kedi, köpek gibi evcil veya çiftlik hayvanlarını bakamayacağı, ilgilenemeyeceği şekilde biriktirmesine ‘Nuh Sendromu’ denildiğini dile getiren uzmanlar, ‘Nuh Sendromu’nun genellikle kişinin kendine özgü bir kimlik geliştirmekte zorlanması ve toplumda kabul görmek için çaba sarf etmesiyle ilişkilendirildiğini söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Nuh Sendromu” hakkında bilgi vererek, tedavisi için hangi yöntemlerin kullanılabileceğini anlattı.</p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Nuh Sendromu, çoğunlukla yalnız hissetme, toplumdan dışlanma, farklılık ve anlaşılmama düşünceleri ve duygularıyla karakterize edilebilen ve bu gerekçeler nedeniyle de genellikle kedi, köpek gibi evcil veya çiftlik hayvanları olmak üzere kişinin bakamayacağı, ilgilenemeyeceği kadar hayvanı takıntılı bir şekilde istiflemesine yahut biriktirmesine yönelik bir psikolojik durumdur.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1715951533-ulug-agr-beyaz-1716108873-14.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p>Bu sendromun, kişinin etrafındaki insanlarla uyum sağlamakta güçlük çektiği, kendini yalnız veya dışlanmış hissettiği durumlarda ortaya çıkabildiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Kişi, çoğunluğun dışında kaldığını ve farklı olduğunu düşünerek kendisini sosyal manada izole hissedebilir. Bu durum, sosyal ilişkilerde zorluklar yaşamasına ve kendini ifade etmekte zorlanmasına neden olabilir. ‘Nuh Sendromu’ genellikle kişinin kendine özgü bir kimlik geliştirmekte zorlanması ve toplumda kabul görmek için çaba sarf etmesiyle ilişkilendirilir. Bu durumun altında yatan nedenler arasında çevresel faktörler, kişisel deneyimler ve duygusal travmalar bulunabilir.” diye anlattı.</p>

<p>‘Nuh Sendromu’nun, bireyin kendisini çevresi tarafından anlaşılmamış ve kabul görmemiş hissettiği, farklı ve yalnız olduğu yönünde düşünce ve duygulara karşılık bulan bir durum olduğunu da kaydeden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu sendrom, kişinin kendisini toplumda dışlanmış ve yalnız hissettiği, sosyal ilişkilerde zorlandığı ve düşük benlik değeri yaşadığı yönünde birtakım belirtilere sahiptir. Ayrıca belirtiler arasında sosyal izolasyon, farklılık hissi, düşük benlik değeri, sosyal ilişkilerde ve iletişimde zorluklar, duygusal zorluklar ve depresif hisler yer alabilir.” dedi.</p>

<p><strong>DIŞLANMA HİSSİ SENDROMUN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ</strong></p>

<p>‘Nuh Sendromu’nun nedenlerinin birden çok faktörün etkisi altında olabildiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bunların arasında çocukluk döneminde yaşanan travmatik deneyimler, aile içi ilişkilerdeki sorunlar, sosyal izolasyon, duygusal ihmal veya istismar, düşük benlik saygısı, mükemmeliyetçi kişilik özellikleri, aşırı empati duyma ve genetik yatkınlık gibi etmenler bulunabilir. Özellikle aşırı eleştirilme, reddedilme veya ihmal gibi olumsuz çocukluk deneyimleri, bireyin kendine olan güvenini zedeler ve duygusal olarak dışlanmış hissetmesine neden olabilir. Ayrıca, sosyal çevrede kabul görememe veya dışlanma hissi de ‘Nuh Sendromu’nun ortaya çıkmasında etkili olabilir. Bu faktörlerin kombinasyonu, bireyin kendini yalnız, anlaşılmamış ve dışlanmış hissetmesine ve ‘Nuh Sendromu’nun belirtilerini deneyimlemesine yol açabilir.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 May 2024 17:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/evcil-hayvanlarla-evi-doldurmak-hastalik-1716127597.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tansiyon kontrolüne 6 ’doğal’ öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/tansiyon-kontrolune-6-dogal-oneri-1375</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/tansiyon-kontrolune-6-dogal-oneri-1375</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyon, kalp ve damar sağlığını tehdit eden önemli bir sağlık sorunu. Kan basıncının çeşitli koşullar altında zaman zaman kısa sürelerle normalin üzerine çıkması doğal.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Halk arasında yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyon, kalp ve damar sağlığını tehdit eden önemli bir sağlık sorunu. Kan basıncının çeşitli koşullar altında zaman zaman kısa sürelerle normalin üzerine çıkması doğal.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, dünyada 1,13 milyar insanın hipertansiyon hastası olduğu ve bu kişilerin üçte ikisinin düşük ve orta gelirli ülkelerde bulunduğu tahmin edildiğini söyledi.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Dünyada her yıl 7 milyona yakın kişinin hipertansiyonla ilişkili sorunlar sonucunda yaşamını yitirdiğini dile getiren Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Hipertansiyonu kontrol altına alabilmek için bazı besin desteklerinden yararlanılabilir. Besin destekleri hipertansiyon dahil olmak üzere pek çok rahatsızlığı iyileştirmeye yardımcı olabiliyor. Hap, kapsül, tablet veya sıvı formda olabilen besin destekleri; vitaminler, mineraller, bazı bitkiler, amino asitler veya bu maddelerin parçaları olarak sıralanabilir. Fakat besin desteklerinin bir takviye güç olduğunu dolayısıyla yiyeceklerin veya ilaçların yerine geçemeyecekleri unutulmamalı” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Prof. Dr. Nevrez Koylan, hipertansiyonla mücadelede 6 besin takviyesini paylaştı.</p>

<p><strong>Pancar:</strong> Sporcular genellikle egzersiz performansını artırmak için pancar takviyesi alırlar çünkü bu kök sebze kaslara kan akışını ve oksijen iletimini artırır ve kan basıncını düşürür.&nbsp;</p>

<p><strong>Sarımsak:</strong> Sarımsağın düşük kan basıncı ve kalp hastalığı riskini düşürmek gibi birçok faydası var. Diyete sarımsak eklemek, kan basıncını doğal yollarla düşürmeye yardımcı olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Yeşil çay: </strong>Yeşil çay, sağlıklı kan basıncı seviyeleri de dahil olmak üzere çeşitli etkileyici sağlık yararları ile ilişkilidir. Araştırmalar yeşil çay takviyesi almanın yüksek seviyelerde olan ve olmayan kişilerde kan basıncını önemli ölçüde azahipertlttığını ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>Zencefil:</strong> Bir başka araştırmaya göre ise 50 yaş ve altındaki kişilerde zencefil takviyelerinin 8 haftaya kadar olan süreyle günde 3 gram veya daha fazla dozda alınmasının kan basıncını önemli ölçüde düşürdüğü gözlemlenmiştir.</p>

<p><strong>C Vitamini:</strong> C vitamini, vücudumuzun birçok önemli süreç için ihtiyaç duyduğu suda çözünen bir besindir. Son araştırmalar C vitamini almanın kan basıncı seviyelerini önemli ölçüde düşürdüğünü gösteriyor. C vitamini eksikliği bulunanların tansiyon riski daha yüksek olabiliyor.</p>

<p><strong>D Vitamini:</strong> Araştırmalar yüksek D vitamini seviyesine sahip olan kişiler düşük seviyeye sahip olanlara kıyasla hipertansiyon riskinin yüzde 30’a kadar azaldığını tespit etmiştir. Bu nedenle, yüksek tansiyonu olan kişiler D vitamini seviyelerini kontrol ettirebilir ve buna göre de gerekirse takviye alabilir.</p>

<p><strong>Magnezyum:</strong> Magnezyum, kan basıncının düzenlenmesi de dahil olmak üzere birçok vücut fonksiyonu için kritik öneme sahip bir mineraldir. Araştırmalar, magnezyum takviyesinin kan basıncını düşürebileceğini ve yüksek tansiyona karşı koruma sağlayabileceğini gösteriyor.</p>

<p><strong>Potasyum: </strong>Potasyum, kan basıncını düzenlemek için bilinen en iyi besin takviyesi olabilir. Çalışmalar, gıda veya takviye yoluyla alımı artırmanın yüksek tansiyon seviyelerini düşürmeye yardımcı olduğunu gösteriyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 May 2024 15:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/tansiyon-kontrolune-6-dogal-oneri-1715861668.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Haşimato hastalığı nedir? Haşimato hastaları bu besinlere dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/hasimato-hastaligi-nedir-hasimato-hastalari-bu-besinlere-dikkat-1366</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/hasimato-hastaligi-nedir-hasimato-hastalari-bu-besinlere-dikkat-1366</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde oldukça yaygınlaşan Haşimato hastalığı neden olur? Haşimatonun belirtileri nelerdir? Haşimato nasıl beslenmelidir? İşte detaylar...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde oldukça yaygınlaşan Haşimato hastalığı neden olur? Haşimatonun belirtileri nelerdir? Haşimato nasıl beslenmelidir? İşte detaylar...</p>

<p><strong>BURSA (İGFA)- </strong>“Diyetimi eksiksiz yapıyorum, gün içinde hareket etmeye dikkat ediyorum, kaçamak yapmıyorum ama hiç kilo veremedim.” Diyenlerden misiniz? Dikkat edin,&nbsp;<strong>Haşimato</strong>&nbsp;olabilirsiniz!</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/16/1659341114-1714988652-436.jpeg" style="height:749px; width:750px" /></p>

<p>Haşimato hastalığı hakkında&nbsp;<strong>Uzman Diyetisyen Miray Yağmur,</strong>&nbsp;Herkes Duysun’a açıklamalarda bulundu.</p>

<p>Haşimato hastalığında tiroid hormonu üretimindeki düşüş nedeniyle meydana geldiğini söyleyen Dyt. Yağmur, hastalığın yorgunluk, halsizlik, üşüme, uyku hali, cilt kuruluğu, kabızlık, saç dökülmesi ve kas güçsüzlüğü gibi belirtiler gösterdiğini açıkladı.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/ek/ekran-goruntusu-2024-05-06-120458-1714988630-62.png" style="height:497px; width:750px" /></p>

<p><strong>HAŞİMATO HASTALARI NASIL BESLENMELİ?</strong></p>

<p>Haşimato hatalarının beslenme rutinine dikkat etmesi gerektiğinin altını çizen Dyt. Yağmur, hastaların tüketebileceği besinleri şu şekilde sıraladı:</p>

<p>•<strong>Yağlar:</strong>&nbsp;Haşimato hastalarının beslenmelerinde bol miktarda soğuk sıkma sızma zeytinyağı, halis tereyağı ve Hindistan cevizi yağı bulunmalı.</p>

<p>•<strong>Balık:</strong>&nbsp;Deniz balıkları bol miktarda iyot içeriyor. Sardalya, hamsi gibi ağır metaller içermeyen küçük balıkları tercih edin.</p>

<p>•<strong>Kaya tuzu:</strong>&nbsp;Sofra tuzu yerine iyot zengini kaya tuzunu tercih edin.</p>

<p>•<strong>Yumurta:</strong>&nbsp;Selenyumdan zengin serbest gezen tavuk yumurtası tüketin.</p>

<p>•<strong>Ay çekirdeği:</strong>&nbsp;Bol miktarda selenyum içerdiği için tüketilmesi öneriliyor.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/ha/hasimato-beslenme-listesi-7-onemli-ipucu-diyetisyen-kaleminden-1-1714988636-53.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p>•<strong>Soğan ve sarımsak:</strong>&nbsp;Hem selenyum zengini hem iyot zengini bu iki besini sofranızdan eksik etmeyin.</p>

<p>•<strong>Ceviz:</strong>&nbsp;Değerli besin cevizi de selenyum içeriğinden ötürü unutmuyoruz.</p>

<p>•<strong>Yeşil yapraklı sebzeler:</strong>&nbsp;Guatrojen besin olan brokoli, lahana, turp, karalahana, Brüksel lahanası, karnabahar gibi lahanagiller ailesi yiyeceklerini haftada 1 kereden fazla tüketmemeye çalışın. Tüketirken de pişirme yöntemlerine dikkat edin. Örneğin; karnabaharı kızartma yapmak yerine, karnabaharı kızartmadan yemeğini yapmaya çalışın.</p>

<p>•<strong>Tam tahıllı yiyecekler:</strong>&nbsp;B grubu vitaminler hücre yenilenmesini sağlar ve immün fonksiyon, tiroit hormonunun fonksiyonları için gereklidir. Bu yüzden diyetimizde tam tahıllı yiyeceklere yer vermeliyiz.</p>

<p>•Mevsimi gelmişken şifa olacak&nbsp;<strong>enginar</strong>ı es geçmeyelim Metabolizma yavaşlığı yaşayan hastalar bağırsak hareketlerini arttırmak için enginar gibi lif içerikli ürünler tüketebilir.</p>

<p>•Kabak çekirdeği, balık, hindi, yumurta, mantar, ıspanak gibi çinko ve selenyumdan zengin besinlere yer verilmelidir. Gerekli durumlarda doktor kontrolünde gıda takviyeleri desteklenmelidir.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/ha/hasimato-beslenme-1714988639-267.jpeg" style="height:501px; width:750px" /></p>

<p><strong>UZAK DURULMASI GEREKEN BESİNLER!</strong></p>

<p>Haşimato hastalığında beslenme şeklinin temel öneme sahip olduğunu ifade eden Dyt. Yağmur, bu hastalığa sahip olan kişilerin uzak durması gereken besinleri sıraladı:</p>

<p>“Soya ve soya ürünleri tiroid hormonlarını baskıladığı için tüketilmemesi önerilir. Bazı köfte çeşitleri soya ile yapıldığından onlardan da uzak durulmalı.</p>

<p>Haşimato beslenmede, iyot emilimi dengesini bozabilecek deniz yosunları gibi mahsuller sık tüketilmemelidir. Bununla birlikte, guatrojenik besinler olarak bilinen karnabahar, ıspanak, lahana, brokoli, yer fıstığı, şalgam, brüksel lahanası, şeftali, çilek gibi gıdalar az tüketilmesi önerilir.</p>

<p>Yumurta içeriğinin kalsiyum ve protein açısından zengin olması Haşimato beslenmede katkı sağlar. Ancak, gereğinden fazla tüketildiğinde fazlaca bağışıklık sistemi yükselebilir, bu durum hastalığın seyrini olumsuz etkileyebilir.</p>

<p>Bunlara dikkate alıp beslenmemizi düzenlersek ve doktor kontrolünde ilerlesek sağlıklı bir şekilde sürdürülebilir bir diyet ve hastalığı kolaylaştırmış bilincine sahip oluruz.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 May 2024 18:46:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/hasimato-hastaligi-nedir-hasimato-hastalari-bu-besinlere-dikkat-1715010415.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gıdı sarkması neden olur?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/gidi-sarkmasi-neden-olur-1357</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/gidi-sarkmasi-neden-olur-1357</guid>
                <description><![CDATA[Medikal Estetik Hekimi Dr. Sevgi Ekiyor gıdı sarkması hakkında bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Medikal Estetik Hekimi Dr. Sevgi Ekiyor gıdı sarkması hakkında bilgiler verdi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> 'Gıdı" terimi, çene altında bulunan cilt ve yağ tabakasının zamanla sarkması sonucu oluşan gevşeklik ve fazla deri için kullanıldığını ifade eden Estetik Hekim Dr. Sevgi Ekiyor, gıdının sarkmasının başlıca nedenlerini şöyle sıraladı:</p>

<p><strong>*Yaşlanma</strong>: Cildin elastikiyetini ve kolajen üretimini kaybetmesi, yaşlanmanın bir sonucu olarak gıdının sarkmasına neden olabilir.</p>

<p><strong>*Genetik Faktörler: </strong>Aile geçmişi, genetik yatkınlık, cilt tipi gibi faktörler de gıdının sarkmasını etkileyebilir.</p>

<p><strong>*Kilo Değişiklikleri:</strong> Hızlı kilo alımı veya kilo kaybı, cilt ve doku yapısında değişikliklere neden olabilir. Fazla kilolu veya obez bireylerde cilt gerilirken, kilo kaybı sonrasında cilt sarkabilir.</p>

<p><strong>*UV Işınları:</strong> Güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınları, cildin elastikiyetini azaltabilir ve ciltte sarkmalara neden olabilir.</p>

<p><strong>*Yanlış Postür</strong>: Sürekli olarak düşük başlı bir duruşta olmak, boyun ve çene kaslarının zayıflamasına ve gıdının sarkmasına yol açabilir.</p>

<p><strong>*Kötü Beslenme</strong>: Sağlıksız beslenme, cildin sağlığını olumsuz etkileyebilir ve sarkmaya neden olabilir. Yetersiz protein alımı, cilt dokusunun yenilenmesini zorlaştırabilir.</p>

<p><strong>*Sigara İçmek</strong>: Sigara içmek cildin elastikiyetini azaltabilir ve sarkmalara yol açabilir.</p>

<p><strong>*Yetersiz Egzersiz:</strong> Yetersiz fiziksel aktivite, çene ve boyun kaslarının zayıflamasına neden olabilir.</p>

<p>Gıdının sarkmasını engellemek veya azaltmak için sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları edinmenin önemli olduğunu söyleyen Dr. Ekiyor, "Düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, cilt bakımına dikkat etmek ve UV ışınlarından korunmak gıdı sarkmasını önlemede yardımcı olabilir" dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 May 2024 16:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/gidi-sarkmasi-neden-olur-1714915829.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Evde yetiştirebileceğiniz 5 şifalı bitki</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/evde-yetistirebileceginiz-5-sifali-bitki-1355</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/evde-yetistirebileceginiz-5-sifali-bitki-1355</guid>
                <description><![CDATA[Doğanın büyüsünü paylaşmak ve bitkilerin sihri ile insan hayatına değer katmak için bir araya gelen üç kadın girişimcinin kurduğu Büyübitki, 5 Mayıs Dünya Bitki Günü’nde evinizde yetiştirmeye uygun beş şifalı bitkiyi paylaşıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Doğanın büyüsünü paylaşmak ve bitkilerin sihri ile insan hayatına değer katmak için bir araya gelen üç kadın girişimcinin kurduğu Büyübitki, 5 Mayıs Dünya Bitki Günü’nde evinizde yetiştirmeye uygun beş şifalı bitkiyi paylaşıyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Bitkilerin sihri ile insan hayatına değer katmak için yola çıkan ve bitkilerle dolu bir ortamda yaşamanın pek çok faydası bulunduğunu her fırsatta dile getiren Büyü, 5 Mayıs Dünya Bitki Günü’nde evinizde yetiştirmeye uygun ve bakımı kolay, beş şifalı bitki önerisini paylaştı.</p>

<p>Yelken Çiçeğinden Adaçayına işte Büyübitki’nin seçtiği ve sağlığınız için çok sayıda faydası olan mucizevi bitkiler…</p>

<p><strong>ALOE VERA</strong><br />
İyileştirici özelliği ile ünlü Aloe Vera içindeki jelimsi sıvıyla tam bir kurtarıcı olma özelliğinde… Yanıkların, güneş yanığının, böcek ısırıklarının, küçük sıyrıkların hatta sedef hastalığının bile tedavisine yardımcı olan bu mucizevi bitki aynı zamanda tahriş olmuş cildi pürüzsüzleştiriyor ve nemlendiriyor. Uzun yıllardır evlerimizin olmazsa olmazları arasında yerini alan bu minik şifacının, yakın zamanda havadaki zararlı kimyasal gazlara karşı da oldukça etkili bir savaşçı olduğu ortaya çıktı. Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylanmış bir bitki olan Aloe Vera’yı evinizin direkt gün ışığına maruz kalmayan aydınlık bir yerine yerleştirebilir ve hızla büyüdüğünü keyifle izleyebilirsiniz.</p>

<p><br />
&nbsp;<img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1714734300-limon-balsam-1714900174-316.jpeg" style="height:500px; width:750px" /><br />
<strong>LİMON BALSAMI</strong><br />
Evde yetiştirilmeye oldukça uygun bitkilerden olan Limon Balsamı, anksiyete, uykusuzluk, yara iyileşmesi, uçuk tedavisi, böcek ısırıkları ve hazımsızlık gibi birçok sağlık sorununa karşı oldukça etkili bir şifacıdır. Melissa olarak da bilinen bu çok yıllık bitki, bir metreye kadar büyüyebilir. Yaprakları hafif bir limon aroması veren bu keyifli bitki aynı zamanda et, balık, çorba, salata ve peynirin yanında şiddetle tavsiye edilen lezzetli bir baharattır. Yazın açan küçük beyaz çiçekleriyle güzeller güzeli Melissa, özellikle Akdeniz bölgesinde sakinleştirici ve mikrop öldürücü özelliği olduğuna inanıldığından çayı yapılarak da içiliyor.<br />
&nbsp;<br />
<strong>YELKEN ÇİÇEĞİ</strong><br />
Zarif beyaz çiçekleriyle evde yetiştirmeye uygun bir diğer şifalı bitki ise, Yelken Çiçeğidir. En az bakıma ihtiyaç duyan bitkilerden olan Yelken Çiçeği, NASA'nın havadaki zararlı kimyasalları azaltan bitkiler listesinde yer alıyor. Neredeyse tüm yaz çiçekli olup evdeki negatif enerjiyi alarak baş ağrısı ve sinüzit gibi ağrıları azaltmaya yardımcı olan bu mucizevi çiçek, ilk kez evine bitki alacaklar için en iyi seçeneklerden.&nbsp; Doğrudan ışık alması gerekmeyen, her gün su beklemeyen bu güzelliği evinizde gönül rahatlığıyla misafir edebilirsiniz.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1714734316-sar-kantaron-i-e-i-1714900228-850.jpeg" style="height:500px; width:750px" /><br />
&nbsp;<br />
<strong>SARI KANTARON ÇİÇEĞİ</strong><br />
İltihap önleyici etkiler göstererek vücutta oluşan iltihaplanmaların hızla iyileşmesine destek olan Sarı Kantaron Çiçeği, hücrelerin daha hızlı yenilenmesini sağladığından yaraların da hızla iyileşmesine yardımcı olan bir mucizedir. 'Kılıç otu, Koyun kıran ve Mayasıl otu' isimleriyle de bilinen, yol ve orman kenarlarında ve tarlalarda kendiliğinden yetişebilen bu bitkiyi evlerinizde de rahatlıkla bakmak mümkün. Egzama, varis gibi cilt rahatsızlıklarında da olumlu etkiler gösterdiği bilinen Kantaron Çiçeği’nden elde edilen sarı kantaron yağı ise özellikle çocuklu evlerin vazgeçilmezi…&nbsp; Siz de eğer acil durumlardan bir kurtarıcı arıyorsanız bu bitkiyi ve yağını evinizden eksik etmeyin!<br />
&nbsp;<br />
<strong>ADAÇAYI</strong><br />
Yumuşak ve tatlı tadıyla çok sevilen, rahatlatıcı faydalarıyla bilinen Adaçayı şifalı otlar arasında belki de en popüler olanlarındandır. Bilimsel adı Salvia officinalis olan adaçayı, acımtırak, ıtırlı ve keskin bir koku yayan çok yıllık otsu bir bitkidir.&nbsp; Tıbbi anlamda kullanımı yüzyıllar öncesine dayanan bu şifalı bitki, sahip olduğu vitamin ve mineraller sayesinde ağız sağlığını iyileştirme, menopoz semptomlarını bastırma, kan şekeri ve kolesterolü düşürme gibi etkilerinin yanı sıra beyin fonksiyonlarını geliştirme gibi çok fazla faydaya da sahiptir. Evlerde de rahatlıkla yetiştirilebilen bu güzellik, sıcak havaları çok sever.&nbsp;&nbsp; Onu rüzgârdan korunan ve her zaman güneş gören bir yere yerleştirmeyi unutmayın!<br />
&nbsp;<br />
Birbirinden şifalı bu bitkilerin yanı sıra böbrek dostu <strong>maydanozun</strong>, sakinleştirici etkisiyle mucizeler yaratan <strong>papatyanın </strong>ve yemeklerde özellikle tercih edilen, idrar söktürücü özelliği olan ve mide bulantılarının şifacısı <strong>dereotunun </strong>da yine evlerinizdeki saksılarda kolaylıkla yetiştirilebileceği belirtilirken, evinizde şifacı bir bitkiye yer vermediyseniz, 5 Mayıs Dünya Bitki Günü sizin için bir başlangıç olsun” önerisinde bulunuldu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 May 2024 16:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/evde-yetistirebileceginiz-5-sifali-bitki-1714915815.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Temizlik takıntısı kimlerde görülür?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/temizlik-takintisi-kimlerde-gorulur-1351</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/temizlik-takintisi-kimlerde-gorulur-1351</guid>
                <description><![CDATA[Klinik Psikolog Burcu Amrağ temizlik takıntısı ile ilgili bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Klinik Psikolog Burcu Amrağ temizlik takıntısı ile ilgili bilgiler verdi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> Temizlik takıntısının obsesif kompulsif bozukluk (OKB) olarak da bilinen bir durum olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Burcu Amrağ, buu durumda, kişinin aşırı düşkün olduğu temizlik ve hijyenle ilgili tekrarlayan düşünceler ve ritüeller yaşadığını ve temizlik takıntısı olan kişilerin sürekli olarak mikroplardan veya kirli nesnelerden kaçınma ihtiyacı hissederler ve sıklıkla tekrar eden temizlik ritüellerine bağımlı hale geldiğini söyledi.</p>

<p>Temiz ve düzenli kişiliğe sahip kişiler bu durumdan memnun olduklarını belirten Amrağ, "Genel ruh halleri mutludur ve yaşamlarına herhangi bir sekte vurmaz. Ama obsesif kompulsif bozukluk belirtisi olarak temizlik yapan kişiler, bir kaygı bozukluğu yaşıyor demektir ve sürekli bir kaygı halindedirler. Hayatlarını bu takıntılar yönetir ve belirtiler giderek artış gösterir. Bu kişiler yaptıkları temizliğin yeterli olduğuna kanaat getiremezler, temizlik takıntısı hayatlarına egemen olmaya başlar ve adeta bir mesai gibi saatlerce değişik ritüeller geliştirirler.<br />
Kişi, sürekli olarak temizlik yapma ihtiyacı hisseder ve bu durumdan uzaklaşamaz. Ev veya kişisel eşyalarını aşırı sıklıkta temizlerler, kirli veya mikroplu olduğunu düşündüğü nesnelerden uzak durur veya bu nesneleri dokunmaktan kaçınır, mantıksız veya irrasyonel olduğunu bilmesine rağmen, temizlikle ilgili düşüncelerinden kurtulamazlar" diye konuştu.</p>

<p>Temizlik takıntısının kişinin günlük yaşamını ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkilediini ifade eden Burcu Amrağ, "İşlevselliği azaltabilir ve kişinin normal aktiviteleri yapmasını engeller. Temizlik takıntısı olan kişiler, tekrar eden davranışlar veya ritüeller gerçekleştirirler. Örneğin, ellerini aşırı sıklıkta yıkama, nesneleri tekrar tekrar kontrol etme gibi davranışlar bu ritüeller arasında yer alır. Temizlik takıntısı, tedavi edilebilir bir durumdur. Kognitif davranışçı terapi (KDT) ve ilaç tedavisi, temizlik takıntısını yönetmek için etkili yaklaşımlardır. Tedavi sürecinde, kişi obsesyonlarını ve kompulsif davranışlarını anlamak ve kontrol etmek için çeşitli stratejiler öğrenir. Ayrıca, stres yönetimi teknikleri ve gevşeme egzersizleri gibi destekleyici yöntemler de kullanılır" dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 May 2024 16:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/temizlik-takintisi-kimlerde-gorulur-1714742940.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda salyanın nedeni geniz eti büyümesi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-salyanin-nedeni-geniz-eti-buyumesi-1346</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/cocuklarda-salyanin-nedeni-geniz-eti-buyumesi-1346</guid>
                <description><![CDATA[Ağızdan su gelmesi veya salya akması olarak bilinen droolingin daha çok çocuklarda görülen bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken uzmanlar, droolingin nedeninin geniz etinin büyümesi olduğunu söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ağızdan su gelmesi veya salya akması olarak bilinen droolingin daha çok çocuklarda görülen bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken uzmanlar, droolingin nedeninin geniz etinin büyümesi olduğunu söyledi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, ağızdan su gelmesi olarak bilinen drooling hakkında bilgi verdi.&nbsp;</p>

<p>Ağızdan su gelmesi olarak bilinen droolingin daha çok çocuklarda görülen bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Droolingin nedeni geniz etinin büyümesidir. Eğer geniz eti büyürse çocuk da nefes almak için ağzını kullanmak zorunda kalır. Özellikle gece horladığında ağzı açık kalacağı için tükürük yastığına akar. Bu ailelerin en çok fark ettiği nedenlerin başından gelir. Nedeni geniz etinin burnu tıkamasıdır. Çocuklarda görülen ağızdan su gelmesinin diğer nedeni de mental problemler. Hem pozisyon olarak hem de yutmayı tam öğrenemedikleri için ağızlarından su akmaya başlar. Bunun herhangi bir tedavi şekli yoktur. Ancak fizik tedaviyle, pozisyon düzenleyerek ağızdan su gelmesi engellenebilir. Erişkinlerde en çok görülen drooling de yine pozisyona bağlıdır.” diye anlattı.</p>

<p><img class="" height="515" src="https://www.igfhaber.com/static/17/1714644344-op-dr-k-ali-rahimi-1714729531-657.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>HASTANIN POZİSYONUNU DÜZELİRSE SORUN ÇÖZÜLÜYOR</strong></p>

<p>Droolingi önlemek veya azaltmak için hastalara önerilen yaşam tarzı değişiklikleri ve ev bakım önerilerine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Özellikle sandalye üzerinde yatan yaşlılar, tek pozisyonda yatanlar, burnunda tıkanıklık olanlar tükürüğünü yeteri kadar yutamaz ve yutamadığı için pozisyon bozukluğundan dolayı üstlerine tükürükleri akabilir. Bu herhangi bir tedaviye gerek olan bir hastalık değildir. Hastanın pozisyonunu düzeltmekle, yatağına yatırmakla bu pozisyonu çözebilir.” dedi.</p>

<p>Droolingin altında bir sağlık sorunu varsa ne yapılması gerektiği konusunda da Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi,&nbsp;“Bazı hastalıklarda yutma güçlükleri gelişir. Bu yemek borusu hastalıklarıdır. Hasta oluşturulan tükürüğü yutamadığı için ağızında fazla birikir ve gece akmaya başlar. Çok nadiren görülen tükürük bezinin fazla salgılanması var. Tükürük fazla salgıladığı için hasta onu yutamaz ve ağızındaki tükürük dışarıya doğru akar. Bunun cerrahi bir operasyonla düzeltilmesi gerekiyor. Bazı ağızdan akmalar bağırsak hastalıklarıyla da ilişkilendirilebilir. Özellikle çocuklarda eğer geniz eti yoksa ve droolingi varsa o zaman bağırsak parazitlerini incelemek gerekir.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 May 2024 16:28:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/05/cocuklarda-salyanin-nedeni-geniz-eti-buyumesi-1714742914.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cevizin 6 faydası</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/cevizin-6-faydasi-1340</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/cevizin-6-faydasi-1340</guid>
                <description><![CDATA[Ceviz, lezzetli tadı ve doyuruculuğu sayesinde en popüler kuru yemişler arasında yer alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cevizin besin değeri açısından da çok zengin olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Ceviz, içerisindeki zengin yağ asitleri, antioksidanlar, vitaminler ve mineraller kalp rahatsızlıklarından beyin hastalıklarına, hafıza sorunlarından diyabete, kanser riskinden korunmaya ve cilt sağlığının desteklenmesine kadar birçok fayda sağlıyor. Sağlıklı bir yaşam için cevizi beslenme rutininin bir parçası haline getirmek gerekiyor” şeklinde konuştu.</strong></p>

<p>Cevizin kalorisi yoğun olduğu için vücuda iyi enerji sağladığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Tokluk süresini uzatır ve kan şekerini dengeleyerek kilo vermeye yardımcı olur. Günlük ceviz tüketim miktarı 1 fincana denk gelecek şekilde ortalama 30-60 gram olmalı. Düzenli ve ölçülü ceviz tüketiminin pek çok yararı bulunuyor öyle ki yapılan araştırmalarla özellikle meme, prostat ve kolorektal gibi kanser türlerinin oluşma riskini bile azalttığı görülüyor. Ancak ceviz tüketimi konusunda dikkat edilmesi gereken bir nokta var o da cevizin en çok alerjiye sebep olan ilk 8 besin arasında yer alması. Bu sebeple dikkatli tüketilmesinde fayda var” açıklamasında bulundu.&nbsp;</p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, cevizin sağladığı en önemli faydaları 6 maddede sıraladı:</p>

<p><strong>Antioksidan etkisi yüksektir</strong></p>

<p>Ceviz, fındık, fıstık, kaju ve badem gibi diğer kuru yemişlere oranla daha fazla antioksidan içeriğe sahiptir. Bu sayede kötü kolesterol olarak bilinen LDL değerlerini düşürmeye yardımcı olup kalbi bu duruma bağlı oluşabilecek hastalık risklerine karşı korur ve ayrıca tiroit fonksiyonlarını destekler.</p>

<p><strong>Vücutta iltihaplanmayı önler</strong></p>

<p>Vücuttaki fazla iltihaplanma yani inflamasyon; tip 2 diyabet, kanser, kalp hastalığı ve Alzheimer gibi birçok ciddi hastalığa yol açabilir. Cevizdeki inflamasyon karşıtı etki gösteren; ALA, omega-3, omega-6 yağları, magnezyum, aminoasit ve arginin gibi maddeler inflamasyonu azaltmaya yardımcı olur.</p>

<p><strong>Bağırsak sağlığını güçlendirir</strong></p>

<p>Bağırsak mikrobiyotasının sağlıksız olması yalnızca bağırsakların düzgün çalışmamasını değil, vücudun iltihaplanmasına da neden olarak kalp hastalığı, obezite, kanser gibi durumların görülmesine de neden olabilir. Düzenli bir şekilde ceviz tüketen kişilerde tüketmeyenlere oranla hem bağırsak fonksiyonlarının normal çalışması hem de kalp, obezite gibi bazı kronik hastalıkların daha az görülmesine katkı sağlar.</p>

<p><strong>Kan basıncını kontrol eder</strong></p>

<p>Ceviz yüksek kan basıncını kontrol altına alır ve böylece bu duruma bağlı olabilecek hastalık risklerinin önüne geçmeye yardımcı olur.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşlanmaya yardımcı olur</strong></p>

<p>Yaşlandıkça fiziksel yetenekleri kullanma ve hareketli olma zorlaşabilir. Fiziksel yetileri sağlıklı bir şekilde sürdürmek için de iyi bir beslenme düzeninin olması önemlidir. Cevizde fiziksel işlevlerin devamlılığını sağlamaya yardımcı olan temel vitaminler, mineraller, kalori, lif ve yağlar bulunur.&nbsp;</p>

<p><strong>Doğurganlığın artmasını sağlar</strong></p>

<p>Ceviz yemenin erkek üreme sağlığı üzerinde olumlu etkileri bulunur. 117 erkek üzerinde yapılan bir çalışmada, düzenli ve belirli bir miktarda ceviz tüketiminin sperm hücrelerinin kalitesini artırdığı, spermin canlılığını ve hareketliliğini daha iyi hale getirdiğini belirtilmiştir. Düzgün ve sağlıklı bir beslenme şekli olmayan erkeklerin düzenli ceviz yemesi, sperm hücreleri üzerindeki olumsuz etkileri azaltıp erkek üreme sağlığına faydalı olabilir.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 19 Apr 2024 18:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/04/cevizin-6-faydasi-1713540807.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Parkinson hastalığının belirtileri neler?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/parkinson-hastaliginin-belirtileri-neler-1333</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/parkinson-hastaliginin-belirtileri-neler-1333</guid>
                <description><![CDATA[Parkinson hastalığının genetik yatkınlık ve olası çevresel etkiler sonucu ortaya çıkabildiğini belirten Uzman Doktor Oğuzhan Onultan, 11 Nisan Dünya Parkinson Günü dolayısıyla ilgili bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Parkinson hastalığının genetik yatkınlık ve olası çevresel etkiler sonucu ortaya çıkabildiğini belirten Uzman Doktor Oğuzhan Onultan, 11 Nisan Dünya Parkinson Günü dolayısıyla ilgili bilgiler verdi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Parkinson; hastaların yüzde 60’ında dinlenme halinde el parmaklarında, el ya da kolda, bazen de ayakta titreme, yüzde 30’unda ise hareketlerde yavaşlama ve uzuv hareketlerinde tutukluk şeklinde belirtiler gösteriyor. Parkinson hastalığının tanısı klinik muayene verilerine dayanılarak konuluyor.</p>

<p>Uzm. Dr. Oğuzhan Onultan, hastalıkta erken tanının öneminin büyük olduğunu belirtti.</p>

<p>Parkinson hastalığının ilerlemesini yavaşlatabilecek veya semptomları yönetebilecek tedaviler olduğunu kaydeden Dr. Onultan, erken tanı konulduğunda bu tedaviler daha etkili olabilir. Erken tanı, semptomların daha iyi yönetilmesine olanak tanırken hastaların yaşam kalitesini de artırabileceğini söyledi.</p>

<p><img height="753" src="https://www.igfhaber.com/static/17/1712326449-medicana-uzm-dr-oguzhan-onultan-1712818462-60.jpeg" width="750" /></p>

<p>Hastalığın semptomları arasında; REM uykusu bozukluğu ve diğer uyku sorunları, koku alma duyusunun kaybı, özellikle bir elde titreme, yazının daha küçük olması, hareket etme veya yürüme zorluğu veya öne eğik yürüyüş, kabızlık, yüz ifadesinin kaybı, düşük veya yumuşak ses bulunduğunu açıklayan Uzm. Dr. Onultan, “Parkinson hastalığının ilerlemesi, bir dizi komplikasyona yol açabilir. Erken tanı, bu komplikasyonların önlenmesine veya geciktirilmesine yardımcı olabilir. Bu nedenle, erken belirtiler fark edildiğinde ve hastalıktan şüphelenildiğinde bir nöroloji uzmanına başvurmak gerekmektedir” dye konuştu.</p>

<p><strong>TEDAVİ KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ OLMALI</strong></p>

<p>Hastalığının tedavisinde genellikle semptomların yönetimine odaklanılarak hastanın yaşam kalitesinin artırılmasının hedeflendiğini söyleyen Uzm. Dr. Oğuzhan Onultan, “Tedavi genellikle bir multidisipliner yaklaşımı içerir. İlaç tedavisi, cerrahi müdahaleler, fizik tedavi, konuşma terapisi ve diğer rehabilitasyon yöntemlerini de içerebilir. Parkinson hastalığının tedavisi kişiselleştirilmiş olmalıdır ve bir uzman hekim tarafından yönlendirilmelidir. Tedavi planı, hastanın semptomlarına, yaşına, sağlık durumuna ve diğer bireysel faktörlere göre uyarlanmalıdır” dedi.</p>

<p>Hastalığının tedavi seçenekleri hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Oğuzhan Onultan, seçenekleri şöyle sıraladı:</p>

<p><strong>İlaç tedavisi</strong>: Parkinson hastalığının semptomlarını kontrol etmek için bir dizi ilaç mevcuttur. Levodopa (L-dopa), en yaygın olarak kullanılan ilaçtır ve Parkinson semptomlarını azaltmaya yardımcı olur. Diğer ilaçlar arasında dopamin agonistleri, MAO-B inhibitörleri, antikolinerjikler ve amantadin bulunur. Tedavi, semptomların şiddetine ve hastanın yan etkilere toleransına bağlı olarak kişiselleştirilir.</p>

<p><strong>Cerrahi tedavi</strong>: İlaç tedavisine yanıt vermeyen veya ilaçların yan etkilerini tolere edemeyen bazı Parkinson hastaları için cerrahi seçenekler değerlendirilebilir. Derin beyin stimülasyonu (DBS) en sık kullanılan cerrahi tedavi yöntemidir. DBS, beyindeki belirli bölgelere elektrotların yerleştirilmesini ve bu elektrotlardan gelen elektrik sinyallerinin sinir aktivitesini düzenlemesini içerir.</p>

<p><strong>Fizik tedavi ve egzersiz</strong>: Parkinson hastaları için fizik tedavi ve düzenli egzersiz, kas kontrolünü artırabilir, dengeyi geliştirebilir, güçlendirebilir ve esnekliği artırabilir. Bu, hastaların günlük yaşam aktivitelerini daha bağımsız bir şekilde gerçekleştirmelerine yardımcı olabilir.</p>

<p><strong>Konuşma ve yutma terapisi</strong>: Parkinson hastalığının ilerlemesi ile birlikte konuşma ve yutma sorunları gelişebilir. Konuşma terapisi ve yutma terapisi, bu tür sorunları yönetmeye yardımcı olabilir ve iletişim becerilerini ve beslenme işlevlerini geliştirebilir.</p>

<p><strong>Rehabilitasyon ve destek hizmetleri</strong>: Parkinson hastaları ve aileleri için eğitim ve destek hizmetleri mevcuttur. Bunlar, hastalığın yönetimi, ilaçların kullanımı, günlük yaşam becerileri ve ruh sağlığı gibi konularda rehberlik ve destek sağlarlar.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Apr 2024 21:28:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/04/parkinson-hastaliginin-belirtileri-neler-1712860124.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp kontrolünü ihmal etmeyin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyanews.com/haber/kalp-kontrolunu-ihmal-etmeyin-1331</link>
                <guid>https://www.malatyanews.com/haber/kalp-kontrolunu-ihmal-etmeyin-1331</guid>
                <description><![CDATA[Koroner kalp hastalığı, yani kalbi besleyen arterlerde oluşan ateroskleroz (damar sertliği), en sık görülen kalp rahatsızlığı durumunda. Kalp rahatsızlıkları nefes darlığı, yorgunluk, efor kapasitesinde azalma, bacaklarda, karında şişlik ve göğüste ağrı gibi belirtilerle ortaya çıkabiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Koroner kalp hastalığı, yani kalbi besleyen arterlerde oluşan ateroskleroz (damar sertliği), en sık görülen kalp rahatsızlığı durumunda. Kalp rahatsızlıkları nefes darlığı, yorgunluk, efor kapasitesinde azalma, bacaklarda, karında şişlik ve göğüste ağrı gibi belirtilerle ortaya çıkabiliyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Dünya genelinde kalp ve damar hastalıkları; bulaşıcı olmayan hastalıklar içinde, tüm ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Yapılan araştırmalar, kalp ve damar hastalıkları nedeniyle oluşan ölümlerin yüzde 80’inin tütün kullanımı, sağlıksız beslenme ve hareketsizlik gibi nedenlerden oluştuğunu gösteriyor.&nbsp;</p>

<p>Uzm. Dr. Aslı Sönmez; kalp rahatsızlıklarında nefes darlığı, yorgunluk, efor kapasitesinde azalma, bacaklarda ve karında şişlik, göğüste ağrı, baskı ve yanma hissi, çarpıntı, baş dönmesi, göz kararması, dengesizlik ve bayılma gibi belirtiler görüldüğünü söyledi.&nbsp;</p>

<p>“Normale göre daha çabuk yoruluyorsanız, yürürken ya da yokuş çıkarken göğsünüzde rahatsızlık hissi varsa, vücudunuzda ödem fark ettiyseniz, çarpıntı, göz kararması ve bayılma gibi şikayetleriniz oluyorsa mutlaka bir kardiyoloji uzmanına başvurmanız gerekir” diyen&nbsp;Uzm. Dr. Sönmez, egzersiz yapmayanlar ve sigara içenler yüksek riskli grupta olduğunu kaydetti.&nbsp;</p>

<p>Kalp hastalıklarında yüksek risk grupları hakkında bilgiler veren Uzm. Dr. Sönmez, risk faktörlerini şöyle sıraladı:</p>

<p>“Ailesinde kalp hastalığı öyküsü ve ani ölüm olanlar, diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi, kronik böbrek yetersizliği tanıları bulunanlar, kilosu fazla olan, egzersiz yapmayan ve sigara içenler yüksek riskli olarak kabul edilir. Hiçbir risk faktörü ve şikayeti bulunmayan kişilerin, kardiyoloji kontrolü sırasında herhangi bir problem saptanmazsa, birkaç yıl sonra yeniden kontrole gitmesi dışında bir önlem alınması gerekmiyor. Fakat yeni kalp krizi geçirmiş ve stent takılmış bir hastanın erken dönemde semptomların değerlendirilmesi, ilaç dozlarının optimal düzeye çıkarılması için daha sık şekilde doktor kontrolünden geçmesi gerekir. Daha sonraki dönemde bu hastalarda kontrol aralıkları artırılabilir. Diğer yandan; şikayeti yeni oluşan hastalar, kontrol zamanına bakmaksızın şikâyetlerinin önemli bir sorundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemek üzere doktorlarına vakit kaybetmeden başvurmalıdır.”&nbsp;</p>

<p><strong>GENÇLERDEKİ YÜKSEK KOLESTEROLÜN SEBEBİ GENETİK ÖZELLİKLER</strong></p>

<p>Bu arada gençlerde de kolesterole bağlı kalp ve damar hastalıkları görülebileceğinin altını çizen Uzm. Dr. Aslı Sönmez, “Gençlerde kolesterol değerleri yüksek çıkabilmekte, bu durumlarda kişilerde damar hastalığı riski topluma göre daha yüksek bir seviyeye çıkmakta. LDL değeri yüksek olan gençlerde ileride gelişebilecek damar hastalığı kaynaklı sorunlar göz önünde bulundurularak bu kişilerin daha yakın takip edilmesi ve tarama testlerinin gerçekleştirilmesinde fayda vardır. Çocuklarında yüksek kolesterol saptanan aileler kendi kolesterol değerlerine ve bakılmadı ise diğer çocuklarının da kolesterol değerlerine baktırmalıdır” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Apr 2024 21:28:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyanews.com/images/haberler/2024/04/kalp-kontrolunu-ihmal-etmeyin-1712860110.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
